32 visiteur(s) et 0 membre(s) en ligne.
  Créer un compte Utilisateur

  Utilisateurs

Bonjour, Anonyme
Pseudo :
Mot de Passe:
PerduInscription

Membre(s):
Aujourd'hui : 0
Hier : 0
Total : 2126

Actuellement :
Visiteur(s) : 32
Membre(s) : 0
Total :32

Administration


  Derniers Visiteurs

Georges : 04h08:30
murat_erpuyan : 13h10:31
Philippe : 1 jour, 02h46:24
Chaplon : 1 jour, 03h48:36
lalem : 1 jour, 23h20:49


  Nétiquette du forum

Les commentaires sont sous la responsabilité de ceux qui les ont postés dans le forum. Tout propos diffamatoires et injurieux ne sera toléré dans ces forums.


Forums d'A TA TURQUIE :: Voir le sujet - Sozcu gazetesi koleksiyonu
Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum Forums d'A TA TURQUIE
Pour un échange interculturel
 
 FAQFAQ   RechercherRechercher   Liste des MembresListe des Membres   Groupes d'utilisateursGroupes d'utilisateurs    

Sozcu gazetesi koleksiyonu
Aller à la page 1, 2, 3 ... 57, 58, 59  Suivante
 
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque
Voir le sujet précédent :: Voir le sujet suivant  
Auteur Message
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10536
Localisation: Paris

MessagePosté le: 04 Jan 2012 0:51    Sujet du message: Sozcu gazetesi koleksiyonu Répondre en citant

cengiz-han a écrit:

Birgun buraya Sozcu gazetesi koleksiyonumu koyacagim birileri kizip silerse o baska, onlar da zaman koleksiyonu koysunlar...

Iste mazolasan bir Turkiye manzarasi :



cliquez sur l'image pour agrandir

demisim 15 Haziran 2011 de kismet 2012 de baslamakmis
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10536
Localisation: Paris

MessagePosté le: 04 Jan 2012 23:48    Sujet du message: Répondre en citant



et



Uploaded with ImageShack.us
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Raskolnikoff
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 09 Oct 2007
Messages: 3479
Localisation: Somewhere in the world

MessagePosté le: 07 Jan 2012 2:42    Sujet du message: Répondre en citant

Madem Cengiz bey buraya gazetenin ilk sayfasini koyuyor, ben de içerigini ekliyorum....

EMİN ÇÖLAŞAN: TAYYİP’İN GENELKURMAY BAŞKANI!!!

Emin Çölaşan - Haberler
05 Ocak 2012

SEVGİLİ okuyucularım, yazıma bu başlığı özellikle, Tayyip’in sözlerinden yola çıkarak koyduğumu bilmenizi isterim. Tayyip’in ilginç bir huyu var. Kendisini her alanda ve her konuda tek adam gördüğü için, önüne gelen herkesten aynı biçimde söz ediyor:

“Benim bakanım…Benim falanca bakanım!..”

Önceki gün Meclis kürsüsünde bu kez Genelkurmay Başkanı‘na teşekkür ederken aynı biçimde konuştu:

“Genelkurmay Başkanım!”

Uludere olayları için söylediği sözler şöyle:

“Konunun takipçisi olduklarını Genelkurmay Başkanımdan tekrar duydum, dinledim…Çalışmaları ve gösterdiği hassasiyet nedeniyle Genelkurmay Başkanıma teşekkür ediyorum…”

Genelkurmay Başkanı, Tayyip’in özel danışmanı veya elemanı değildir.

Genelkurmay Başkanı ona hizmet veren bir makamın başında bulunan şahıs da değildir.

Türkçede bu gibi konularda meramını ifade etmenin belli yolları vardır. Örnek vereyim:

“Genelkurmay Başkanı” dersiniz.

“Genelkurmay Başkanımız” diyebilirsiniz.

Ama iş “Genelkurmay Başkanım” demeye gelince, onun içinden farklı anlamlar çıkar.

“Benim Genelkurmay Başkanım…Benden emir alan şahıs…”

Tayyip bunları söylerken, aslında bir yerde haklı…

Çünkü o makama kendisi tarafından getirilen Necdet Özel, böyle bir izlenim yaratılmasına neden oldu.

Kamuoyu da kendisini “Tayyip’in Genelkurmay Başkanı” diye algılıyor.

O makamda kendisinden önce oturan saygın komutanlardan hiçbiri için böyle düşünülmezdi.

Onların her biri “Devletin Genelkurmay Başkanı” olarak bilinir, hiçbir Cumhurbaşkanı ve hiçbir Başbakan onlardan “Benim Genelkurmay Başkanım” diye söz etmemişti. Etmezdi, edemezdi.

X X X

O saygın makamda oturan Necdet Bey, aslında bu izlenimi yaratanların başında geliyor. Kendisinden önceki komutanların
geçtiğimiz ağustos ayında görevden topluca istifa etmeleriyle, Tayyip tarafından o makama getirildi.

Sonrasını hep birlikte izliyoruz.

Türkiye’de Cumhuriyet rejimi elden giderken, Türkiye tek adam iktidarı ile yönetilirken, Necdet Bey’in bir zamanlar karşılarında esas duruşta beklediği eski komutanları hapishanelerde çile çekerken, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenleri bile iptal edilirken, Türk ordusu ağır yaralar alırken, İlker Başbuğ bile ifadeye çağrılırken, kendisinden ses yok, tepki yok.

Ülkeyi yöneten bu iktidarın neyin peşinde koştuğunu, neyi amaçladığını Necdet Bey bilmiyor olamaz.

Karşısında öyle bir hükümet var ki, Genelkurmay Başkanı ile Tapu Kadastro Genel Müdürünü, ya da falanca il müftüsünü “İktidarın aynı düzeydeki memurları” olarak görüyor.

Hiç kimse Genelkurmay Başkanı Necdet Bey’den darbe yapmasını falan beklemiyor.

Ama beklenenler var:

“Türk milletinin güvencesi olan ordumuzun bu duruma düşürülmesine bu kadar seyirci kalmaması!”

Nerede kime rastlasam aynı şeyi söylüyor:

“Ordu da teslim bayrağını çekti, yazık oldu!”

Necdet Bey “Tayyip’in Genelkurmay Başkanı” olmayı içine sindirir veya sindirmez. Kendi bileceği iştir.

Bunları durup dururken yazmıyorum.

Tayyip o duruma geldi ki, artık Meclis kürsüsünde bile ondan “Genelkurmay Başkanım” diye söz etme cüretini kendinde buluyor.

Araları hep iyi olsun, Allah bozmasın ama her şey bir yere kadar!

Sabrın da bir sonu var.

————————–
YÜZ VERDİK DELİYE!..

Türkiye’de Kürt açılımını başlatan kim? 2009 yılı ekim ayında Habur’da büyük bir terörist kafilesini PKK üniforması ve bayrakları ile yurda buyur edenler, onların ayağına Cumhuriyet tarihinde ilk kez seyyar mahkeme gönderip göstermelik yargılamayı çadır mahkemesinde yaptıran ve “Bağımsız yargıya (!)” hepsini serbest bıraktıranlar kim?

İmralı’da yatmakta olan Abdullah Öcalan’ı orada krallar gibi ağırlayanlar, yıllarca örgütünü cezaevinden yönetmesine izin verenler, “Apo emir verirse terör biter!” beklentisinde olanlar, onun adamlarıyla devlet adına pazarlık yapanlar ve yaptıranlar kim?

Ben miyim, biz miyiz!

Bir atasözü vardır…

“Yüz verdik deliye, geldi sıçtı halıya!”

Tayyip bunları bilmiyor mu? Şimdi yine çıktı Meclis kürsüsüne, meydan okumaya başladı…Çünkü iplerin elinden kaçtığını, Türkiye’nin açıkça bölünmeye doğru gittiğini görmeye ve birilerine yüz verip şımartınca halının kirlendiğini yeni yeni anlamaya başladı.

BDP’ye hitaben: “Yaa sen kimsin? Silahlı efendilerin (PKK) ipini gevşetmediği sürece tuvalete bile gidemezsin. Bunlar iblisin yolunda, şeytanın izinde yürüyenlerdir…” diye nutuk okuyor.

Günaydın beyefendi, günaydın!

On yıldan beri iktidardasın ve bu ülkeyi sen yönetiyorsun. Bunlar senin konuşma metinlerini hazırlayan danışmanlarının aklına şimdi mi takıldı!

