24 visiteur(s) et 0 membre(s) en ligne.
  Créer un compte Utilisateur

  Utilisateurs

Bonjour, Anonyme
Pseudo :
Mot de Passe:
PerduInscription

Membre(s):
Aujourd'hui : 0
Hier : 0
Total : 2126

Actuellement :
Visiteur(s) : 24
Membre(s) : 0
Total :24

Administration


  Derniers Visiteurs

laroserouge : 05 min.58
SelimIII : 11h19:25
duygu : 22h08:40
Philippe : 2 jours
lalem : 2 jours


  Nétiquette du forum

Les commentaires sont sous la responsabilité de ceux qui les ont postés dans le forum. Tout propos diffamatoires et injurieux ne sera toléré dans ces forums.


Forums d'A TA TURQUIE :: Voir le sujet - Lozan Antlasmasi, Adalar, Musul...
Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum Forums d'A TA TURQUIE
Pour un échange interculturel
 
 FAQFAQ   RechercherRechercher   Liste des MembresListe des Membres   Groupes d'utilisateursGroupes d'utilisateurs    

Lozan Antlasmasi, Adalar, Musul...
Aller à la page Précédente  1, 2, 3  Suivante
 
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque
Voir le sujet précédent :: Voir le sujet suivant  
Auteur Message
SelimIII
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 30 Aoû 2007
Messages: 2325
Localisation: Paris

MessagePosté le: 05 Oct 2016 17:44    Sujet du message: Répondre en citant

Yunanlilar ile Turkler gibi birbirine benzeyen baska bir toplum var mi?

Hurriyet'te Mehmet Y. Yilmaz'dan
05.10.2016
Citation:


Ala Greek bir komplo teorisi
Çarşamba
"UNA faccia, una razza" diye bir söz var.

Yunan ile İtalyanların birbirlerine benzerlikleri ile ilgili olarak söylenen bir söz bu.



“Aynı yüz, aynı ırk” anlamına geliyor ama konu Türkler ile Yunanların benzerlikleri olunca ben “Aynı yüz, aynı mantalite” anlamında kullanıyorum.



İtalyanlar ile Yunanlar ne kadar birbirlerine benzerler bu konuda bir tartışmaya girecek kadar yaşamadım bu iki ülkede de ama bildiğim şu ki Yunanlar ile Türkler arasında da çok benzerlik vardır.



Bir arkadaşım bu durumu “Aynı yemekleri yediğimiz için” diye açıklıyor.



Aynı yemekler, aynı hava, aynı deniz!



Ve aynı komplocu zihniyet!



Pazar günü, kasım ayı sonuna kadar sürmesini hayal ettiğimiz “yaza veda” kutlamalarımız çerçevesinde bir tekneyle Bodrum yakınlarındaki Leros’a gittik.



O adayı seçmemiz tesadüf değil, çünkü orada çok sayıda arkadaşımız var.



Lokantacı, barcı, taksici, pastacı, manav çok sayıda arkadaş.



Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Lozan zafer değil, hezimettir” sözü oralarda da yankılanmış ve tahmin edebileceğiniz gibi orada yankılanması ile burada yankılanması aynı şey değil.



Nedeni de basit: Kıyılarımıza yakın Yunan adalarından birinde sahilde oturursanız bunun sebebini hemen kavrarsınız.



Doğuda bir dev kara parçası var, üzerinde askerleri, silahları vs. Ve siz küçücük bir adada karşınızda bir dev, etrafınız sularla çevrili oturursanız ürkmemeniz mümkün değildir. Tabii buna bir de küçüklükten itibaren “tarih dersi” diye kafanıza sokulan şeyleri de ekleyin.



Lafı uzatmayayım, adadaki konuştuğumuz arkadaşlarımızın, Erdoğan’ın bu sözü üzerine üretilmiş komplo teorilerine kendilerini kaptırdıklarını hayretle gördüm.



Tabii bizim buralarda her kötü şeyin altında nasıl bir “ABD şeytanı” arıyorsak, orada da her kötü taşın altında bir “Merkel cadısı” yatıyor.



Yeni komplo teorileri şu: Merkel, Suriyeli mülteciler konusunda öyle panikteki, bunu önlemek için Erdoğan ne isterse vermeye hazır.



Erdoğan’ı da öyle 3 milyar Euro ile filan kandırıp yatıştırmanın mümkün olmadığını düşünüyorlar.



Erdoğan’ın Lozan çıkışından ve On İki Ada’nın kaybından söz etmesi ile bunlar birleşince ala Greek komplo teorisi şöyle şekilleniyor:



Erdoğan, mültecilerin hepsini Türkiye’ye geri alma sözü verecek. Buna karşılık Merkel ve AB de Yunanistan’ı oyuna getirip On İki Ada’yı, yeniden Türkiye’ye verecek. Türkiye’de kalan 3 milyon mülteci bu adalara yerleştirilerek adaların nüfus dengesi değiştirilecek ve Erdoğan’ın hayali gerçekleşirken, Merkel de rahatlayacak!



Ne dersiniz? Bizim ülkemizde inandığımız komplo teorilerine göre daha mı inandırıcı geliyor, daha mı saçma?

(...)

Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7715
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 09 Oct 2016 1:34    Sujet du message: Répondre en citant

Birlik ve beraberlikten söz edilen bir dönemde Lozan Antlasmasin tartismaya açmak böyle bir amacin güdümedigini gösterir.


Tarihi iyi okumak lazim !



Dernière édition par murat_erpuyan le 04 Aoû 2017 0:18; édité 1 fois
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
SelimIII
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 30 Aoû 2007
Messages: 2325
Localisation: Paris

MessagePosté le: 10 Oct 2016 14:44    Sujet du message: Répondre en citant

Cahillik ve/veya ikiyuzluklerini ve de TC'ye olan husumetlerini yuzlerine vuruluyor...

Citation:

Mehmet Y. YILMAZ

Tabu yıkıcısının hınk deyicisi

Hurriyet 01.10.2016 Cumartesi




AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan, Cumhurbaşkanı'nın Lozan ile ilgili çıkışını "tabularla hesaplaşma" olarak niteledi.

Şöyle anlatıyor: “Eğer Lozan’ı, Sevr’e göre değerlendirirsek tabii ki zafer olarak kabul edebiliriz. Ancak tarihsel olarak özellikle adalar üzerindeki egemenlik haklarımıza baktığımız zaman Lozan tam da Cumhurbaşkanımızın dediği gibi zafer olarak yutturulmuştur.”

İnternetten baktım bu arkadaş hukuk fakültesini bitirmiş, bir de üzerine çalışma ekonomisi yüksek lisansı yapmış.

Ama genel kültür deseniz, mahalle kahvesi düzeyinde!

Milletvekili seçilmişsin, böyle büyük laflar etmeye imkân veren bir makama da getirmişler, oturup biraz çalışsana.

Biraz kitap okusan, biraz kütüphanede zaman geçirsen, böyle saçma sapan cümleler kurmaktan da kurtulacaksın halbuki.

Bu partinin sorunu, siyasal İslam’ın genel açmazı aslında.

Amaca ulaşmak için her yolu mubah gören bir siyasi çizgi ve gözü kapalı yorumlar yapıyor, bir süre sonra da bu yorumlara kendileri de inanıyor.

Bakın arkadaşlar: Ege adalarını ve On İki Ada’yı, Türkiye Cumhuriyeti Lozan ile kaybetmedi. Onları daha önce Osmanlı, İtalya ve Yunanistan’a kaybetmişti zaten.

Lozan tam tersine Gökçeada ve Bozcaada’nın Türkiye’de kalmasını sağladı. Bu boş işlerle uğraşmayı bırakın.

Türkiye’nin bin tane sorunu var, onlara yoğunlaşın, onları düzeltmeye çalışın.

Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
SelimIII
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 30 Aoû 2007
Messages: 2325
Localisation: Paris

MessagePosté le: 10 Oct 2016 14:55    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:

O iş öyle değil Bülent Bey

Hurriyet 06.10.2016 Perşembe
Mehmet Y. YILMAZ


AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan'ın açıklamasını salı günü bu köşede yayınlamıştım.

