Warning: htmlspecialchars(): charset `ISO-8859-9' not supported, assuming utf-8 in /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/viewtopic.php on line 388
Association A TA TURQUIE
   
47 visiteur(s) et 0 membre(s) en ligne.
  Créer un compte Utilisateur

  Utilisateurs

Bonjour, Anonyme
Pseudo :
Mot de Passe:
PerduInscription

Membre(s):
Aujourd'hui : 0
Hier : 0
Total : 2147

Actuellement :
Visiteur(s) : 47
Membre(s) : 0
Total :47

Administration


  Derniers Visiteurs

murat_erpuyan : 05h05:28
Georges : 08h34:09
cengiz-han : 2 jours
laroserouge : 2 jours
SelimIII : 2 jours


  Nétiquette du forum

Les commentaires sont sous la responsabilité de ceux qui les ont postés dans le forum. Tout propos diffamatoires et injurieux ne sera toléré dans ces forums.


Forums d'A TA TURQUIE :: Voir le sujet - A. Sirmen'den enfes irdelemeler
Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum Forums d'A TA TURQUIE
Pour un échange interculturel
 
 FAQFAQ   RechercherRechercher   Liste des MembresListe des Membres   Groupes d'utilisateursGroupes d'utilisateurs    

A. Sirmen'den enfes irdelemeler
Aller à la page Précédente  1, 2, 3, 4 ... 16, 17, 18  Suivante
 
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque
Voir le sujet précédent :: Voir le sujet suivant  
Auteur Message
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 8100
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 15 Mai 2012 16:21    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



Fenerlileri Anlamak
Ali Sirmen - Cumhuriyet 15.05.2012


Cimbom’un şampiyonluğu dolayısıyla tüm Galatasaraylıları kutluyorum.

Maçtan sonra, Şükrü Saracoğlu stadının içinde, çevresinde ve tüm Kadıköy yakasında meydana gelen olayların çok üzücü olduğu yadsınamaz.

Herhalde Fenerbahçe taraftarı bunlardan dolayı kutlanmayı hak etmiyor.

Ancak burada, bir noktayı görmek zorundayız. Taraftarların hiçbirinin diğerinden farkı yok. Futbolun ve toplumun genel düzeyinin bir yansımasıdır yaşananlar.

12 Mayıs günü meydana gelen olayları anlamak için yalnızca Şükrü Saracoğlu’nda olanlara değil, aynı zamanda olmayanlara bakmak gerek.

Olanları ekranlardan, basından izledik.

Peki ya olmayan? Onun farkında mıyız?

O gün en önemli eksik, şeref locasında Galatasaray Kulübü Başkanı’nın yanında oturması gerekirken, Metris’teki koğuşunda yatmakta olan Aziz Yıldırım’dı.

Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım, Türkiye Futbol Federasyonu’nun maçlarda sahaya yansımış şike olmadığını bildirmesine rağmen, hâlâ içeridedir.

Şike yoksa, Aziz Yıldırım bunca zaman niye yattı, hâlâ neden yatıyor?

Aziz Yıldırım içeride haklı olarak yatıyorsa, şike olduğuna dair çok kuvvetli şüpheler var demek. O zaman da UEFA’nın şike şüphesinin bile yaptırımsız kalmaması talebi ortadayken, bu ne?

***

Şimdi denecek ki, şampiyonluğu bileğinin hakkıyla kazanmış bir takıma karşı yapılan gösteriler, yakıp yıkmalar, ona kupasını vermemeye kalkmalar, yukarıdaki gerekçelerle haklı gösterilemez.
Evet gösterilemez. Ama 12 Mayıs günü meydana gelen olayların çirkinliği de Aziz Yıldırım’ın, dolayısıyla Fener’in uğradığı haksızlığı gideremez.

Kaldı ki, burada Fenerbahçelilerin tepkilerine hak vermekten söz etmiyoruz, yalnızca bu büyük tepkilerin ardındaki nedenlerin bir kısmını gözler önüne seriyoruz.

O nedenler olmasaydı da bu tepkiler belki olacaktı savı, o nedenlerdeki haklılığı ortadan kaldırmıyor.
Evet artık açıkça söyleyebiliriz ki, Fenerbahçeliler, Başkanları Aziz

Yıldırım’ın şahsında haksızlığa uğramışlardır.
“Dava bitmeden bunu nasıl rahatlıkla söyleyebiliyorsun?” diyebilirsiniz.

Şurası kesin ki, şimdiye kadar, 10 ayı geçen tutukluluk yoluyla hapislik süresini haklı gösterecek bir delil ile karşılaşmış değiliz.
İnsanları tutuklayarak içeri atanlar, bu sonuca yol açan dosyalarını, suçlamalarını iyi oluşturmak zorundadırlar.

Ortada böyle bir durum olmayınca Fenerliler haksızlığa uğramanın infiali içindeler.

Bir Galatasaraylı olarak, 12 Mayıs tepkilerine değilse bile infiallerine hak veriyorum.