X X X

Evet, karşı tarafı şımarttıkça şımarttılar. Olay çıkmasın diye akla hayale gelen ve gelmeyen her ödünü verdiler, PKK ile pazarlık masalarına bile oturdular.

35 vatandaşın öldürüldüğü son Uludere olayında bile ölenlerin cenazeleri PKK bayrakları ile sarmalanıp kaldırılırken, bunlar yine seyirci kaldılar.

Aynı olay sonrasında tüm Güneydoğu’da kepenkler inerken, açtırmak için hiçbir şey yapamadılar.

Devletin kaymakamı dayak yedi, linç edilmekten zor kurtuldu.

Şimdi çıkmış Meclis kürsüsüne, “İblis” diyor, “Tuvalete gitmekten” söz ediyor…

Oysa Kürtçüler tuvalete her gün gidiyor!

Dedim ya, yüz verince deliye, geldi sıçtı halıya! Bu haltı halıların üzerinde yıllardır işliyorlar da, görmek Tayipgillerin işine gelmiyor.

——————————–
BİR FİLİSTİN REZALETİ DAHA

Filistin Başbakanı olan İsmail Haniye isimli şahıs Türkiye’ye geldi, Tayyip’le sarmaş dolaş oldu. Dokuz kişinin can verdiği Mavi Marmara gemisini de ziyaret etti. Bu gezi sırasında partililer tarafından getirilen 300 kişilik şeriatçı bir gruba İsrail’e karşı slogan attırıldı.

Bu adam önceki gün BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı da ziyaret etti. Görüşmede Demirtaş’a hitaben söylediği sözler çok ilginçti:

“Ümit ediyoruz ki bütün haklarınızı elde edeceğiniz, kendi kimliğinizle yaşayacağınız günlere kavuşursunuz. Biz Diyarbakır’ın özgürlüğünü de görmek isteriz.”

Evet, Tayyip’in yakın dostu, daha iki gün önce sarmaş dolaş olduğu bu şahıs Türkiye’de bu inanılmaz küstahlığı, terbiyesizliği, saygısızlığı sergiledi, Kürtçü bölücülüğe çanak tuttu.

Türkiye’nin içişlerine dilini küstahça uzattı.

Tayyipgillerden tepki var mı?

Yok!

Utanıyoruz.
SÖZCÜ
_________________
Родион Романович Раскольников
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé Visiter le site web de l'utilisateur
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10536
Localisation: Paris

MessagePosté le: 08 Jan 2012 1:00    Sujet du message: Répondre en citant



Uploaded with ImageShack.us
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10536
Localisation: Paris

MessagePosté le: 02 Fév 2012 17:34    Sujet du message: Répondre en citant



Uploaded with ImageShack.us
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Raskolnikoff
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 09 Oct 2007
Messages: 3479
Localisation: Somewhere in the world

MessagePosté le: 03 Fév 2012 2:01    Sujet du message: Répondre en citant

-SEVGİLİ okuyucularim, AKP iktidarı son derece bilinçli bir planı ilk günden beri uyguluyor. Amaç medyayı ele geçirmek. Bunu büyük ölçüde başardıklarını hepimiz biliyoruz.

AKP, medyanın yumuşak karnını çok iyi keşfetti ve planını bu doğrultuda uyguladı. Neydi;keşfedilen yumuşak karın?
Büyük işadamı,para babası,iş bitirici medya patronlarının kazanç hırsı!

Bunların her biri,kendi parasal çıkarları açısından iktidara ve hükümete göbekten bağımlı.Bunların her birinin devletle ve hükümetle milyarlarca dolarlık büyük işleri,iş beklentileri var.

Tayyipgiller işte bunu keşfetti ve işin üzerine yürüdü. Bunların zayıf noktası artık bulunmuştu.Para babası medya patronlarının nasıl bir kağıttan kaplan olduğunu kısa süre içerisinde anladılar.

Geriye,yapılması gereken iki iş kalmıştı:

1-Sabah,atv örneğinde olduğu gibi,belli yayın kuruluşlarına yeni ve yandaş sahipler ayarlamak.

2-Bu yol bitince,mevcut patronları korkutmak,sindirmek,pıstırmak.Örneğin bunlann üzerine vergicilerini göndererek mahvetmek.

Medyanın önemli bir bölümü,bu iktidara zaten yandaşlık yapıyordu.O açıdan sorun yoktu.Önemli olan.adına merkez medya denilen,çok okunan gazetelerden ve çok izlenen televizyon kanallarından oluşan yayın organlarını,patron çıkarlarını tehdit ederek susturmaktı.

İşte bunu başardılar!
Açın ekranlarınızı,kaç muhalif ses duyabiliyorsunuz?

Bakın gazetelerinize,yüreklice yazabilen kaç gazete,kaç yazar okuyabiliyorsunuz?

Bu söylediklerim de asla yetmez.Ekleyin bunlara çeşitli bahanelerle tutuklayıp içeri attıkları gazetecileri.

Bu da yetmez.İşin çok önemli bir boyutu daha var:

İktidar baskısıyla kovulan,yazmalarına izin verilmeyen gazeteciler!

***

Kovma,kovdurma ve yazdırmama süreci 2007 yılında benimle başladı.İktidarın baskısıyla Hürriyet’ten kovuldum.

Şimdi bu yazıda size bazı örnek isimler vereceğim, o arkadaşların başına gelenlere kısaca değineceğim.İsimler o kadar çok ki,hepsini tek tek yazmam mümkün değil. İşte;sadece birkaç örnek;

Bekir Coşkun: Habertürk’te yazıyordu.Son referandum öncesinde yazılarını sayfaya koymadılar,üstelik sapasağlam adam için köşesine “Yazarımız rahatsızlığı nedeniyle yazısını yazamamıştır” diye anons koydular…Ve birkaç gün sonra kovdular.

Tufan Türenç: Hürriyette iktidarı eleştiren yazılar yazıyordu.Son seçim öncesinde “Sen aynı zamanda yazı işlerinde görevlisin ve işlerin çok yoğun.Seçim bitsin,yeniden yazmaya başlarsın” dediler.Bu bahanenin arkasına sığındılar.Seçim biteli bunca zaman oldu,yazdırmıyorlar.Tufan bu durumu içine sindirdi,gazeteden istifa etmeyi göze alamadı.

Necati Doğru: Vatanda yazıyor,iktidarı eleştiriyordu.Patronu Aydın Doğan’dı,Necati’nin yazılarına sansür uygulamaya başladılar.Bir yazısını sayfaya hiç koymadılar ve Necati istifa etmek zorunda kaldı.İyi ki etti,şimdi Sözcü’de yazıyor.

Oray Eğin: Akşam da çok ilginç muhalif yazılar yazıyordu.Günün birinde bir baktık.Oray da gitmiş.Söylentiye göre kendisi.Ergenekon’dan tutuklama,tehditleri almış.Şimdi yurtdışında yaşıyor.

Sebahattin Önkibar: Yeniçağ’da yazıyordu.Fethullah la ilgili bir yazısını gazetenin taşra baskısında kullandılar,şehir baskısından çıkardılar.İktidarın hoşuna gitmeyen yazılar,gazetesini zaten rahatsız ediyordu.Baskı ve sansür nedeniyle istifa etmek zorunda kaldı.

Cüneyt Ülsever: Önce iktidar destekçisi idi.Sonra gerçekleri görünce eleştirmeye başladı ve Hürriyet’teki yazarlığına böylece son verildi.

Uğur Dündar: Türkiye’nin bir numaralı televizyoncusu.Aydın Doğan,ait Star televizyonunda idi,iktidar karşıtı haberleri Tayyipgilleri rahatsız ediyordu.Günün birinde Aydın Doğan,Starı işadamı ve medya patronu.NTV’nin sahibi Ferit Şahenk’e satınca,zaten yandaş olan Şahenk.Uğuru istemedi.Aydın Doğan da Uğura “Sana verecek boş koltuğum yok” deyince iş bitti.Yıllarca birlikte çalıştığı Uğuru böylece dışlamış oldu.Uğur Dündar aylardan beri boşta.

Oktay Ekşi: Hürriyet’in başyazarı.Bir yazısında iktidara yönelik ağır bir cümle kullanmıştı.Hürriyet yönetimi kendisini sözlü olarak “Ankara’da kıyamet kopuyor,başbakan çok kızmış “diye uyardı.Oktay abi özür yazısı yazdı,gazetenin tepkisi yine dinmedi.Bunun üzerine Aydın Doğan’la konuşup “İsterseniz ayrılayım” deyince aldığı yanıt “Beni rahatlatırsın” oldu ve istifa böyle gerçekleşti.Başyazarını feda etmişti.Tayyip aynı gün “Ben bu gazetecilerle savaşırım” dedi.