Turan, Lozan ile ilgili AKP’ye hâkim olan malum fikirleri tekrarlıyor ve şöyle diyordu:

“İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da adaların kaderinin konuşulduğu Paris Konferansı’na katılmama kararı veren de Lozan’daki baş temsilci İsmet İnönü’ydü. Eski Dışişleri Bakanlarımız Feridun Cemal Erkin’le, İhsan Sabri Çağlayangil’in anlatımlarına bakarsanız bunu görürsünüz.”

Bülent Turan Bey bu konuyu yanlış biliyor.

Zaten böyle konularda konuşmadan önce oturup çalışmasını, biraz kitap karıştırmasını önermemin nedeni de buydu.

Paris Konferansı’na Türkiye davetli filan değildi.

29 Temmuz-15 Ekim 1946’daki konferansın sonucunda 10 Şubat 1947’de imzalanan Paris Antlaşması’nın konusu, İkinci Dünya Savaşı’nın galipleri olan ABD, Birleşik Krallık, Fransa ve Sovyetler Birliği’nin, mağlupları olan İtalya, Romanya, Macaristan, Bulgaristan ve Finlandiya arasındaki antlaşmalardır.

Feridun Cemal Erkin, anılarında bu konferansa davet edilmek için girişimde bulunmak için hükümetten izin istediğini anlatıyor.

Hükümet de konferansın 2. Dünya Savaşı’nın galip ve mağlupları arasında düzenlendiğine dikkat çekerek, reddedilme ihtimalinin vereceği onur kırıklığına yol açmamak için bu girişime yol vermiyor.

Nitekim Erkin’in zemin yoklamak için İngiliz Dışişleri’yle kurduğu temas da aynı sonucu veriyor.

Paris Konferansı’na Türkiye davet edilmiyor. Çünkü konferansın konusuyla bir ilgisi yok.

İsmet İnönü’nün bu konferansa çağrıldığı halde gitmediği bir palavradan ibaret.

Öte yandan, savaştan sonra Yunanistan’da iç savaş çıkmıştı.

Stalin ile Churchill, Moskova’daki görüşmelerinde savaştan sonra Yunanistan’ın İngiliz etki bölgesinde kalmasında anlaşmışlardı. Ancak savaş sırasında Yunan direnişini örgütleyen komünistler, silahlarını bırakmayı ve Atina’ya terk etmeyi reddedince iç savaş başladı.

Batılı müttefikler iç savaşta Atina hükümetinin elini güçlendirmek için On İki Ada’yı Yunanistan’a vermeye karar vermişti.

Stalin de tam ters açıdan aynı şeyi istiyordu.

İç savaşı komünistler kazandığı takdirde, Ege adalarının komünizm için bölgede önemli bir stratejik hedef olduğu açıktı. Stalin de bu nedenle adaların Yunanistan’a verilmesini destekliyordu.

Bütün bu nedenlerle Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı’ndan sonra da On İki Ada’yı geri alması söz konusu değildi.

Tarih, hayalleri değil, gerçekleri yazıyor.

Bülent Bey, bana gönderdiği açıklamada “Tarihimizdeki hataların üzerine giderek, ondan dersler çıkaralım, tabularımızı yıkarak özgüvenli bir toplum olalım” diyordu.

Ne güzel sözler. Elbette tabularımızdan kurtularak, özgüvenli bir toplum olma yolunda da ilerleyelim. Ama önce tarihimizi doğru öğrenelim, doğru bilgiyle yorum yapalım.

Not: Taha Akyol, “Bilinmeyen Lozan” isimli kitabı ve televizyon belgeseli için çalışırken konuyla ilgili kaynakları da taramıştı. Feridun Cemal Erkin’in, “Türk–Sovyet İlişkileri ve Boğazlar Meselesi” isimli kitabının ilgili bölümünü ondan temin ettim, okudum. Teşekkür etmek isterim.

BUYURUN GİRİT’İ KONUŞALIM

TARİHİ olaylar, yaşandığı dönemin koşulları içinde düşünülüp öyle tartışılmalıdır.

Eğer böyle yapmazsak, şöyle çıkarımlarda da bulunabiliriz:

Abdülhamid, savaşı kazanmasına rağmen Girit’i masada kaybetti!

İlk bakışta doğru gibi gelebilir. Hatta siyasal konumunuz itibariyle Abdülhamid’e “ulu hakan” değil de “kızıl sultan” diyorsanız bu değerlendirmeye sarılır, ikide bir gündeme de getirebilirsiniz.

Ama o günün tarihsel şartlarını biliyorsanız, öğrenmeye gayret ediyorsanız böyle davranmamalısınız.

1896 yılında Giritli Rumlar, Yunanistan Krallığı’nın kışkırtmasıyla ayaklandılar.

Yunanistan 21 Ocak 1897’de Girit’e bir çıkarma yaptı ve adayı Yunanistan’a bağlamak istedi. Ancak Avrupa’nın büyük devletlerinin baskısıyla geri çekilmek zorunda kaldı.

Savaş, Teselya ve Epir’e sıçradı. Edhem Paşa, Teselya’da Yunan ordusunu yendi. Osmanlı ordusu iki koldan Atina’ya doğru yürürken, Rusya müdahale etti.

Ordu geri çekilmez ise bunu savaş nedeni sayacağını bildirdi.

Abdülhamid bunun üzerine ordunun ilerlemesini durdurdu ve 10 Eylül 1897’de İstanbul’da Yunanistan ile barış anlaşması imzalandı.

Osmanlı, kazandığı bu savaştan sonra imzaladığı anlaşmayla Girit’i, Hıristiyan bir valinin yöneteceği özerk bir yapıya kavuşturmayı kabul etti. Kısa süre sonra Yunanistan Girit’i tekrar işgal ederek, kesin olarak Yunanistan’a bağladı.

Balkan Savaşları sonundaki Atina Antlaşması’yla Girit’in Yunanistan toprağı olduğu teyit edildi.

Abdülhamid, farklı davranıp Atina’ya yürüyebilir ya da Girit’i vermeyebilir miydi?

O dönemin koşullarında bu mümkün görünmüyor.

Rusya ile savaşacak gücümüz yoktu, bu bir.

Girit’i koruyacak ya da oradaki birliklere takviye gönderecek donanmamız Haliç’te çürümeye terk edilmişti ve savaş başlayınca ancak bir gösteri geçişi yapabilecek güçteydi. Bu da iki.

O vakit dönelim Lozan’a: Türkiye, Lozan’da 1. Dünya Savaşı’nın galiplerinden İtalya’nın elinden On İki Ada’yı alabilir miydi?

Alamazdı. Çanakkale ve İstanbul hâlâ işgal altındaydı. İngiliz ve Fransız donanmaları Boğazlardaydı. Ordunun savaşma gücü tükenmişti.


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
SelimIII
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 30 Aoû 2007
Messages: 2325
Localisation: Paris

MessagePosté le: 10 Oct 2016 14:55    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:

Lozan ve hilafet

Hurriyet 10.10.2016 Pazartesi


Taha AKYOL



ASLINDA iyi oluyor, bilgi süzgecinden geçmemiş söylentiler tartışmaya açılıyor, "bilgi"nin eleştirisinden geçiyor.
Bu söylentilerden biri, İsmet Paşa’nın Lozan’da “hezimet”e uğramakla kalmayıp hilafeti de sattığıdır.

Bunun delili nedir?

Delili, İngiltere parlamentosunun, ancak Türkiye’de hilafet ilga edildikten sonra Lozan Antlaşması’nı onaylamış olmasıymış.

Lozan’da 24 Temmuz 1923’te imzalanan antlaşma, Türkiye’de 14 Ağustos’ta Meclis’e sunuldu, 21 Ağustos’ta görüşmeye başlandı, ciddi surette tartışıldı, 23 Ağustos’ta onaylandı.

Türkiye işi sürüncemede bırakmamıştı, çünkü onay üzerine İstanbul ve Çanakkale’deki İngiliz ve Fransız işgali sona erecekti. Öyle de oldu.

İNGİLTERE NİYE GECİKTİRDİ?

İddiaya göre İngiltere, Türkiye’nin hilafeti kaldırmasını beklemişti.

İşte 3 Mart’ta hilafet kaldırılmış, İngiliz parlamentosunda Lozan görüşmeleri 1 Nisan’da başlamış, 6 Ağustos’ta onaylanmıştı.