***

Türkiye, demokratik güvencelerin sürekli çiğnendiği, egemenin bir sabah kalktığında aklına esen yüzünden insanlara acı çektirilen bir dikta diyarı haline gelmiştir.

Şike olayında yaşanmış olan da budur.
“Futbol dünyası da bizden sorulur” zihniyetiyle harekete geçenler, yaptıklarının vahametini anladıktan sonra, çark etmişler, ama durumu temizlemeyi başaramamışlardır.

Türkiye’de yargının siyasal iktidardan bağımsız olmadığını bilenler, nelerin döndüğünü farkındadırlar.

Aynı siyasi iktidar, şike olayından çark etmek için, dediğinin milim dışına çıkmayacak olan bir TFF ile olanları örtbas etmeye çalışmaktadır.

Kısacası bulunan çözüm şu: Demirören var, şike yok.
Yıldırım Demirören, özerk futbolun özerk başkanı olarak, 12 Mayıs 2012’de ancak Başbakan’ın talimatı üzerine Gatasaray’a kupasını verebilmiştir.

Türkiye’de şike olayından dolayı Fenerbahçeliler kendilerini haksızlığa uğramış hissediyorlar. Haklıdırlar.

Şimdi ağza yüze bulaşmış o olayı telafi etmek için yapılanlara UEFA tepki göstererek, Türk takımlarını Avrupa dışında bırakacak.
O zaman da haklı olarak Galatasaraylılar tepki gösterecekler.
Keşke her ikisi de haklı tepkilerini, daha uygar ve ortaklaşa ortaya koyabilselerdi.

Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 11024
Localisation: Paris

MessagePosté le: 02 Sep 2012 2:25    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:

Ali Sirmen
1 Eylül 2012 - Cumhuriyet

Siz Apaydın’ı Açma İznini Kimden Aldınız?


Kimi yetkililerin, sığınmacı kampı olduklarını ileri sürdükleri, ama açıklamalardan, Özgür Suriye Ordusu’nun Türkiye’deki askeri üssü olduğu anlaşılan Apaydın kampının hukuki statüsü ile ilgili etraflı bilgi edinmek istiyorsanız, Özgür Mumcu’nun 30 Ağustos tarihli Radikal’de yayımlanan yazısını okumanızı öneririm.

Biliyorsunuz, Türkiye’nin çok yoğun gündeminin en önde gelen maddesi bu kamp. Ve bu kampa, CHP’li parlamenter heyeti, orada üslenmiş bulunan Suriyeli komutanların müsaadeleri olmadığı için giremedi.
Bir Türk parlamanter grubunun, yabancı generallerin istemedikleri gerekçesiyle Türkiye toprakları üzerinde kurulmuş olan bir üsse girememelerinin kamuoyunda yarattığı tepkinin boyutları karşısında iktidar geri adım attı ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu önceki gün buyurdu:

- Başbakan’ın izniyle Apaydın’ı açıyoruz.

Doğrusu bu açıklamadan daha önemlisini biz Davutoğlu’na sormak isteriz:

-Beyefendi, siz orayı, askeri bir üs olarak, Suriyelilere açma iznini kimden aldınız?

Bütün dünya biliyor ki Apaydın, sonunda Türkiye’yi halkın hiç de istemediği bir savaşa zorla sürükleyebilecek olan askeri faaliyetlerin odağı bir yabancı askeri üstür.

***

Üs olan böylesi bir “kamp(!)”ın statüsü ne 4104 sayılı Muharip Yabancı Ordu Mensuplarından Türkiye’ye İltica Edenler Hakkında Kanun hükümlerine uyar ne de o kanunun uygulamasını düzenleyen 1995 tarihli yönetmelik hükümlerine.

Çünkü bu insanlar, yabancı bir ordunun fiili müdahalesi olmadan mensup oldukları ordudan firar edip gelmiş olsalar dahi, geldikleri ülkeye karşı silahlı mücadeleyi sürdürmekte olduklarından ve BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin açık ifadesiyle silahlı mücadele ile iltica ve sığınmanın insani nitelikleri bağdaşmayacağı için, mülteci olarak kabul edilemezler.
Bu kişilerin üniformalarıyla, silahlarıyla bulundukları ve Suriye’ye karşı askeri operasyonları yönettikleri bu yer bir mülteci kampı değil, yabancı bir askeri üstür.

Bu durumda da, anayasanın 92. maddesi gereğince bir yabancı silahlı kuvvetin Türkiye’de bulunmasına izin vermek TBMM’nin yetkisindedir.
Öyle haller olabilir ki, hükümet yabancı bir ülkenin silahlı kuvvetlerinin ülkemizde bulunmasını ister de, TBMM buna taraftar olmayabilir. Nitekim 2003’te böyle olmuş, ABD’ye söz veren AKP iktidarı bu ülkenin Irak’a karşı operasyonlarına katılacak askerlerine topraklarımızı açmak istemesine, bu konuda vaatte bulunmasına karşın, 1 Mart 2003’te, TBMM’nin reddetmesi üzerine, ABD askerleri gelememişti.