***

Burada Mehmet Altan’ın durumuna özellikle değinmek istiyorum.Kendisiyle yıldızımız hiçbir zaman barışmadı.Her zaman farklı dünya görüşlerinde olduk.Geçmişte birbirimiz hakkında epeyce yazılar yazdık,kapıştık,hatta karşılıklı hakaretler ettik.

Mehmet uzun süredir,AKP iktidarının sesi olarak görev yapmakta olan yandaş Star gazetesinde yazıp Tayyip,vesaireye övgüler düzüyordu.

Son zamanlarda iktidar eleştiren birkaç yazı yazdı…

Ve derhal kovuldu!

Dikkat ediniz,iktidarın baskı,sansür,kovma anlayışı sadece muhalefet yapan gazetecilere değil,eleştiren yandaşlara da uygulanmaya başlandı.

Asla affetmiyorlar.

Mehmet Altan gibilere şu mesajı veriyorlar:

“Sen bizim adamımızsın.Senin bizi eleştirme hakkın yoktur.Aksi takdirde şutlanırsın.”

***

Burada size iki somut örnek daha vereyim.Yukarda sözünü ettiğim Sebahattin Önkibar, günün birinde patron Mehmet Emin Karamehmet‘in Akşam grubu ile anlaşmıştı.( Akşam ve Güneş gazeteleri,Show ve Skytürk televizyonları.)

Göreve başlamasına iki gün kala patrondan “Kusura bakma,seni alamıyoruz” mesajı geldi.Bunun üzerine Sebahattin,çok yakını olan o günkü Sanayi Bakanı Ali Coşkun un yanına gidip olanları öğrenmesini istedi.Ali Bey telefonla Karamehmet’i arayıp neler olduğunu sordu.Yanıt ilginçti. “Kusura bakmayın sayın bakanım,sayın başbakanımız Sebahattin’i istemiyor.” …

***

Bir örnek daha! Şimdi elinizde tuttuğunuz Sözcü gazetesinin kısa geçmişini bilir misiniz.Aydın Doğanın geçmişte Gözcü gazetesi vardı.O gazete,Aydın Doğan in gazeteleri arasında muhalefet yapabilen tek yayın organı idi.

AKP hükümeti, Gözcü‘nün yayınlarına çok bozuluyor ve bu yakınmalarını bay patrona sık sık bildiriyordu.

2007 Nisan ayında ”bay patron” gelen baskılara daha fazla dayanamadı ve Gözcü gazetesini kapatma karan aldı. İnanılmaz bir şeydi.

Bunun üzerine Gözcü’de çalışan gazeteciler bir araya geldiler ve yeni bir gazete çıkarmaya karar verdiler “Sözcü” Bu bağımsız,sansürsüz ve yürekli gazete işte böyle, Aydın Doğan in iktidar korkusu sayesinde kuruldu….

***

Bu rezil ortamı dün Türkiye Gazeteciler Sendikası Başkanı Ercan İpekçiye sordum.Söyledikleri çok ilginçti:

“Bizdeki verilere göre son birkaç yıl içerisinde 300 dolaylarında gazeteci ve yazar,iktidar baskısıyla gazete ve televizyonlardan kovuldu.”

Kovulmayanlar ise bu korkunç baskı ortamında zaten susturulmuş durumda.

AKP ve medya patronlarının baskısı,medyada sendikayı zaten yok etti.Sendika şu anda sadece Anadolu Ajansı,ANKA ajansı ve Cumhuriyet gazetesinde var.Devletin Anadolu Ajansı ise sendikayı kovmak için her yolu deniyor.

***

Buraya kadar olan bölümlerde size sadece çok kısıtlı sayıda örnek verebildim.Yazılı basından iktidar baskısıyla şutlanan daha nice isimlere değinemedim.

Televizyonlarda olanlara,oradan kovulanlara,programları iktidar baskısıyla kaldırılanlara da.Uğur Dündar dışında değinemedim. İşte sevgili okuyucularım,bizler 21.yüzyıl Türkiye’sinde böyle bir ortamda gazetecilik yapmaya çalışıyoruz.Bir yanda tutuklamalar,baskı,sansür,korkutma,istifaya zorlama ve işten koyma…

Öbür yanda ise yandaşlık rezaleti,iktidar yalakalığı,övücülük,omurgasızlık,avantacılık…

Ve iktidarın emir ve hizmetine girmiş,büyük parasal çıkarları nedeniyle baş eğmeyi içine sindirmiş,gazetecileri ensesinden yakalayıp kapının önüne koyuveren,iktidara böylece yaranmaya çalışan para babası medya patronları…

Kolay gelsin !

Emin Çölaşan
29 Ocak 2012
SÖZCÜ
_________________
Родион Романович Раскольников
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé Visiter le site web de l'utilisateur
Raskolnikoff
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 09 Oct 2007
Messages: 3479
Localisation: Somewhere in the world

MessagePosté le: 03 Fév 2012 2:05    Sujet du message: Répondre en citant

EMİN ÇÖLAŞAN: BEKLE FRANSA GELİYORUZ!…

Emin Çölaşan - Haberler
25 Ocak 2012

SEVGİLİ okuyucularım, Fransız Senatosu Ermeni tasarısını kabul etti. “Türkler Ermeni soykırımı yapmamıştır!” diyen ve yazan herkes para ve hapis cezası alacak. Eyvah, şimdi biz ne yapacağız! Dünyanın sonu mu geldi!..

Tayyip daha önceden açıklamış, tasarı kabul edildiği takdirde bir daha Fransa’ya gitmeyeceğini söylemişti. Ben onun yerinde olsam Fransa’ya asıl şimdi, yani bu tasarı kesinleştikten sonra giderim…Ve orada kürsüye çıkıp bir nutuk atarım:

“Ey Fransa, biz Ermeni soykırımı yapmadık. Buyurun, hakkımda işlem yapın.”

Tasarı kabul edildiği takdirde Fransa’ya bir daha gitmeyeceğini söylemek kolay. Türkiye’de pehlivanlık taslamak iyi güzel de, bunu yurtdışında yemezler. Bize, orada yedirecek bir şeyler gerek.

İşte bunun da yöntemi, en kısa zamanda Fransa’ya gidip Ermeni soykırımı yapmadığımızı kürsülerde açıklaması olacaktır!

İlle de resmi kimliği ile gitmek zorunda değildir.

Turist pasaportuyla çıksın!

İşte o zaman Fransa önümüzde diz çöker, Tayyipgillerden özür dilemek zorunda kalır! Onun uğradığı bu son yenilgiyi de böylece biraz olsun Türk milletine unutturur!

Sonra piyasaya bir kez daha Hariciye Nazırı Davutoğlu Ahmet Paşa çıkar, “Biz dememiş miydik, işte Fransa’ya diz çöktürdük” diye bağırınca bütün dünya titremeye başlar!

Baksanıza, mücadeleyi zaten biz kazanmış durumdayız! Tasarı sonrasında bizim yalaka medyada çığırtkanlık yapılıyor:

“Fransa panikte…Fransız basını ne diyeceğini bilemedi…Türkiye bizi mahveder…Fransa borsası çöker, frank değer kaybeder…”

X X X

Sözde Ermeni soykırımı konusunda epeyce kitap okumuş, belge karıştırmış biriyim. Birinci Dünya Savaşında Doğu ve Güneydoğu cephelerinde Rus ordusuyla boğuşan ordumuz, Osmanlı uyruğundaki Ermenilerin ihanetine uğradı. Kendi devletleri olan Osmanlı’ya isyan ettiler, Rus ordusuyla birleştiler, ordumuzu arkadan vurdular.

Van, Muş, Bitlis gibi illerimizi ele geçirip oralara Ermeni bayrağı çektiler. Onbinlerce Türk ve Kürt’ü kestiler. Oluk gibi kan aktı…

Cephe düşüyordu…Ve Osmanlı hükümeti tehcir (zorunlu göç) kararı almak zorunda kaldı. Savaş bölgesindeki Ermeniler, İmparatorluğun başka yerlerine sürüldüler.

Olayın kısaca özeti budur. Biz de onları kestik. Ancak ortada bu heriflerin iddia ettiği gibi soykırım falan değil, resmen savaş vardı. Bu çatışmalar ve Ermeni vahşeti, Birinci Dünya Harbinin bitmek üzere olduğu 1918 yılında bile sürüyor, ordumuz bunları İran toprakları dahil her yerde kovalıyordu.