Delil diyorduk ya, delil bu!

Halbuki “zamanlama manidar” değildir. Çünkü, İngiltere Lozan onayını, bizdeki hilafete bakarak ayarlamadı.

Sebep İngiltere’deki hükümet buhranlarıdır. İnip çıkan hükümetler sonunda, artık İngiltere’nin “doğu sorunlarını” bırakıp açlık sınırındaki ekonomiyle ve yeniden krize giren Avrupa sorunuyla ilgilenmesini savunan İşçi Partili Başbakan Ramsay McDonald Şubat 1924’te iktidara geldi, nisanda Lozan’ı onay için parlamentoya sevk etti.

Avam Kamarası’nın 6 Haziran 1924 günlü oturumunda hâlâ Sevr’i savunan eski başbakan Lloyd George, Lozan’ı İngiliz diplomasinin yenilgisi olarak eleştirdi... 6 Ağustos’ta Lozan’ın parlamentolarca onaylanması kesinleşti.

Bu konuda benim “Bilinmeyen Lozan” adlı kitabımda ayrıntılı bilgili vardır.

İLGİSİ YOK

Dün Sabah gazetesinde, saygın tarihçilerimizden Şükrü Hanioğlu şunları yazdı:

“Antlaşma (Lozan) imzalandıktan sonra cumhuriyet ilân eden Türkiye, yaklaşık sekiz ay süre ile de hilâfet kurumunu bünyesinde tutmuştur. Bu alanlarda alınan kararlar antlaşmanın getirdiği yükümlülüklerden değil, ülkenin lider kadrosunun tercihlerinden kaynaklanmıştır.”

Hanioğlu’nu okuyunca bugünkü yazıma karar verdim.

Evet Lozan’la, sonraki cumhuriyet ve hilafet konuları arasında hiçbir nedensellik bağı yoktur. Mustafa Kemal zaten aklındaki bu projeleri uygulamak için, ülke sınırlarını belirleyen barış antlaşmanın imzasını beklemişti.

Daha önce hilafeti kaldırmanın sözünü etmek bile Milli Mücadele’ye içte de dışta da çok büyük zarar verirdi.

Kazım Karabekir’in, hilafeti kaldırmada acele edildiği, bu yüzden Musul tezimizin zaafa uğradığı yolundaki tezi de yabana atılabilecek bir tez değildir.

TARİHİ ‘ANLAMAK’

Tarih, günümüzün siyasi ve ideolojik kavgalarına “delil” devşirmek için değil, “anlamak” için okunmalıdır.

Lozan zabıtlarını, Meclis’teki müzakereleri, İngiliz siyasetini, bu siyasetteki değişmeleri ve zamanın kuvvet dengesi gibi sorunları okumadan doğru düşünebilir miyiz?

Daha önemlisi “anlama” melekemiz gelişir mi?

Sadece Lozan’ı değil, en azından son iki yüzyıllık tarihimizin hiç olmazsa ana başlıkları hakkında okumalar yapmak ve bu sayede bilgiyle düşünmek gerekir.

Bunun yerine duygular, önyargılar, komplo teorileri ve ideolojik şablonlarla tarihe bakınca ne oluyor biliyor musunuz?

Bilgi ve analiz düzeyi düşük, duygu ve önyargı düzeyi kabarık bir siyasi kültürler çatışması hayatımıza hükmediyor.

Halbuki Cumhuriyet romantizmiyle Osmanlı romantizmini vuruşturmaya değil, tarihi tecrübemizi anlamaya, değişen dünya içinde yorumlamaya ve o zihni birikimle geleceğe bakmaya ihtiyacımız var.



Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10538
Localisation: Paris

MessagePosté le: 21 Oct 2016 1:08    Sujet du message: Répondre en citant

Taha Akyol'la devam

Citation:


Musul'a girmek!


21.10.2016 Hurriyet


ENDİŞE verici kötü senaryoyu "Amerikalı üst düzey bir yetkili", AFP adlı ajansa anlatmış. En kötü senaryoyu şöyle tanımlıyor:
“Ankara ile Bağdat arasındaki söz düellosunun çatışmaya dönüşmesi ve bu kaotik atmosferden faydalanan Şii Haşdi Şabi milislerinin Bağdat’a girerek bir mezhep çatışmasına neden olması.”

Doğru, Irak’ta olabilecek en kötü senaryo, Musul operasyonunun kanlı ve kitlevi bir mezhep boğazlaşmasına sebep olmasıdır.

Ağzımdan yel alsın, ama bu ihtimal var.

Türkiye’nin de endişesi bu.

İKİ BARBAR ÖRGÜT

Niye böyle bir endişe var? Ortadoğu Avrupa’nın ortaçağını 21. yüzyılda yaşıyor da ondan... İşte kan gövdeyi götürüyor.

Iraklı Şii dini liderlerden Kays el Gazali’nin 13 Ekim’deki sözlerine bakın:

“Musul’u kurtarmak, İmam Hüseyin’in intikamını almak olacak. Çünkü onlar, İmam Hüseyin’i öldürenlerin torunudur!” (INCA News)

Bu adam aynı zamanda silahlı “Haşdi Şabi” örgütünün tugay komutanıdır!

DAİŞ ya da IŞİD denilen canavarı biliyorsunuz. Sünni tabana dayalı bir barbarlık hareketi. Haşdi Şabi buna karşı Iraklı Ayetullah Sistani’nin fetvasıyla kurulmuş bir örgüttür. Bölgede incelemelerde bulunan Kemal Öztürk Haşdi Şabi’yi “Şiilerin IŞİD’i” olarak tanımlıyor. (Yeni Şafak 19 Ekim)

İşte Musul’da Sünnileri kesmekten bahseden Kays el Gazali, bu örgütün “Ehli Hak Tugayı”nın komutanı!

Dahası, mezhep duygularıyla Türkiye düşmanlığı körükleniyor...

TÜRKİYE KARŞITI PROPAGANDA

Iraklı yüksek Şii din adamlarından Kasım el Tai, 4 Ekim’de “Kuzey Irak’ta Türk askerine karşı çıkmanın farz” olduğunu söyleyen bir fetva çıkarmıştı!

Buna Irak’ın Şii Başbakanı Abadi’nin Türkiye’yi “işgalci” diye suçlayarak Başika’dan çekilmemizi isteyen ısrarlı açıklamaları eşlik etti.

Iraklı Ayetullahlardan Mukteda Sadr da yine “işgalci” suçlamasıyla, on bin kişilik taraftarını Bağdat Büyükelçiliğimizin önüne yığarak protesto eylemi yaptırdı. (18 Ekim)

Haşdi Şabi sözcüsü Yusuf el Kelabi, iki gün önce, Başika’daki Türk askerleri bir harekâta kalkarsa hedef alacaklarını açıkladı!

Peki Türkiye’nin dostları?...

Türkmenlerin çoğu geçen elli yılda Türkiye’ye yerleşip vatandaşımız olduğu gibi, orada kalanlar arasında Sünni-Şii gerilimi vardır.

Türkiye’nin Başika’da eğittiği kuvvetlerin komutanı Musul Valisi Esil Nuceyfi hakkında Bağdat yönetimi tutuklama kararı çıkardı.

Nasıl koruyacağız?!

GERÇEĞİN İKİ YÜZÜ

Şu anda dostumuz Barzani’dir ama Musul’la ilgili hedeflerimiz aynı mı? Tabii öncelikle kendi konumunu ve amaçlarını düşünüyor. İşte Başika konusunda Barzani “Türkiye Bağdat’la anlaşsın” dedi, tavır almadı.

Selahattin Demirtaş Türkiye’nin Musul’a girmesini istiyor; Arap yönetimleri tarafından göç ettirilmiş kesimleri Musul’a geri getirmesi için!

Iraklı Sünni Araplar bu yakıcı konjonktürde “umudumuz Türkiye” diyebilirler ama onların da asli tercihi tabii ki Arap milliyetçiliğidir; Saddam’ı onlar ayakta tutmuştu.

Gerçeğin iki tarafını da görmeliyiz: Hem Türkiye’nin Irak’ta korkunç bir mezhepsel boğazlaşma tehlikesiyle ve milyona yakın yeni göçmen tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu görmeliyiz...

Hem nasıl kanlı bir coğrafya olduğunu dikkate alarak çok ihtiyatlı olmalıyız.

LOZAN’IN DEĞERİ

Musul’u kimse vermez ama verseler bile almamalıyız.

Koalisyon güçlerine dahil olmalıyız ama bunun dışında Musul’daki kara çatışmalarına askerimizi sokmamalıyız.

Lozan’ı gerçekdışı söylentilerle çekiştirmek ve Türkiye’nin dış politikası hakkında şüpheler uyandırmak yerine, Lozan’ın ve barışçıl diplomasinin sağladığı meşruiyetin değerini iyi bilmeliyiz.

Kandil’e yaptığımız operasyonların da temelinde bu meşruiyet vardır.


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10538
Localisation: Paris

MessagePosté le: 21 Oct 2016 1:12    Sujet du message: Répondre en citant

Soner Yalçin, Musul'un nasil kaybedildigini yaziyor

Citation:


Erdoğan’ın yanılgısı


Sozcu - 20 Ekim 2016


Erdoğan ezberini/önyargısını bozmayı başaramıyor.

Soğuk Savaş döneminde ne öğrendiyse sürekli tekrarlayıp duruyor. 15 yıllık ülkeyi yönetme pratiği bile bir işe yaramamış görülüyor.

Bunu şundan yazdım:
Batı'da kapalı kapılar ardında -Türkiye dışlanarak- Musul operasyonu konuşulurken, Erdoğan Lozan Antlaşması'nı diline doladı.
Konu Musul ise, Erdoğan meseleye niye ortadan girdi?

Mondros Antlaşması'nı neden hiç ağzına almıyor?

Bugün… Musul'u hâlâ sorun yapan Mondros Antlaşması değil mi?
Tarih: 30 Ekim 1918.

Savaş sonrasında Osmanlı'nın sınırlarını belirleyen Mondros Antlaşması imzalandı. Fakat, on beş gün sonra…

Tarih: 15 Kasım 1918.

Ateşkese rağmen İngilizler, Osmanlı toprağı Musul'u işgal etti.
Dananın kuyruğunun koptuğu yer işte burası oldu: İngilizler; Mondros Antlaşması'nı imzalayan Bahriye Nazırı Rauf (Orbay) başkanlığındaki Osmanlı heyetini kandırdı! Şöyle…

Ortaya çıkan İngiliz belgelerinden anlaşılıyor ki; İngiliz Donanma ve Savaş Bakanlıkları'nda hazırlanan ilk ateşkes taslakları oldukça yumuşaktı. Örneğin… Musul sorununu ortaya çıkaracak 7'nci madde yoktu; ve keza 16'ncı maddede -coğrafi olarak Musul'un bulunduğu- Mezopotamya'dan söz edilmiyordu!

Keza… İngilizler; pazarlık marjını geniş tutmak için antlaşmanın taslak metninin bütününü ortaya çıkarmayarak madde madde görüşülmesini sağladı.

Ancak bir baktılar ki…

Osmanlı heyeti, Sultan Vahdettin'in yaşadığı Saray/İstanbul dışında kayıtsız şartsız teslim olmaya hazırdı!..


KAFADA YENİLMEK

Mondros Antlaşması 25 madde idi.

İngilizler için ilk dört maddesinin kabul edilmesi yeterliydi. Yenilgiyi kafasında kabul etmiş Osmanlı heyeti sayesinde tüm maddeleri geçirdiler.
Musul bundan nasıl etkilendi?

Görüşmelerin ikinci gününde Osmanlı heyeti tüm enerjisini; İtilaf gemilerinin onarımı kolaylıklarını içeren 9'uncu maddeye ayırdı; “İstanbul” sözcüğünün çıkarılmasını istediler. İngilizler şaşkındı; çünkü “İstanbul” sözcüğü çıkarılsa da 8'inci madde buna olanak tanıyordu zaten!

İşte…

İngilizler hiç ummadıkları -Musul'u etkileyecek- 7'nci maddeyi böyle geçiriverdi: “İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır.”

Peki…

Buralar neresi olacaktı?

Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, Rauf (Orbay) Bey'e telgraf çekerek “İstanbul'un istisna tutulmasını” istedi. İngilizler, İstanbul'un işgal edilmeyeceği sözünü verdi; ve Osmanlılar da inandı!

Osmanlı heyetinin tek isteği padişahın durumuydu. 7'nci madde üzerinde durmadılar bile.

“Mezopotamya” gibi tartışmalı coğrafi terimleri tartışmadılar. Çünkü, bilmiyorlardı; Musul –Türkiye'de de hâlâ bilinenin aksine- Irak'ta değil, Mezopotamya'daydı!

İngilizler, -coğrafya uzmanı Mark Sykes'ın kurnazlığıyla- antlaşmayla ilgili iki metin yazdı; Osmanlıca ve İngilizce. Anlaşmazlık halinde İngilizce nüsha geçerli olacaktı. Kurnazlık şuydu; Türkçe metinde “Irak” yazılırken, İngilizce metinde “Mezopotamya” yazıyordu! 16'ncı madde de böyle geçti…
Mondros Antlaşması'na imza koyduktan sonra İstanbul'da gazetecilerin karşısına geçen Rauf Bey sonuçtan hoşnut ve gururlu olduğunu söyledi! Artık saltanat güvence altındaydı. “Sizi temin ederim ki bir tek düşman askeri bile İstanbul'a çıkmayacaktır” dedi.

İstanbul'un işgaline daha vardı!

Öncelik Musul'da idi; çünkü İngilizlerin acilen petrole ihtiyacı vardı. Petrol gereksiniminin yüzde 80'ini dışalımla yapıyordu. Yıllık ihtiyacı, savaş öncesine göre beş kat artıp 10 milyon tona çıkmıştı.


“İNSAN HAKLARI” KARTI

Evet, antlaşmanın 16'ncı maddesi diyordu ki:

“Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak'taki kuvvetler en yakın İtilaf Devletlerinin kumandanlarına teslim olunacaktır.”

Antlaşmaya göre, Musul buna dahil olamazdı.

Ama bu Türkçe nüshaydı!

İngilizce metinde; “Irak” yerine “Mezopotamya” vardı. Yani, Musul bu maddeye dahildi.

Bu nedenle…

Tarih: 1 Kasım 1918.

İngiltere Savaş Bakanlığı, General William Marshall'a, Musul'u işgal emrini gönderdi.

Bir gün sonra Marshall, bölgedeki İngiliz birliklerin komutanı General Robert Cassels'e Musul'u işgal emrini verdi. O da, Yarbay Gerald E. Leachman aracılığıyla Altıncı Ordu Komutanı Ali İhsan (Sabis) Paşa'ya mektup göndererek Musul'dan çekilmesini istedi.

Paşa, Musul'un Irak'ta olmadığını; metinde geçen “garnizon” sözcüğünün Altıncı Ordu'yu kapsayamayacağını; ve ateşkes ilan edildiği için bu görüşmelerin diplomatlar ile yürütülmesini istedi.

İngilizler biliyordu ki diplomasiyle iş uzardı. 7'nci maddeye işlerlik kazandırmak için her daim yaptıkları gibi, “insan hakları” kartını açtı; Musul'da, Ermeni ve Katolik Süryanilerin topluca öldürüldüğünü iddia ettiler. Yalandı kuşkusuz.

Ali İhsan Paşa'ya iki kez ültimatom verdiler.

Sonuçta… Musul'u işgal ettiler; Türk bayrakları yerine İngiliz bayrakları astılar. Depolardaki her türlü silah, cephane ve yiyeceğe el koydular.
Son Türk askeri 15 Kasım'da Musul'dan ayrıldı.

Bugün…

Musul hâlâ Mondros Antlaşması nedeniyle sorundur.

Erdoğanlar, Vahdettin'e dil uzatamadıkları için Lozan'ı gündeme getiriyor! Sebebi görmek istemiyorlar bir türlü.

Oysa… Musul'u elimizden çıkaran Osmanlı'nın, ülkeyi sadece padişahtan ibaret saymasıydı.

Yarın…
Kurtuluş Savaşı döneminde Mustafa Kemal'in Musul'u almak için neler yaptığını yazacağım ki farkı görün…


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10538
Localisation: Paris

MessagePosté le: 22 Oct 2016 1:53    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


Bravo Erdoğan!