Birkaç ay sonra savaşı kaybettik, Mondros teslim anlaşmasını imzalamak zorunda kaldık.

X X X

Elimde çok ilginç bir kitap var, günlerdir okuyorum. Üniversite öğrencisi iken, savaş çıkınca askere alınan İsmail Hakkı Sunata’nın kitabı:

“Gelibolu’dan Kafkaslara Birinci Dünya Savaşı Anılarım.” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.)

Dört yıl boyunca önce Çanakkale, sonra Doğu Anadolu ve en sonunda İran’da vuruşan bir Türk askerinin, subay adayının günlük notlarından oluşan muhteşem bir kitap. İran’da Ermenilerle savaşırken yazdıklarından kısacık bir bölümü okuyun, olanları görün:

“Öğle vakti (Ermeni işgalindeki) Dilman şehrinin yanında mola verdik. Bazı arkadaşlar şehre girmişler, geri geldiler. ‘Berbat içerisi, leş kokuyor’ dediler. Ermeniler Van’dan kaçınca buraya gelmişler, kim geçerse ellerine, kadın, erkek, kız ve çocuk dememişler, öldürmüşler.

Ben de merak ettim, şehre girdim. O kadar feci ki. İnsanları boğazlamışlar. Şehir müthiş bir koku içinde. Gezemedim, döndüm.

Burada birkaç saat durduk, nihayet bu nuhusetli (uğursuz) yerden hareket ettik. Yolda eşek ve beygirleriyle Dilman’a gelenlere rastladık. Bunlar katliam sırasında kendilerini kurtarıp şehirden kaçanlarmış. Şimdi bizim geldiğimizi ve Ermenilerin kaçtığını haber almışlar, yerlerine dönüyorlarmış.

İnsan düşünüyor. Hadi bizimle Ermeniler arasında bir düşmanlık çıktı. Burada İran tebası (uyruğu) olan bu halka Ermenilerin düşmanlığı neden?

Harp, insanları insanlıktan uzaklaştırıyor.”

İşte size bizim yapmış olduğumuz “Ermeni soykırımından (!)” küçücük bir örnek.

Fransa tasarı kabul etmiş, kime ne!

Tayyip, büyük devlet adamı (!) kimliği ile bu sorunu da inşallah en kısa zamanda çözecek, sadece Fransa değil, bütün Avrupa önümüzde diz çökecek!

Göreceksiniz yani!

************
VE CESET TARLALARI…

Sevgili okuyucularım, bildiğiniz gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kazmayı nereye vursanız ceset çıkıyor ve liboşlar korosu derhal feryada başlıyor:

“Bu vatandaşları askerler öldürdü, cesetlerini gömdü. Şimdi o cesetler bulunuyor. Hesabını soracağız.”

Dünkü yazımda şöyle demiştim:

“Doğu ve Güneydoğu’nun neresini kazsanız, buna dağ başları da dahildir, oradan kemikler fışkırır…Çünkü geçmişte oralar savaş bölgesi olmuştur. Birinci Dünya Savaşında o yörelerde yüzbinlerce Türk askeri şehit düşmüş, aynı miktarda düşman askeri ve belki çok daha fazla sayıda sivil halk, açlık ve hastalık gibi nedenlerle ölmüştür.

Cenazeler o savaş koşullarında araziye rastgele gömülmüş, bazılarını gömmek mümkün olmadığı için cesetlerini hayvanlar yemiştir. Diyarbakır dahil pek çok yerde kaybolmuş mezarlar vardır…”

X X X

Şimdi size yine aynı eserden, giderek bölük komutanlığına yükselen rahmetli İsmail Hakkı Sunata’nın kitabından bir bölüm daha aktaracağım. Unutmayın, bu notlar 1918 yılında tutuluyor. O sırada ortalıkta PKK, Kürtçülük, JİTEM falan yok.

Ordumuz İran’a doğru yürürken, Van gölü yakınlarında bir köyde mola veriyor. Şimdi kitabın 477. sayfasından ve aynen veriyorum:

“Ernis köyü bir vadi içinde, yıkılmış ve harap. Biz çadırlı ordugahtayız. Hava sıcak. Çadırda ikamet daha rahat.

Yakınımızda yıkık bir evin duvarları ortasına bir abdesthane (tuvalet) yaptırmak istedim. İki nefere (askere) bir çukur kazdırmaya başladım. Bir insan kafası çıktı.

Başka bir yeri kazdırdım. Bir kadın başı, saçlarıyla birlikte çıktı. Bunları toplayıp bir yere gömdüreyim diye düşündüm.

Az bir miktar kazmakla 11 kafatası daha çıktı meydana. Aralarında erkek ve kız çocuk başları da var. Bunları uzun saçlarından, kafaların irili ufaklı olmasından anlıyorum.

Çıkan başları duvarın üzerine dizdirdim. Kazmakta devam etsem durmadan çıkacak. Vazgeçtim hela çukuru kazmaktan.

Burada bir katliam yapılmış. Ölenler kim? Öldürenler kim?

Ernis’in halkı Ermeni mi, Türk mü, Kürt mü? Bilinmiyor ki. Köyde tek adam yok.”

Evet, geçmişimizi bilmiyoruz…Ve Türkiye hep yalanlarla yönetiliyor. Şimdi aynı yerlerde neresini kazsanız ceset ve iskelet çıkıyor ve malum koro başlıyor:

“Vay namussuz askerler, burada katliam yapmışlardı zaten!..”

SÖZCÜ
_________________
Родион Романович Раскольников
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé Visiter le site web de l'utilisateur
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10536
Localisation: Paris

MessagePosté le: 06 Fév 2012 3:03    Sujet du message: Répondre en citant



Uploaded with ImageShack.us
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10536
Localisation: Paris

MessagePosté le: 10 Fév 2012 17:54    Sujet du message: Répondre en citant



Uploaded with ImageShack.us
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10536
Localisation: Paris

MessagePosté le: 12 Fév 2012 1:37    Sujet du message: Répondre en citant

Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Raskolnikoff
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 09 Oct 2007
Messages: 3479
Localisation: Somewhere in the world

MessagePosté le: 14 Fév 2012 13:28    Sujet du message: Répondre en citant

EMİN ÇÖLAŞAN: CUMHURİYET!..FETHULLAH’TAN TAYYİP’E!..

Emin Çölaşan - Haberler
14 Şubat 2012

SEVGİLİ okuyucularım, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları 1920 yılında yeni bir devlet kurdular, vatanı ve milleti kurtardılar. 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi, devrimler birbiri ardına yapıldı.

O süreçte, bugünkü bazılarının ataları “Şeriat isterük” diye haykırıyor, devlete isyan ediyor, düşman ordularına karşı savaşan Mehmetçiği arkadan vuruyordu.

Devrimler yapılırken de aynı şey oldu. Yine isyan ettiler.

Yıl 1933… Cumhuriyetin 10. yılında eksiğimiz epeyce vardı ama çok şey başarılmıştı. Onurlu Türkiye’nin fakir insanları “Çıktık açık alınla on yılda her savaştan/ On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan/ Başta bütün dünyanın saydığı başkumandan / Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” diye haykırarak, bu onurlu ülkenin başı dik bireyleri olarak gururlanıyordu.

Aradan nice yıllar geçti ve bu günlere geldik.

Hay gelmez olaydık.

Şimdi gündemde başka konular var!

Devleti Tayyip mi, yoksa Fethullah mı yönetiyor! İkisinin arası nasıl? Niye birbirlerinden gıcık kapmışlar!..Poliste Fethullah’ın mı, yoksa Tayyip’in mi sözü geçiyor!..

Tayyip geçen sefer ameliyat olduğunda Fethullah geçmiş olsun dememiş ama bu kez demiş! Bu çok önemli (!) haberler gazete manşetlerinde yer buluyor…

Özel yetkili savcı ile MİT kapışmış, savcı MİT’in üzerine gitmiş. Vay, sen misin bunu yapan!..Çözüm hazır. Önce savcıyı görevden al. Sonrasında hemen iki satırlık bir kanun çıkarıp işi bitir. Müsteşar Bey yeni kanunla kurtarılacakmış. Adamına göre kanun olmazmış, hukuk sistemi altüst edilmiş, kişiye özel kanun geliyormuş, kim takar!

Meclis’te kelle çoğunluğun varsa her şeyi yaparsın.

Hay yapmaz olaydınız.

X X X

Medyada tartışılıyor… İstanbul’da görevden alınıp Ankara’da pasif görevlere atanan polis şefleri acaba Fethullahçı mı, yoksa Tayyipçi miymiş!

Polis, Ankara’daki ABD büyükelçiğine gidip Ergenekon konusunda hem de iki kez brifing vermiş. Birinin ismi bile belli.

Hükümet önce inkar etti, ortaya yeni belgeler çıkınca suspus oldu.

Wikileaks belgelerinde yer alıyor ve yazdık. Başka polisler İstanbul’daki ABD başkonsolosluğuna gidip Fethullah’a yeşil kart verilmesi için yardımcı olunmasını istemişler.

Hükümetten tık yok!

Adına Fethullah denilen cemaat lideri tam 12 yıldan bu yana ABD’de yaşıyormuş, Türkiye Cumhuriyetini oradan yönetiyormuş, Tayyip’e bazen elma şekeri uzatırken, bazen de sert çıkıyormuş.

Cemaat Türkiye’yi, devlet yönetimini ele geçirmiş.

Hay bunları görmez, yaşamaz olaydık.

X X X

İktidarın milletvekili olan Hakan Şükür isimli şahıs haftanın iki gecesi Lig tv isimli kuruluşa çıkıp maçları yorumluyormuş. Yeni işvereni Lig tv tarafından kendisine ayda 150 milyar Törkiş lira para, trink diye ödeniyormuş.

Bu şahıs, yapılan eleştirileri umursamıyor ve işe devam ediyormuş.

Önceki gece Ordu’da oynanan Orduspor-Antalyaspor maçında tribünleri dolduran binlerce seyirci, maçın başlama düdüğü ile birlikte topluca Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’sini bir ağızdan okumuşlar.

Hani iktidarın yok etmeye yeltendiği anlamlı hitabe var ya, işte onu!

Fakat gelin görün ki, adına Lig tv denilen kuruluş, bu muhteşem olayı ekran başındakiler duymasın diye yayının sesini kısmış!

Hani hakeme, oyunculara falan toplu küfürler olunca sesi kısıyorlar ya, aynen öyle!

Kuruluşun sahibi olan büyük işadamı, medya patronu Mehmet Emin Karamehmet, ses kısılınca herhalde Tayyip’ten azar işitmekten kurtulmuş ve rahatlamıştır!

Hay bunları da yaşamaz olaydık.

**************

-NEREDESİNİZ ÜNİVERSİTELER!

Sevgili okuyucularım, yukarıda yazdıklarım, Türkiye’de sadece son birkaç gün içerisinde olanlardan çok kısaca derlenmiş gerçek ve acı olaylar.

Türkiye’nin bütün kurumları, bu olanları ve yapılanları sessizce, bir tenis maçı izlercesine seyrediyor!

Oysa bu ülkede üniversiteler var. Hele hele, hocaları deneyimli olduğu varsayılan, geleceğe öğrenci yetiştiren hukukçulardan oluşan hukuk fakülteleri var.

Ülkede hukuk çiğneniyor. Kişiye özel kanunlar çıkarılıyor. Hükümetin hoşuna gitmeyen kararlar veren hakim ve savcılar derhal görevden alınıp sürgün ediliyor.

Yargı ele geçirilmiş, hukuk iktidar eliyle bitirilmiş. Şimdi soruyorum:

Bu rezalet konusunda bugüne kadar hangi üniversiteden ses duydunuz, hangisinden bir tepki sesi yükseldi?

Hangi hukuk fakültesinin “Aslan yürekli hukukçu öğretim üyeleri” ses verebildi?

Onlar o fakültelerde geleceğin hakimlerini, savcılarını, avukatlarını ve hukukçularını yetiştirdiğini zannederken, öğrencileri sorsa:

“Hoca, bu olanlara ne diyorsun?..”

Onlara nasıl bir yanıt verirler!

X X X

Üniversiteler, bilimsel özerkliğin mabedidir. Üniversite hocası korkmaz. Üniversite hocası onurlu insandır.

Tamam, bugün üniversiteler de AKP’nin YÖK’ü eliyle esir edilmiştir ama korkaklığın, ürkekliğin bu kadarı olmaz ki!

Yargı iktidarın oyuncağı olmuş, adamına göre özel kanunlar çıkarılıyor, hukuk paspas gibi çiğneniyor ve bizim üniversitelerimizden, özellikle de hukukçu üniversite hocalarımızdan bir tek tepki yok.

Acaba bunlar neden korkuyor?

Bu yazdıklarımıza katılmıyor da olabilirler. O halde çıksınlar ortaya ve “Ey millet, hükümetin yaptığı doğrudur, hukuk budur” desinler.

Yeter ki bir ses versinler, bir şey desinler.

Geçmiş yıllarda nice hukuk hocaları vardı, her türlü çileyi çekmek, hatta Ordinaryüs Prof. Sıdık Sami Onar gibi, polisten dayak yemek pahasına fikirlerini açıklamaktan korkmazlardı.

Ülkede bir hukuksuzluk yaşandığı zaman ilk öne atılıp toplumu bilinçlendiren onlar olurdu.

Şimdi maşallah, hemen her biri sütre gerisine çekilmiş, “Aman konuşursam başıma bir iş gelir” korkusuyla gününü gün ediyor, ya da beklentilerini karşılamaya çalışıyor.

Açık söyleyeyim, AKP iktidarının “Kendi açısından” en büyük başarısı bu oldu.

Hukuku oyuncak ederek ve yargıyı kullanarak toplumu korkuttular ve susturdular. Üniversiteler dahil.

X X X

Emin Çölaşan’ın notu: Aziz Yıldırım ve arkadaşlarının duruşması bugün Silivri’de başlıyor. Bugün binlerce Fenerbahçe taraftarı Silivri mahkemesinin önünde toplanıp gösteri yapacak. Bugün orada ilginç olaylar olabilir.
SÖZCÜ
_________________
Родион Романович Раскольников
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé Visiter le site web de l'utilisateur
Raskolnikoff
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 09 Oct 2007
Messages: 3479
Localisation: Somewhere in the world

MessagePosté le: 16 Fév 2012 3:17    Sujet du message: Répondre en citant

EMİN ÇÖLAŞAN: BİR KOMEDİ DAHA

Emin Çölaşan - Haberler
15 Şubat 2012

SEVGİLİ okuyucularım, bugün size Türkiye’de yaşanan ciddiyetsiz olaylar konusunda somut bir örnek daha vereceğim.

Herhalde medyadan izlemişsinizdir. Bundan birkaç gün önce Hatay MİT eski Bölge Başkanı olduğu belirtilen bir kamu görevlisi, bir süre önce Türkiye’ye sığınan Suriyeli muhalif albayı kaçırıp ülkesine iade ettiği gerekçesiyle tutuklandı.

İddialara göre MİT görevlisi, Suriyeli albay Hüseyin Mustafa Harmuş’u, yanındaki birkaç kişiyle birlikte zor kullanıp kaçırmış, Suriye’ye teslim etmiş ve karşılığında Suriye devletinden 100 bin dolar para almıştı.

Bir başka iddiaya göre ise, tutuklanan MİT’çiye Suriye tarafından verilen paralar sahte çıkmıştı.

Yine iddialara göre, bu albay daha sonra Suriye’de idam edilmişti.

Dikkat ederseniz bu aşamaya kadar hep iddialardan söz ettim…Çünkü Türkiye bunların yönetiminde öyle bir duruma getirildi ki, neyin doğru neyin yalan olduğunu hiç kimse bilmiyor.

Her kafadan bir ses çıkıyor. Hükümet yandaş medyaya ve bu medyanın botokslu- botokssuz yazarlarına bilgi sızdırıyor, onlar yazı yazıyor, manşet atıyor ve ortalığı korkunç bir bilgi kirliliği kaplıyor.

Şu anda bilinen tek şey, MİT görevlisi zorla adam kaçırıp Suriye’ye para karşılığı teslim etmekten, siyasi casusluk yapmaktan tutuklu.

X X X

Şimdi birkaç ay öncesine dönelim. Suriye hükümetine muhalif olan ve Türkiye’ye sığınan albay Harmuş’un ismi, bir süre önce yine gündeme gelmişti. Ancak o zaman konu farklıydı. Yine iddialara göre bizim hükümet Suriye ile pazarlık masasına oturmuş, oradaki dokuz PKK’lı ve yine Suriye’de tutuklanan 49 istihbaratçımız karşılığında Harmuş’u iade etmişti.

O zaman gerek bizim Hariciye Nazırlığı ve gerekse Hariciye Nazırı Davutoğlu Ahmet Paşa, birbiri ardına açıklamalar yapıp bu suçlamaları reddetmişti.