Soner Yalçin - 21 Ekim 2016



Erdoğan diyor ki; “tarihimizi doğru öğreteceğiz!”

Kafasında fesle dolaşan Kadir Mısıroğlu'nun yazdığı-söylediği tarih mi bu? Hani, “keşke Yunan galip gelseydi; ne hilafet yıkılırdı ne şeriat” diyen üfürükçü mü öğretecek tarihimizi?

Hadi oradan!..

Daha siz Musul'u bilmiyorsunuz. Sabah-akşam Musul'u konuşuyorsunuz; Vahdettin'i kahraman mı bileceğiz?

Sizler!

Özdemir Bey adını hiç duydunuz mu?

Anlatayım…

Tarih: 1 Şubat 1922.

Mustafa Kemal; 37 yaşındaki milis komutanı Özdemir Bey'e özel bir görev verdi; Musul'u İngilizlerden kurtarmak!

Mustafa Kemal, coğrafi koşullar, ulaşım yetersizlikleri ve maddi güçsüzlükler yüzünden Musul'a askeri operasyon düzenlemenin zorluğunu biliyordu. İstediği, Ankara'nın desteğiyle Urfa, Antep, Maraş gibi halkın kendiliğinden harekete geçmesiydi.

Bu zorlu göreve Özdemir Bey'in seçilmesinde; Birinci Dünya Savaşı sırasında çeşitli cephelerde gönüllü olarak savaşması; Antep direnişini örgütlemesi; ve -Kahire doğumlu- Arap olması önemli etkendi. Asıl adı; Ali Şefik idi.

Musul'da Arap nüfus fazlaydı. Ve kafaları karışıktı; İngilizlerin adamı Faysal'ı mı; yoksa Mustafa Kemal'i mi desteklemeliydiler? İngilizler sürekli Mustafa Kemal'in Bolşevik olduğu propagandası yapıyordu.
Özdemir Bey; Antep'te olduğu gibi, Musul halkını İngilizlere karşı örgütlemek için Erbil yakınındaki Revandiz'e geldi. Yüz kişilik birliğinde 29 subaydan başka, aşiret gönüllüleri ve Fransız ordusundan kaçan Tunuslu-Cezayirli Müslüman askerler vardı. Tarih: 22 Haziran 1922 idi...
İlk yaptığı; Revandiz Kaymakamı Remzi Bey'in yardımıyla bölgede sivillerden örgütler kurmak oldu. Sonra aşiretlerin yardımını aldı. Bunlardan biri -Mesut Barzani'nin mensubu olduğu- Barzan aşiretiydi! Keza… İran'da ayaklanıp yenilen Simko'yu yanına çekti.


BÖL-YÖNET

Özdemir Bey, -Neftçi ailesinin desteklediği “Türk Derneği” yardımlarıyla- bölge halkının bir bölümünü kısa zamanda kuvvetlerine kattı.
İngilizler tedirgin oldu; içlerinde çekilme fikrini ortaya atanlar olmaya başladı. Londra petrolden vazgeçemeyeceğini bildirdi. Son çare olarak zora başvurdular:

– Özdemir Bey'e destek veren köyleri havadan bombaladılar.

– Kimi Kürt aşiret reislerini; ve Türk Derneği'nin Sıddık Bey gibi etkili isimlerini tutukladılar.

– Ankara'ya düşman Nemrut (Kürt) Mustafa Paşa'ya “Kürdistan Derneği” kurdurup, “Bang-i Kürdistan” adlı gazete çıkarttılar.

Yine de…

Özdemir Bey, -Mustafa Kemal'in liderliğindeki büyük taarruzdan bir gün sonra- 31 Ağustos 1922'de sabah 04.00'te; İngilizlerin paralı Kürt askerlerinden oluşan taburu ile İngiliz topçu bataryasına saldırdı.
İngilizler şoke oldu; Özdemir Bey, Kale Diza, Şaklava, Köysancak ve İmadiye'yi aldı.

Savaş Bakanı Winston Churchill “tatsız bir gelişme” diyerek Süleymaniye'den çekilme kararını onayladı. İngilizler; Kürtleri bölmek için yönetimi Kürt Şeyh Abdülkadir'e bıraktı. Ağabeyi Şeyh Mahmut'u da sürgünden getirerek “Kürdistan Krallığı” sözü verdi.
Ayrıca…

Talabani aşiretini yanına aldı. Aşiret reislerini dolgun maaşa bağladı. Ve…
Hava saldırıları sonucu Barzan gibi kimi aşiretler teslim oldu.

Direniş kırılıyordu…

Kazım Karabekir ve Cevat Çobanlı paşalardan yeterli desteği alamayan
Özdemir Bey, kasım ayı sonunda elde ettiği tüm yerlerden çekilmek zorunda kaldı. Revandiz'e sıkıştı…

İngilizler “böl-yönet” politikasıyla Müslümanları; Türk, Kürt, Arap, Sünni, Şii vb. ayrıştırmayı başarıp Musul'u elinde tutmayı başardı. Revandiz ve Süleymaniye direnişleri kanla bastırdı.

Özdemir Bey, 10 Mayıs 1923'de Türkiye'ye döndü.İngiliz istihbarat raporlarının deyimiyle “harikulade performansı” son bulmuştu…



KAPANMAYAN CEPHE

Türkiye, Musul'u almak için çok çaba sarf etti.
Bu nedenle örneğin; 1922 yılında TBMM gündemine “Kürtlere özerklik” konusu bile geldi. Amaç, Kürtleri İngilizlerin elinden kurtarmaktı.
İngilizler; Koçgiri'den Şeyh Said'e Kürt ayaklanmalarıyla buna karşılık verdi!

Sonuçta…

Türkiye; 1918'den 2016'ya yaklaşık 100 yıldır, Musul'u geri almak için; askeri, siyasi, diplomatik ve hukuki cephelerde çok yönlü uğraş veriyor.
Kuşkusuz hatalar yapıldı.

Fakat. Atatürk'ün yüreğinde-aklında Musul hep bir sızı olarak kaldı. Musul'un alınmasını İsmet İnönü'ye siyasal vasiyet olarak bıraktı; “Musul'u ben alamadım, sen al!”

Bülent Ecevit bu vasiyeti İnönü'nün de kendisine bıraktığını 2005 yılında açıkladı.

Yani…

Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın bu cephesi hiçbir zaman kapanmadı!

Turgut Özal'ın 1990'lı yıllar başında “bir koyup üç almaktan” bahsettiği Musul idi!

Ama. Yüz yıllık Musul meselesi gösterdi ki; uluslararası ilişkilerde etik/ahlaki değerlerin yeri yok. Güç ve çıkar ilişkisi tek belirleyici olan!
Cemiyet-i Akvam 16 Aralık 1925'te Musul'u İngilizlere verince; bir gün sonra Türkiye, Sovyetler Birliği ile dostluk ve tarafsızlık antlaşmasını imzaladı. Bu güçlü bir yanıttı.

Evet. Bugün… Erdoğan'ın yaptığı gibi sürekli bağırıp çağırarak meydan okumak kimseyi etkilemiyor. Keza…

Musul'un yitirilmesini eksik ve yanlış bilgilerle gündeme taşıyıp, Lozan'ı diline dolayarak; Atatürk'ü, İnönü'yü karalamaya çalışması, ulusal konularda bile toplumun parçalanmasına neden oluyor!

Oysa…

Türkiye'de bugün Batı'ya yönelik kuşku/güvensizlik varsa, bunda Musul'da hakça olmayan çözüm dayatmasının da katkısı olduğu su götürmez gerçektir.

Batı; Musul'u, duygu-düşünce dünyamızda “Musul sendromuna” dönüştürdü.

Erdoğan ise, bu milli konuda bile bizleri parçalamayı başardı! Ne diyelim; bravo!..



Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10538
Localisation: Paris

MessagePosté le: 27 Oct 2016 2:00    Sujet du message: Répondre en citant

Osmanli su kadar km2 di simdi TC 780 bin km2 diye hayiflananlar TC tarihinde topragini veren iktidarin sahipleri :

Citation:


Tek kurşun atmadan işgal ettiler
26 Ekim 2016





Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Lozan Antlaşması'nın bir zafer olmadığını dile getirdi. Musul'dan, Kerkük'ten söz ederken Misâk-ı Milli sınırlarını gündeme getirdi. Erdoğan, “Kerkük, Musul bizimdi. Şimdi ben ‘Misâk-ı Milli' dedim diye rahatsız oldular. Ya niye rahatsız oluyorsunuz, ben tarih dersi veriyorum yahu anlayın” dedi.

Cumhurbaşkanı konuştukça açık veriyor. Çünkü AKP'nin iktidara geldiği 2002 yılına kadar Türkiye toprağı olan bazı adalarımız 2004 yılından itibaren birer birer elimizden çıkmaya, Yunanistan tarafından işgal, sonra da ilhak edilmeye başlandı. Aslında bu konuyu SÖZCÜ sıkça gündeme getiriyor.

Yunan askerine teslim edilen 17 Türk adası ve 1 Türk kayalığı, Misâk-ı Milli sınırları içinde… Misâk-ı Milli, Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihinde işgal altında olmayan bölgeleri bölünmez ve ayrılmaz bir bütün olarak kabul etmişti. Halen Yunan işgali altında olan 17 ada ve 1 kayalık, 30 Ekim 1918 tarihinde işgal altında değildi. Lozan Antlaşması'nda da verilmeyen ecdat yadigârı adalar 2004 yılından itibaren işgal edildi.


SUİKASTÇILARI YUNANLAR ARADI

15 Temmuz darbe girişimine katılan askerlerden bazıları kaçtı. Cumhurbaşkanı Erdoğan'a suikast girişiminde bulunan darbeci askerlerden bazılarının Muğla'ya bağlı Keçi Adası'na gittiği ihbarı alındı. 27 Temmuz 2016 tarihinde arama başlatıldı. Suikast timindeki darbeci askerleri, Yunan Apache taarruz helikopteri, Yunan komandoları ve Yunan polisleri aradı. Yunan firkateyni de arama faaliyetlerine denizden destek verdi.

Oysa, Türk toprağı olan Keçi Adası'nda, kaçak askerleri Türk jandarması, Türk polisinin araması, kendi helikopterimizin aramalara katılması beklenirdi. Ama artık işler o hale gelmiş ki, Türk askerini ve Türk polisini Keçi Adası'na yani kendi topraklarımıza gönderemiyoruz. Çünkü Keçi Adası, Yunan askerine teslim edilen 17 ada arasında bulunuyor.

Suikast timindeki darbeci askerler, Muğla Keçi Adası'nda, Yunan asker ve polisi tarafından aranırken, Türk Sahil Güvenlik gemisi, Muğla Keçi Adası'nı ve adadaki Yunan bayrağını 3 mil öteden izledi. Muğla il sınırları içinde bulunan Keçi Adası aynı zamanda 6 millik Türk karasuları içinde… Misâk-ı Milli sınırları içindeki Keçi Adası'nda, Yunan askerleri elini kolunu sallayarak dolaşıyor. Adanın, Bodrum'a bakan tarafına dev bir Yunan bayrağı çizilmiş. Adaya yerleştirilen topun namlusu da Bodrum Turgutreis'e yönlendirilmiş. Adanın muhtelif yerlerine Yunan bayrağı dikilmiş, kilise inşa edilmiş ve top yerleştirilmiş. Yunan vatandaşlarının da yerleştirildiği Keçi Adası turizme açılmış. Yunanistan bizim sırtımızdan para kazanıyor.


SELANİK'İ NASIL VERDİKSE…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisinden, görüşlerinden söz ederken her fırsatta, “Biz milliyiz, biz yerliyiz, biz vatanseveriz, biz milliyetperveriz, farkımız bu” diyor. Misâk-ı Milli sınırları içindeki adalarımızda Yunan askerini, Yunan bayrağını görmek yüzbinlerce vatandaşımızı kahrediyor. Suriye'de, Irak'ta Türkiye'nin çıkarları belirtilip askerimiz yabancı ülke topraklarına gönderilirken, kendi topraklarımızda yabancı ülke askerinin bulunmasına daha ne kadar seyirci kalınacak? Eğer, bilinmeyen bazı olaylar varsa, bunların kamuoyuna açıklanması gerekiyor.

Erdoğan, “Unutulmamalıdır ki Cumhuriyet'i kuran kadronun çok önemli bir bölümünün dahi doğduğu büyüdüğü topraklar yeni devletimizin sınırları dışında kalmıştır” dedi. Sınır dışında kalan yerlerden biri de Atatürk'ün doğduğu Selanik şehri… Selanik, Balkan Savaşı sırasında elimizden çıktı. Açıkçası şehrin savunması bile yapılmadan alenen Yunan askerine teslim edilmiş. İşkodra, Yanya ve Edirne komutanları cephelerini kahramanca savunurken, Harp Okulu ve Harp Akademisi eğitimi olmayan Tahsin Paşa sayesinde Yunanlılar tek kurşun atmadan elini kolunu sallayarak Selanik'i işgal etti.


ADALARIMIZI DA ÖYLE VERDİK

Dün Selanik nasıl tek kurşun atılmadan, savunulmadan teslim edildiyse, benzer durum da bugün adalarımız için geçerli… Tek kurşun atılmadan, savunma yapılmadan 17 adamız Yunanlılara teslim edildi.

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım, resmi belgelere, Yunanistan Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı resmi internet sitelerine dayanarak adalarımızın nasıl elden çıkarıldığını anlatıyor. Tarihin tekerrür ettiğini de şöyle anlatıyor:
“2016 Yüksek Askeri Şurası'nda Harp Okulu ve Harp Akademisi eğitimi olmayan bir komutan generalliğe terfi ettirildi. Yapılan uygulamayla liyakat usulü tamamen devre dışı bırakıldı. Anılan terfi işlemi pratisyen doktora kalp ameliyatı yaptırmakla eşdeğerdir. Verilen somut örnekten anlaşılacağı üzere tarih tekerrür ediyor. Selanik'i nasıl tek kurşun atmadan teslim ettiysek, bugün de adalarımızı birer birer aynı yöntemle biz teslim ediyoruz. İnanın emekli bir asker olarak içim yanıyor.”




http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/saygi-ozturk/tek-kursun-atmadan-isgal-ettiler-1468994


.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10538
Localisation: Paris

MessagePosté le: 16 Nov 2016 2:42    Sujet du message: Répondre en citant

Lozan'a burun kiviranlar, adalari Yunan'a terkediyorlar...

Citation:


Ege ve Akdeniz'deki adalarımızın Yunanistan'a teslim edilmesini belgeleriyle ortaya çıkaran eski Millî Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım, "vatana ihanet ve terör suçu işleyen Ahmet Davutoğlu'nun fezlekesi yok. Burada sorulması gereken ilk soru Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın tarafsız olup olmadığıdır" diyor...

İddiasının gerekçelerini ise yine belgeleriyle şöyle sıralıyor Ümit Yalım;"Erdoğan, Gül ve Davutoğlu üçlüsünün vatan topraklarını alenen Yunanistan'a verdiği, vatana ihanet ve terör suçu işlediği görsel ve yazılı basında tam beş yıldır gündeme getirilmesine rağmen, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, şüpheliler hakkında re'sen soruşturma açmadığı gibi fezleke bile düzenlemedi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Türk topraklarında dalgalanan Yunan bayrağını ve elini kolunu sallayarak dolaşan Yunan askerlerini beş yıldır görmezden geldi, görmezden gelmeye devam ediyor.Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 16 ada ve 1 kayalığın Yunanistan'a alenen verilmesi ile ilgili olarak, Erdoğan, Gül, Davutoğlu, Çavuşoğlu, Ala ve diğer sorumlular hakkında TCK 302'den (vatana ihanet) yapılan suç duyurusuna da 'Soruşturma ve Kovuşturma Yapılmasına Yer Olmadığı' kararı verdi. Başsavcılık tarafından, 6 Mayıs 2015 tarih ve 2015/1396 sayılı yazı ile suçlamaların 'görev suçu' olduğu ve Anayasanın 100'üncü maddesine göre soruşturma yapma yetkisinin TBMM'ye ait olduğu belirtildi.