Hariciye Nazırlığı tarafından 15 Eylül 2011 günü yapılan açıklama:

“Türkiye’nin, hiçbir Suriye vatandaşını arzusu olmadan Suriye veya başka bir ülkeye geri göndermesi, iade etmesi söz konusu değildir. Bu kapsamda, son günlerde Hüseyin Harmuş isimli kişi (yukarıda sözünü ettiğim albay) ile ilgili iddiaların asılsız olduğu özellikle vurgulanmalıdır.”

Demek ki albayın durumu o günlerde de gündeme gelmiş ama Hariciye Nazırlığı olayı yalanlamış.

İş bununla da bitmiyor. Hariciye Nazırı Davutoğlu Ahmet Paşa, 17 Eylül 2011 günü yaptığı açıklamada şöyle demişti:

“Harmuş’un bir pazarlık karşılığı teslim edildiği tamamen yalandır. Biz, bize sığınan bir kimseyi pazarlık konusu yapmayız. Özellikle hükümetimiz döneminde bu politika takip edilmiştir. Sığınmacı kampına isteyen geldi, istemeyen de istediği zaman gitti. Durum böyle olunca Sayın Hüseyin Harmuş olmak üzere kim istiyorsa kampımızda kalmıştır.

Kendisinin kampa geldiği ve daha sonra ayrıldığı biliniyor. Biz kimsenin geri dönmesini engellemedik. Bu kişinin herhangi bir pazarlık karşılığında teslim edildiği tamamen yalandır. Böyle bir uygulama olmamıştır. Kendisi ayrılmıştır. Daha sonra olanlardan biz sorumlu değiliz.”

X X X

Kendisinin ayrıldığını söylüyor. Şimdi siz gelin, bilmeceyi çözün! Bir yanda Hariciye Nazırının bu sözleri, öbür yanda bu adamı para karşılığı kaçırıp Suriye’ye teslim ettiği iddia edilen ve birkaç gün önce tutuklanan 19 yıllık MİT görevlisi.

Savcılık dosyası gizli. Dosya güya gizli ama doğru veya yalan bir sürü haber ortalıkta uçuşuyor.

Tam bir casusluk filmi senaryosu! Eğer Davutoğlu Ahmet’in sözleri doğruysa, MİT’çi niçin tutuklandı?

Eğer bu Suriyeli herifi bizim MİT’çi zor kullanarak kaçırdıysa, Davutoğlu Ahmet ayakta mı uyuyordu?..Ya da Türk milletine yalan mı söylüyordu?

Her konuda olduğu gibi, bu konuda da korkunç bir bilgi kirliliği var. Bu kirlilik özellikle ve bilerek yaratılıyor ki insanların kafası karışsın, hiç kimse ne olduğunu anlamasın.

Tepelerde bir şeyler oluyor, birileri tepişiyor ama biz hiçbir şey bilmiyoruz.

Bunu özellikle, milletin kafasını karıştırmak için yapıyorlar. Harmuş olayı bunlardan sadece biri!

(Burada bir not düşeyim. Tutuklanan MİT’çiyi tanımam, basında Ö.S. olarak geçen ismini bile bilmem.)

-VAN VE HATAY KAMPLARI

Van depreminde evleri yıkılan, ya da oturulmaz durumda olan binlerce kişi, bu soğuk hava koşullarında yaşamlarını çadırda sürdürüyor. Çadırlar soğuk, çadırlarda yangın çıkıyor, insanlar ölüyor.

Van’da şu günlerde sıcaklık en yüksek eksi 10.

O çadırlarda çok değil, sadece iki gün, AKP milletvekillerini ve hükümet yetkililerini ağırlamak gerekir ki, işin ne olduğunun farkına varsınlar.

Depremzedelere günde iki kez yemek çıkıyor. Fasulye, bulgur, nohut, makarna. Bazen yemek aksıyor, çoğu zaman su bulunmuyor. Çamaşırlar leğende çitileyerek yıkanıyor, insanların yıkanması mümkün olmuyor.

Yetkililer de artık bıkmış usanmış durumda.

Yardımlar kesildi. Gelen bir şey yok.

Van’lıların çoğu, başka illere zorla veya ikna edilerek gönderildi. Onların bundan sonra ne olacağı hiç bilinmiyor.

Artık kimsenin sesi çıkmıyor. Zavallı insanlar kadere boyun eğmiş, korkutulmuş, konuşurlarsa durumun daha da kötü olacağına inandırılmış.

X X X

Ancak, Türkiye’nin başka yörelerinde de çadırlı kamplar var. O çadırlar Hatay’da, ılıman iklimde. Ama oraya Van depremzedeleri gönderilmedi.

Hatay’da kurulan son sistem çadırlarda Suriyeli muhalifler (!) kalıyor.

Binlercesi Türkiye’ye akın etti. Aralarında çok sayıda işsiz vardı. “Biz muhalifiz, Esad bizi kesecek” numarasıyla Türkiye’ye geldiler.

Ekmek elden su gölden güzelce ağırlanıyorlar, besleniyorlar. Hizmetlerinde özel doktorlar, psikologlar, bir de çadır hastanesi var. Hepsi memnun, mutlu.

Kamptan özgürce çıkıp dolaşıyorlar, Hatay ve çevresinde gezinip alışveriş yapıyorlar, istedikleri zaman istedikleri yere gidiyorlar, ziyaretçi kabul ediyorlar.

Türk devleti bunlardan parayı esirgemiyor.

Van’lı depremzededen esirgenen paracıklar, Suriyeli düzmece sığınmacılar için oluk oluk harcanıyor.

Hatay kampı yetmedi, şimdi ikincisi Öncüpınar sınır kapısında açılmak üzere. Orası çadır değil prefabrik olacak.

İnşallah, Allah’ın izni ve ABD’nin emriyle en kısa zamanda Esad’ı devireceğiz! Eğer devrilmezse, gerektiğinde kahraman ordumuz Suriye seferine çıkacak!

Az kaldı, Van’lı kardeşlerimiz biraz sabırlı olsun! Esad devrilince Suriyeli düzmece sığınmacılar Hatay ve Öncüpınar kamplarını boşaltacak, onları oraya alacağız!

O zaman çok rahat edecekler.

Yeter ki Tayyip, Esad’ın işini bitirsin!
SÖZCÜ
_________________
Родион Романович Раскольников
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé Visiter le site web de l'utilisateur
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10536
Localisation: Paris

MessagePosté le: 27 Avr 2012 2:34    Sujet du message: Répondre en citant

Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Raskolnikoff
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 09 Oct 2007
Messages: 3479
Localisation: Somewhere in the world

MessagePosté le: 06 Juin 2012 18:14    Sujet du message: Répondre en citant

Emin ÇÖLAŞAN: Gizli kayıt rezaleti önlenecek mi?

Emin Çölaşan - Haberler
04 Haziran 2012

SEVGİLİ okuyucularım, Türkiye bu AKP iktidarında en rezil dönemini yaşıyor. Belki soracaksınız “Sen hangi rezillikten söz ediyorsun” diye!..Haklısınız çünkü yeşertmeye kalkıştıkları bu İslam devletinde rezillik çok.

Telefon dinlemelerinden, insanların gizlice izlenip ses ve görüntü kayıtlarının alınmasından, sonra bunların yandaş medyaya servis edilip özel yaşamların utanmazca sergilenmesinden söz ediyorum.

Bugüne kadar olanların küçük bir bölümünü bile olsa anımsayın.

Nice insanların telefonları yasadışı yollarla dinlendi.

Nice insanlar gizlice izlendi, görüntüleri kayda alındı.

Bunların çoğunun izlenip dinlenmesi için verilmiş mahkeme kararları yoktu.

O halde bunları kim, hangi karanlık güçler yandaş medyaya servis ediyor ve yayınlatıyordu?

Adına yandaş medya dediğimiz bu AKP medyası “Müslüman” geçinir! Dinden imandan, Allah peygamberden dem vurur. Ama bunlar kadar yalancı, sahtekar, Müslümanlıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir medya topluluğu dünyanın hiçbir yerinde yoktur.

İktidar, kendi asker ve sivil karşıtlarını yok etmek amacıyla teknolojinin düğmesine yıllar önce bastı. Nice kimselerin telefonları gizlice dinlendi. Hoşlanmadıkları insanların ve eşlerinin arkasına gizli çekim yapan tipler takıldı. Ellerine tutuşturulmuş son model gizli kameralar devreye sokuldu.
Kravat iğnesi, kalem, anahtarlık, gözlük gibi nesnelere takılan, evlere ve işyerlerine yerleştirilen toplu iğne başı büyüklüğünde kameralar, adına “Böcek” denilen ses ve görüntü alma aygıtları…

Siyasetçiler, gazeteciler, subaylar ve eşleri özellikle izlendi.