"Kaynak: Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali!.. - Ahmet TAKAN


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/agir-cezayi-gerektiren-sucustu-hali-37879yy.htm
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10538
Localisation: Paris

MessagePosté le: 28 Fév 2017 2:04    Sujet du message: Répondre en citant

Rahmi Turan Sözcü'de Yunanistan'a birakilan vatan topraklarini ele almis...

Citation:

Yunanlılar bizimle dalga geçiyor!
27 Şubat 2017

Yunanistan, Türkiye'ye arsızca ve hayasızca posta koymaya devam ediyor.

Bu şımarıklıkta ülke olarak bizim de kabahatimiz var tabii…

Ege'de 18 Türk adasının zorbaca işgaline akıl almaz bir şekilde göz yumduktan sonra, Genelkurmay Başkanı'mız Hulusi Akar, Ege'de turistik bir gezi yapıp Kardak kayalıkları önünde “Hatıra fotoğrafı” çektirdi.
Yunan Dışişleri Bakanı Nikos Kocias, “Türk Genelkurmay'ı isteseydi de Kardak Adası'na çıkamazdı” diye dalgasını geçti.

Dışişleri Bakanımız Mevlût Çavuşoğlu bu sözlere tepki göstererek “Genelkurmay Başkanı'nın görevi adaya çıkmak olsaydı çıkardı. Unutulmasın, çıkacağımız zaman çıkmamız gereken yerlere çıktık” diye cevap verdi.

Sayın Çavuşoğlu, kusura bakma ama boş lâflar bunlar!

Ege'de 18 Türk adası birer birer zorbaca işgal edilirken, siz neredeydiniz? Neden hiç sesinizi çıkartmadınız?

Bilmiyor muydun yoksa? Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Albay Ümit Yalım, işgal fotoğraflarını herkese yolladı, yeri göğü inletti. Haberin yok mu?

* * *

MSB eski Genel Sekreteri Ümit Yalım'dan bir mesaj aldım. Diyor ki:
“Yunanistan'ın yeni Kara Kuvvetleri Komutanı ilk ziyaretini Yunan işgali altındaki İzmir Koyun Adası'na yaptı.

Korgeneral Stefanis, hiçbir engelle karşılaşmadan Koyun Adası'na gelerek Yunanistan bayrağı altındaki işgalci Yunan askerleri ile birlikte fotoğraf çektirdi.

İzmir'in Koyun Adası, 6 millik Türk karasuları içinde bulunuyor.”

Sayın Mevlût Çavuşoğlu…

Ey Dışişleri Bakanı!

Buna ne buyuruyorsunuz?

İktidarınızın vatan topraklarını koruma, kollama veya kurtarma gibi bir niyeti var mı, yok mu? Bunu bir açıklayın da millet öğrensin!

“Genelkurmay Başkanı'nın görevi Kardak'a çıkmak olsaydı çıkardı” demek yuvarlak konuşmak anlamına gelir.

Vatandaş senden cevap bekliyor:

İşgal edilen 18 Türk adasını Yunanistan'a bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız? Sen bundan haber ver!



Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10538
Localisation: Paris

MessagePosté le: 28 Fév 2017 2:09    Sujet du message: Répondre en citant

Orduda basortusunun serbest birakilmasi karariyla din somurusune ses çikaramayan, emrindeki ordunun darbe yapmasina onleyemeyen ve hatta esir dusen, buna ragmen koltugunda oturan gunumuz Genelkurmay baskani Yunanistan'in isgal ettigi adalar civarinda dolasirken alay konusu edilmis Yunanli Bakanlar tarafindan.

Konuyla ilgili haritalarin da esliginde yazilan Mugla isgal edildiginde Kardak kaybedildi baslikli makaleyi okuyun :

http://bit.ly/2mxKMTu
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10538
Localisation: Paris

MessagePosté le: 27 Juil 2017 2:13    Sujet du message: Répondre en citant

24 Temmuz ile Lozan anlasmasinin yildonumu geçti...

Bu konuda bana gelen etkiliyeci bir yaziyi burada paylasmak istedim :

Citation:


Bugün, 24 Temmuz 1923 günü, Anadolu'yu parçalamak isteyen emperyalistlere Türkiye Cumhuriyeti'nin tapusunun Bağımsızlık Savaşı'ndan gelen güçle imzalattırıldığı Lozan Anlaşması'nın yıl dönümüdür. Kutlu olsun!

Bütün yokluklara karşın, Cumhuriyetimizin kurucu babası Mustafa kemal Atatürk önderliğindeki Türk ordusu, İngilizlerin "dünyanın en güçlü ordusu bile 6 ayda geçemez" dediği Afyon'daki Yunan Tahkimatlarını iki günde geçer ve düşmanı İzmir'de denize döker. Sıra Trakya'da diyerek bir süvari tümeni Çanakkale'de konuşlanmış İngiliz kuvvetlerinin üzerine yürür. İngilizlerin işin ciddiyetini anlamayarak Türkleri oyalamayı çalışması üzerine, bu kez, 23 Eylül günü, bir kolordumuz İngiliz dikenli tellerine dayanır. Ellerinden tüm Batı Trakya'nın gideceğini anlayınca General Harrington savaş istemiyoruz sözleriyle teslim olur ve 11 Ekim günü Mudanya'da ateş kes imzalanır.

Savaşın kesin sonucu için 22 Kasım 1922 günü İsviçre'nin Lausanne kentinde Birinci Büyük Paylaşım savaşının kazananları ve yitirenleri masaya oturur. Emperyalistler, hâlâ, Türkiye Millet Meclisi Hükümeti'nin bir ihtilal gücü olmadığını anlamayıp savaşın yenik tarafı Osmanlı'nın masaya oturacağını ve her isteklerini kabul ettireceklerini sanmaktadırlar.

Türk heyetinin başkanı İsmet İnönü salona girince, diğerlerinin koltukta oturacağını ve kendisine bir sandalyenin uygun bulunduğunu görünce salonu terk eder. Salonun bütün mobilyası değiştikten sonra gelip masaya oturur. Başkomutanlık Meydan Savaşı sadece 5 gün ve ordumuzun İzmir'e girmesi ise saldırıya geçmemizden itibaren 14 gün sürdüğü halde, 22 Kasım günü başlayan görüşmeler 8 ay boyunca sürer ve ancak 24 Temmuz 1923 günü Türkiye Cumhuriyeti'nin tanınmasıyla imzalanır.

Bu müthiş Milli Mücadele zaferi sonucunda sadece Anadolu emperyalist işgalden kurtulmamış, daha Lozan'a gelmeden, İngiliz başbakanı Lloyd George'un siyasi kariyeri bitmiş ve Bizans İmparatoru olarak Ayasofya'da taç giymeyi hayal eden Yunan Kralı da tahttan çekilmiştir.

Mustafa Kemal, usta bir asker olduğu kadar üstün bir devlet adamı olduğunu da göstermiştir. Falih Rıfkı Atay (Niçin Kurtulmamak, 1953), Enver Paşa ile ikisini şöyle karşılaştırır: “Mustafa Kemal 1914’te Harbiye Nazırı olsaydı devleti Birinci Dünya Savaşı’na sokmazdı. 1922’de İzmir’e Enver girmiş olsaydı, o hızla döner, Suriye ve Irak üstüne yürür, kazanılanı da kaybederdi.”

Cumhutiyetimizin nasıl kurulduğunu unutmayalım ve unutturmayalım!


A. Vedat Oygür


NOT: Milli Mücadele konusunda yazdıklarım için şu yazılarımı okuyabilirsiniz:
1- Millî Mücadele'de Ankara - ANKARAMIZI TANIYALIM-8
2- Bağımsızlık (İstiklâl) Yolunda - https://alivedatoygur. wordpress.com/2017/03/03/ ankaramizi-taniyalim-10


***


Gerçekten Doğu Trakya'nin hiç çatışma olmadan alınması yüksek bir strateji ve siyaset dehasının başarısıdır. Olayın gelişmesini ayrıntılı olarak incelersek bütün hamleleri önceden düşünülmüş ve aynı zamanda rakibin içinde bulunduğu psikolojik durum da dikkate alınmış bir satranç oyunudur.
Mustafa Kemal ilk süvari tümeninin Çanakkale'deki İngiliz mevzileri üzerine yürümesi emrini verince Avrupalı diplomatlar şaşırırlar, bu yeni bir Türk-İngiliz Savaşı demektir. Kâzım Karabekir telaşlanır ve Mustafa Kemal'e sakinleşmesini önerir. Verdiği yanıtta, “Pek hesaplı ve ılımlıyız, tarafsız bölge sorununu siyasetle hal etmeyi tercih edeceğiz” der. Sorunu barış yoluyla çözmek için İstanbul’daki Fransız Yüksek Komiseri General Pelle, Mustafa Kemal ile görüşmek üzere İzmir’e gelir. Mustafa Kemal Paşa, “Büyük bir ordu uzun bir süre bekletilemez, Edirne’yi düşman baskısı altında görmeye de tahammülümüz yoktur. Bu nedenle Yunanlıları Edirne’ye kadar takip etmek zorundayız” der.