Ortaya en rezil tablolar döküldü.

Bir sürü yalan ve iftira ile o masum insanların üzerine gidildi.

Yandaş medya her gün yeni bir kaset bulmuş olmanın keyfiyle havlatılırken, bazı insanlar bu ağır suçlamaya dayanamayıp intihar etmek zorunda kaldı.

Deniz Baykal bu yöntemle istifa ettirildi. Ankara’da Büyükşehir adaylığı için İ. Melih’in karşısına en güçlü aday olarak çıkacak olan Turgut Altınok’a aynı darbe vuruldu ve adaylıktan çekilmesi sağlandı.

Son seçim öncesinde bazı MHP milletvekilleri ile adaylar gizlice kasete alındı, hiçbiri seçime giremedi.

Nice komutanların, subayların başına aynı şey geldi. Subay eşlerine “Orospu” diye saldırmaktan utanmadılar. Ekrandan izlediğim bir görüntüyü hiç unutmuyorum. Bir hanım sokakta yürüyor ve bir eve giriyor. Hepsi o kadar. Bunun altına hanımın ve eşinin isimlerini de vererek “Halen tutuklu olan eşinin yakın arkadaşı olan falanca subayın apartmanına girerken görüntüsü. O subayla ilişkisi var” diye yazdılar.

Sonra o hanımın bir yakını beni aramıştı: “Emin Bey, falanca hanım bu iddialara dayanamadı, iki gün önce ilaç içerek intihar etti.” Bu haber medyaya hiç yansımadı.

Yarbay Ali Tatar da bu iftiralara dayanamayıp canına kıydı.

Piyasaya kasetler sürdüler, Türkiye’nin pırıl pırıl genç subaylarını fuhuş ve casusluk iddiasıyla içeri tıktılar.

Fetullah davasını açan Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel’in başına aynı iş getirildi.

Çok sayıda hakim ve savcının telefonları dinlendi, görüntüleri alındı. İçlerinde Ankara ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcıları da vardı. Bir şey bulamadılar.

Hangisini yazayım!..Hepsini yazsam bir haftalık yazı çıkar.

Peki ama bu ses ve görüntü kayıtları yandaş medyaya nasıl sızdırılıyor, sonra nasıl haber yapılıp bu insanların üzerine gidiliyordu?

Özellikle belden aşağı konularda işin püf noktası bulunmuştu:

Devletin içinde ve dışında bu kayıtları yapan karanlık güçler, bunu yurtdışından yayın yapan Dailymotion isimli bir internet sitesine iletiyordu.

Sitenin nereden yayın yaptığı, sahibi, sorumluları falan asla araştırılmıyordu.

Sonra yandaş medyanın utanmazları, haberi duyuruyordu:

“Falanca general olduğu iddia edilen şahsın sözlerine göre!..Filanca komutanın eşine ait olduğu iddia edilen görüntülerde!..Şu şahsa ait olduğu iddia edilen ses kaydına göre!..”

Her şey utanç verici, yüz kızartıcı idi.

Peki ama mahkeme kararı olmadan yapılan bu kayda alma rezaletinin sorumlusu kimdi?

1- Devletin dinleme yapan makamları. Özellikle polis.
2- Her yere çöreklenmiş olan “Cemaat” ekibi.

Gazeteci İlhami Yangın, bir zamanlar tam göbeğinde yaşadığı bu olayları günün birinde kitap yaptı.

“Cümbür Cemaat.”

Mutlaka okumanızı öneririm çünkü adına “Cemaat” denilen bu güruh, belli kimseleri izletmek için Ankara yakınlarında bir çiftlik evi kiralamış ve ekipleri orada eğitmişti.

Bunlar sadece ses ve görüntü kaydı yapmakla yetinmiyor, aynı zamanda karşıtlarının banka hesaplarına giriyor, onları yıpratmak için düzmece belgelerle o hesapları yükseltiyordu!

Sevgili okuyucularım, şimdi aklınıza herhalde bir soru gelecek:

“Peki ama bu konuda yüzlerce şikayet yapıldı. Bu rezilliği yaratan, bu iftiraları atan, insanların özel yaşamına giren, özel konuşmaları bile dinletip medyaya servis eden bu şahıslar yargılandı mı? Ceza alan oldu mu?”

Hayır, hiç kimse yargılanmadı ve hiç kimse ceza almadı.

Sorulduğunda, savunmaları çok basitti:

“Efendim biz bunu yurtdışından yayın yapan Dailymotion sitesinden aldık. Zaten haberimizde de ‘İddiaya göre’ dedik. Sorumlusu o sitedir!”

Evet, bu utanç verici olaylar nedeniyle hiç kimse yargılanmadı, ceza almadı.
Pardon, çok özür diliyorum ve yanlış yazdığım bu son cümleyi değiştiriyorum.

Evet, ceza alanlar oldu!

Birileri Tayyip’de dinlemişti! Sadece onun bazı telefon konuşmalarını yayınlayan Aydınlık gazetesi ekibi tutuklandı. Onlar şimdi Silivri’de!

İlk konuşmasında, yurtdışında okuyan kızı için, işadamı Remzi Gür’den para istiyor. Kızına 20 bin daha göndermesini talep ediyordu. İkinci konuşması KKTC Cumhurbaşkanı eskisi liboş Talat’la! Ona da “Denktaş bitmiştir” diyordu.

Bu dinleme ve izleme rezaleti, en sonunda hükümetin dikkatini çekmeye başladı! Şöyle düşündüler:

“Bugün bizim karşıtlarımızı, yok etmek istediklerimizi kayda alanlar sağolsun, biz amaca ulaştık. Ancak bunlar ellerindeki teknik olanaklarla bizi de dinliyor ve izliyor. Günün birinde, hele iktidardan düştüğümüz zaman bizim de bir sürü ses ve görüntü kaydımızı mutlaka piyasaya süreceklerdir. Nasılsa amaca ulaştık! Bu durumda biz artık bu işi sonlandıralım, dinleyene, izleyene ve yayınlayana ceza getirelim.”

Yumurtanın artık kapıya dayandığını, rakiplerini vurmak için yıllardır kullandıkları bu silahın er veya geç mutlaka kendilerine döneceğini geç bile olsa anladılar.

Şimdi bu konuda önemli bir adım attılar.

Yeni yargı paketi yasa tasarısında, bu yasadışı kayıtları yapan ve yaptıranlara, yayınlayanlara, bir yerden alıntı yapıp medyada kullananlara hapis cezası getiriliyor.

Yetersiz de olsa olumlu bir gelişmedir.

Bu utanç verici olayların artık sona ermesini diliyorum.

Bu anlattıklarım, Türkiye’nin bu iktidar döneminde tanıştığı en büyük ayıptır, rezilliktir.

Sadece diktatörlüklerde geçerli olan bir yöntemdir ve biz Tayyip döneminde bu bela ile yıllardır boğuşuyoruz.

SÖZCÜ
_________________
Родион Романович Раскольников
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé Visiter le site web de l'utilisateur
Raskolnikoff
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 09 Oct 2007
Messages: 3479
Localisation: Somewhere in the world

MessagePosté le: 12 Juin 2012 11:45    Sujet du message: Répondre en citant

Emin Çölaşan: Seyyar Gösteri Kumpanyası

Emin Çölaşan - Haberler
10 Haziran 2012

SEVGİLİ okuyucularım, Fetullah ekibinin sadece Türkiye’de değil, dünyanın neredeyse her ülkesinde inanılmaz bir örgütlenme gücü var. İsmini duymadığımız ülkeleri bırakın bir yana, bunların ABD’de bile açtığı okullar var.
Yaptıkları gerçek dışı propaganda şöyle:

“Biz bu okullarda Türkçe öğretiyoruz, Türkiye’yi sevdiriyoruz. Bütün dünya Türkçe öğreniyor!”
Yurtdışındaki okul sayısı bin’e yakın. Rakamın büyüklüğüne bakar mısınız!
Türkiye’de ise üniversiteleri, sayısız okulları, kolejleri, dershaneleri, kursları, öğrenci yurtları var. Ülkemizin dört bir yanını örümcek ağı gibi sarmış durumdalar.
Bu kurumlarda yüzbinlerce genç beyin onların ilkeleri doğrultusunda eğitiliyor, beyinleri yıkanıyor.
Çocuklar, Fetullah’ın direktifleri doğrultusunda askeriye, mülkiye ve adliyeye girme peşinde.
Böylece Türk ordusunun okullarına girmeyi başarıyorlar. Sonrası subaylık ve astsubaylık. Durum çakılmasın diye, örneğin imam hatip mezunları askeriye sınavlarına girmiyor. Oralara normal okullardan, ya da kolejlerden mezun olan parıltılı çocuklar sokuluyor.
Bundan sonraki en büyük amaç, o çocukları mülkiyeye sokmak.
Başka bir deyişle, onları polis, kaymakam, vali yapmak. O nedenle, bu konuyla ilgili okullara giriyorlar.
Üçüncüsü ise onları hakim-savcı yapıp adliyeyi, yargıyı ele geçirmek. Çocuklar hukuk fakülteleri için teşvik ediliyor ve mezun olanlar adliye sınavlarına sokuluyor.
Mülkiye ve adliyeyi zaten ele geçirmiş durumdalar. Darısı ordumuzun başına!
***
Buraya kadar anlattıklarım işin genel boyutu ve Türkiye’de olanlar. Bir de yurtdışı boyutu var.
Oralarda adına “Türk okulları” dedikleri okullar kurdular.
Dünyanın neresinde olursa olsun, okul yapmak zor iştir. Önce ilgili makamlardan izin alacaksınız. Sonra arazi bulacaksınız, üzerine binalar yaptıracaksınız.
Madem bunlar Türk (!) okuludur, Türkiye’den yandaş öğretmenler bulup dünyanın bütün ülkelerine göndereceksiniz.
Sonra sizin okullarınıza öğrenciler gelecek ve bunları eğiteceksiniz. Atılan her adım paradır.
Sonra da, adına Türkçe olimpiyatları denilen bir organizasyon düzenleyip beş kıtadan yüzlerce çocuğu her yıl topluca ülkelerinden Türkiye’ye getirecek, onları seyyar gösteri kumpanyası gibi dolaştıracak, başkalarının önünde şarkı söyletip oyun oynatacaksınız!
***
Bu yıl da aynısını yaptılar. Getirdikleri yüzlerce çocuğa, ülkelerinde ezberlettikleri Türkçe şarkılar söylettiler, halk oyunları oynattılar.
Bu seyyar kumpanya Türkiye’nin dört bir yanını gezdi. Stadyumlarda, salonlarda konserler verdi.
Tanıtım ve konser gecelerinde ünlü şovmenler, sunucular, sanatçı geçinenler görev aldı. Tamamı, bir gecelik reklam uğruna cemaatin hizmetine girmişti.
O çocukların sırtından hava basılıyordu:
“İşte gördünüz, dünyanın dört bir yanındaki çocuklara biz Türkçe öğretiyoruz!”
Tamamen yalan.
Her ülkede müziğe ve halk oyunlarına en yetenekli olan çocukları topluyorlar, onlara Türkçe şarkı ve oyunlar öğretiyorlar, sonra buraya getirip işi cemaat propagandasına dönüştürüyorlar.
***
Şimdi anlatacağım tabloya dikkat ediniz: Çocukları gruplara ayırdılar. Her grupta şarkıcı ve türkücü birkaç öğrenci var. Türkçe söylüyorlar.
Beş kıtadan, her cins ve renkten çocuklar…
Başlarında öğretmenleri ve cemaatin bazı önde gelenleri.
Önce Türkiye’nin dört bir yanında stadyum ve salon konserleri verildi.
Sonra, aklınıza neresi gelirse önceden randevular alındı ve ziyarete gidildi.
Bakanlar, gazeteler, televizyonlar, şirketler, sivil toplum kuruluşları, okullar…
Ve yüksek yargı kuruluşlarının başkan ve üyeleri!..
Her ziyarette aynı şey oluyordu. Başlarındaki yöneticiler çocuklara sesleniyordu:
“Haydi bakalım, söyleyin birkaç şarkı da amcalar teyzeler duysun!”
Seyyar gösteri kumpanyasının emre amade yabancı çocukcağızları söylemeye başlıyordu.
Amcalar ve teyzeler “Maşallah” diye alkış tutuyor, çaylar ve limonatalar içiliyor, cemaatin o mekandaki propaganda gezisi son buluyordu.
Sonra, gidilecek başka duraklar vardı.
Bu gösteriler “Türkçe olimpiyatları” adı altında ve yabancı ülkelerden getirilen küçük çocukları kullanarak böyle propagandaya alet edildi. Canlı yayınlarda bol bol cemaat propagandası yapıldı.
Yandaş medya, Fetullah ekibinin gazete ve televizyonları ve üstelik TRT, bu süreçte baş rolü oynadı.
***
Sevgili okuyucularım, bütün bunları niçin yazıyorum, sizlere neyi anlatmaya çalışıyorum?
Kafaları kurcalayan soru şu:
Bu değirmenin suyu nereden geliyor?
Bunlar 100’den fazla ülkede okullar kurmuş durumda. Okulların hangi parayla, hangi kaynakla kurulduğu ayrı ve meçhul bir konu.
Ama işin başka boyutları var:
Türkiye’ye Türkçe olimpiyatları için beş kıtadan yüzlerce öğrenci getirdiler. Bir sürü ilde stadyumları ve salonları kiraladılar.
Bu yüzlerce öğrenci ve başlarındaki cemaat öğretmenleri buraya uçaklarla getirildi.
Bunlar Türkiye’de yediler, içtiler, yattılar.
Atılan her adım yeni harcamalar getiriyordu. Stadyum ve konser kiraları, sunucu ücretleri, kiralar, yol paraları ve öteki harcamalar.
Böyle kapsamlı bir organizasyon yapmak için trilyonlarınız olması gerekir.
***
Şimdi aynı soruyu bir kez daha soruyorum:
Bu değirmenin suyu nereden geliyor? Bu harcamaların parası hangi kaynaktan sağlanıyor?
Aynı organizasyon sadece bu yıl yapılmadı. Her yıl tekrarlanıyor. O halde kaynak nedir?
Biliyorsunuz, bunların gazetesi olan Zaman’ın bayi satışı sadece 21 bin. Ama gelin görün ki, bu gazetenin satış rakamını bir milyondan fazla gösteriyorlar. Aradaki farkı sorduğumuzda “Abonelerimiz var (!)” diyorlar. Bir milyondan fazla gazeteyi her gün beleş dağıtıyorlar. Para kaynağı meçhul!
Bu “Türkçe olimpiyatlarının, seyyar gösteri kumpanyasının” maddi kaynağı nedir?
Dikkat ediniz, işin propagandasını bol bol yapıyorlar da, işin parasal boyutu hep gizli!
Bu soruyu onlara sormak kimsenin aklına gelmediği gibi, bazı güvendiğim kimselerden bile şöyle duymuşluğum oldu:
“Ne güzel yani abicim, her yerde Türkçe öğretiyorlar. Fena mı!”
Şaşırıyorum.
Bu “Olimpiyatların” parasını ya birileri, örneğin devlet veya bazı işadamları bunlara veriyor, ya da bu cemaatin elinde böylesine korkunç bir para var.
Devlet veriyorsa, bütçenin hangi faslından?..Eğer işadamları veriyorsa, vergiden düşüyor veya kaçırıyorlar.
Eğer cemaatin elinde böyle bir para varsa, o daha da korkunç.
Şunu iyi biliniz, sorduğum şu basit sorulara, aynen Zaman gazetesi olayında olduğu gibi, hiçbir zaman yanıt vermeleri mümkün olmayacaktır.
Çünkü bunların Müslümanlığı başka, kazanç ve para işleri başkadır! İş Müslümanlığa gelince konuşurlar, paraya gelince suskunluğa bürünürler.

SÖZCÜ
_________________
Родион Романович Раскольников
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé Visiter le site web de l'utilisateur
Montrer les messages depuis:   
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque Toutes les heures sont au format GMT + 2 Heures
Aller à la page 1, 2, 3 ... 57, 58, 59  Suivante
Page 1 sur 59

 
Sauter vers:  
Vous ne pouvez pas poster de nouveaux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas répondre aux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas éditer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas supprimer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas voter dans les sondages de ce forum


Powered by phpBB v2 © 2001, 2005 phpBB Group ¦ Theme: subSilver++
Traduction par : phpBB-fr.com
Adaptation pour NPDS par arnodu59 v 2.0r1

Tous les Logos et Marques sont déposés, les commentaires sont sous la responsabilités de ceux qui les ont postés dans le forum.