İngiliz, Fransız ve İtalyan dışişleri bakanları 20-23 Eylül günleri bir araya gelerek Türk birliklerinin tarafsız bölgeyi geçmemesi konusunda bir nota gönderirler. Mustafa Kemal yanıt bile vermez. Süvarinin peşinden bu kez bir kolordu ilerlemeye başlar. Türk askeri tel örgülere dayanır. Bunun üzerine savaşı göze alamayan itilaf devletleri, Doğu Trakya’nın Türkiye’ye verilmesini kabul ederler. 25 Eylül günü Fransız Dışişleri Bakanı çok acele İzmir’e geleceğini Mustafa Kemal’e bildirir. İngiliz Yüksek Komiseri General Harrington da İngiliz askerinin sadece barışı korumak için bulunduğunu ve Türk askerinin saldırıya geçmemesini Mustafa Kemal’den rica eder.



Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7715
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 04 Aoû 2017 0:20    Sujet du message: Répondre en citant

Lozan bu sene de tartisilir olunca yine gerçekleri aktarmak gerkti diye dusunerek Sirmen'in yazisini buraya koyuyorum.

Citation:


Lozan’a lanet

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 01 Ağustos 2017



Olay geçen hafta Eskişehir’de meydana geliyor. Eskişehir ADD, ÇYDD ve Eğitim-İş’in Lozan’ın 94. yılını kutlama töreni ile ilgili duyuruları meçhul kişiler tarafından üzeri boyanarak, değiştiriliyor, “kutlu olsun” ibaresi “lanet olsun” şekline sokuluyordu.

“Lozan Antlaşması’nın 94. yılı lanet olsun” deyimi bir biçareliğin itirafından başka bir şey değildir.

Her zaman, ilerlemenin karşıtlarının ve laik Cumhuriyet düşmanlarının onun kurucularını karalamak ve küçümsemek için saldırdıkları ana hedeflerden biri olmuştur Lozan.

Lozan’ın bir zafer olmayıp bir hezimet olduğunu ileri süren aklıevvellere dikkatle bakın, göreceksiniz ki onlar laik Cumhuriyete de karşı oldukları için Türkiye’nin tapusuna saldırmaktadırlar.

Aslında barış antlaşmalarını zafer veya hezimet olarak nitelemek saçmadır.
Barış antlaşmalarında aranması gereken husus onların, tarafların hepsinin varlık ve yaşamsal çıkarlarını güvenceye alan adil ve kalıcı (sürdürülebilir) bir barışı sağlayacak öğelere sahip olmalarıdır.

Eğer bir barış antlaşması bu özelliklere sahip değilse, daha imzalandığı andan itibaren gelecek savaşın tohumları atılıyor ve her iki tarafın da varlıklarını koruyacak asgari koşullar sağlanana kadar sürecek çatışma daha o andan itibaren filizlenmeye başlıyor demektir.

***

Böylelikle her savaşın kendi barışını, her çarpık barışın da kendi savaşını doğurduğu savaş- barış diyalektiği oluşur.

Bunun en güzel örneği de, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra galip İtilaf Devletleri’nin mağluplara dayattığı barış koşullarıdır. İtilaf Devletleri’nin, Versaille’da Almanya’ya dayattıkları koşullar sürekli bir barışı sağlayamadığından, milyonlarca insanın canına mal olan 2. Dünya Savaşı patlak verdi.

Lozan, Sevres’in koşullarını kabul etmeyen Türkiye’nin silaha sarılarak, verdiği mücadeleden sonra kendi varlığını ve gelişmesini sağlayacak koşulları elde ettiği için başarılı sayılır. Ve bu başarı İtilaf Devletleri dayatmasını kıran ilk barış antlaşması olması açısından da evrenseldir.

Barış antlaşmalarına alınan veya verilen toprak açısından bakmak, köhnemiş bir tarih anlayışının ürünüdür ve saçmadır. Lozan’ın tarihimizin en fazla toprak kaybedilen anlaşması olduğu safsatası, hem yanlış bir bilginin hem de yanlış bir yaklaşımın ürünüdür. Sevres’in getirdiği dayatmalar, Anadolu’da Türk insanına kendi varlığını sürdürüp geliştirmek imkânını vermiyordu. Ama Lozan, ulus devletin varlığını sürdürüp geliştirmesinin bütün koşullarını sağlıyordu. Emperyalist emeller gütmeyen, zaten gütmesine de imkân olmayan bir toplumun da, bundan fazlasını beklemesinin anlamı yoktur.

***

Lozan görüşmeleri çok eşitsiz koşullar altında cereyan etti. Bir yanda dünya savaşının galiplerinin lideri İngiltere vardı, (Amerika yine Monroe doktrinine dönerek, bir süre için Avrupa ile ilgisini kesmişti) öbür tarafta ise koskoca bir imparatorluğun enkazı üzerinde ayakta durmaya çalışan çok güç koşullardaki Türkiye.

Bütün elverişsiz koşullara karşın Türkiye kendini 1. Dünya Savaşı’nın mağlubu değil, Kurtuluş Savaşı’nın galibi eşit bir taraf olarak kabul ettirmeyi ve varlığı ile gelişmesi için elzem olan koşulları elde etmeyi başarmıştır.
Bugün Lozan’ın 94. yılında eğer Türkiye milli eğitimiyle, kültür ve sanatıyla, tarımı ve sanayii ile, demokrasisi, basın özgürlüğü ve adil olmayan yargısı ile göğüs kabartacak bir durumda değilse, bunun nedenlerini Lozan’da ne yaptığımızda değil, Lozan’dan sonra ne yaptığımızda araştırmak gerekir.
Çünkü Lozan bize bugün her açıdan çok daha ileri bir düzeyde olmamızı sağlayacak imkânları temin etmişti.

İşin ilginci, Lozan’ı lanetleyecek kadar kendini kaybetmiş laik Cumhuriyet düşmanları o imkânların yeterince değerlendirilememesinin baş sorumlularıdırlar.

Lozan’ı lanetleyenler, şimdi hem suçlu hem de güçlü rolündedirler.



Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7715
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 12 Déc 2017 18:01    Sujet du message: Répondre en citant

AKP Genel Baskani ve de Cumhurbaskani Erdogan geçtigimiz gunlerde Yunanistant ziyareti sirasinda Lozan Antlasmasinda guncelleme istedigini beyan etti, ve pandoranin kutusu bir kez daha açmaya niyetlendi.

“O husus belki hukukta yoktur ama siyasal hukukta vardır” gibi veciz bir cumle de kurdu.
Hazir bu forumda Lozan ile ilgili bir baslik varken ve Lozan'in da TC açisindan onemi goz onune alinarak konuya devam etmekta yarar var.

Onur Öymen, Ali Sirmen ve Emra Kongar'in yazilarini aktarayim.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Montrer les messages depuis:   
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque Toutes les heures sont au format GMT + 2 Heures
Aller à la page Précédente  1, 2, 3  Suivante
Page 2 sur 3

 
Sauter vers:  
Vous ne pouvez pas poster de nouveaux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas répondre aux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas éditer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas supprimer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas voter dans les sondages de ce forum


Powered by phpBB v2 © 2001, 2005 phpBB Group ¦ Theme: subSilver++
Traduction par : phpBB-fr.com
Adaptation pour NPDS par arnodu59 v 2.0r1

Tous les Logos et Marques sont déposés, les commentaires sont sous la responsabilités de ceux qui les ont postés dans le forum.