***

O zamanlar, kendisini henüz yasalar ve anayasa ile hiç değilse bir ölçüde bağlı hisseden AKP iktidarı bu zorunluluğu yerine getirmiş, TBMM’ye başvurmuştu.

Peki şimdi, Suriyelilerin Hatay’da üs edinmesi iznini AKP iktidarı kimden aldı?

Evet biliyorum, ABD’nin Suriye politikasının taşeronları, oranın bir askeri üs olduğunu reddediyorlar.

Bu redde karşı Mehmet Y. Yılmaz’ın geçen günkü köşesine göz atalım. (Hürriyet 30 Ağustos 2012 s. 23):

“Özgür Suriye Ordusu’nun internet sitesine girdiniz mi bilmiyorum.
http://www.free-syrian-army.com adresine girin, ‘contact’ bölümünü tıklayın, karşınıza söyle bir şey çıkıyor:
Main Base (Ana üs): Hatay Turkey Phone: 00905369631274...”
Suriyeliler oranın askeri üs olduğu konusunda yalan söylemiyor, her şeyi açıkça ilan ediyorlar.

Peki o zaman kim yalan söylüyor?

Peki o zaman Türkiye’deki Özgür Suriye Ordusu’nun üssüne TBMM üyelerinin girişine kim engel oluyor?

Ahmet Davutoğlu, “Başbakan’ın izniyle Apaydın’ı TBMM komisyonuna açıyoruz” diyor.

Biz de diyoruz ki:

- Onu bırakın da Sayın Bakan, anayasanın 92. maddesinin açık hükmüne karşın, siz vatan topraklarının bir bölümünü yabancı bir askeri güce açma iznini kimden aldınız?

Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 8100
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 09 Sep 2012 22:16    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


Sabotajın En Büyüğü

Ali Sirmen
- Cumhuriyet 08.09.2012



Afyon’daki patlama haberi üzerine ilk anda herkes aynı soruyu sordu:

- Acaba sabotaj mı?

Sabotaj olmadığı söylenince herkes rahat bir nefes aldı.

Neden?

Sabotaj olmayınca olayın vahameti azalıyor ya da giden canlar geri mi geliyordu?

Cuma sabahı Melih Aşık’ın “Açık Pencere”sindeki “Çöküş kuramı...” yazısını okuyunca, önceden de var olan görüşüm pekişti ve kendi kendime mırıldandım:

- Evet sabotaj, hem de sabotajların en büyüğü, en vahimi,

Dilerseniz söz konusu yazıdan kısa bir alıntı ile açıklayalım görüşün nedenini:

“Profesör Celal Şengör, hocası Doğan Kuban’ın ‘Ani Çöküş Kuramı’nı şöyle özetliyor:

Cehaletin egemen olduğu toplumlarda, toplum mekanizmasının orasında burasında aksaklıklar baş gösterir ve sonunda tüm aksaklıklar bir araya gelerek toplumu birdenbire çökertir. Dışarıdan bakan bu çöküşün aniden ortaya çıkan sebeplerle olduğunu sanacaktır. Halbuki cehalet uzun zamandan beri toplumu içinden kemirerek dayandığı payandaları yok etmektedir. Bu süreç kritik noktaya ulaşınca toplum küt diye çöker...”
Bir toplumu bu hale düşürmek, gerçekten sabotajların en büyüğü ve vahimidir.

***

Olaya “Çöküş Kuramı”nın ışığında yaklaştığınız zaman, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun sözlerinin ardındaki hikmeti de kavrıyorsunuz.

- Hindistan’da, Pakistan’da da sıkça yaşanan, olaylar gibi bir olay, diyor Bakan.

Çağrışım ilginçtir ve itiraf etmeliyim ki, büyük “kaza(!)”ların neden sıklıkla belirli ülkelerde meydana geldiği sorusu aklımı kurcalayıp durmuştur hep.
Oysa yanıt her zaman gözlerimizin önünde durmaktaydı. Pakistan’da, Afrika’da demiryolu ya da su yolu ulaşımında insanların nasıl istiflendiklerine bakmak kazaların boyutlarının nedenlerini anlamaya yeterdi.

Her ulaşım aracında, aracın özellikleri de göz önünde bulundurularak, ne kadar yolcu alınacağı, ne hızla seyredeceği bilimsel verilerle saptanır ve ona uyulur.

Gelişmiş toplumların bu kurallara uymaları fanteziden değil, zorunluluktandır.

Ama cehaletin egemen olduğu toplumlarda, insanlara zorunluluğun bir fantezi olmadığını anlatmak güçtür. Ne kadar nefes tüketseniz yanıt hazırdır:

- Bişşşiyy olmaz abiii!!!!.

Halbuki bir şey olur, belirli nedenler bir araya gelince aynı sonuçları doğurur.

“Bişşiyyy olmaz abiii” zihniyeti neden sonuç ilişkisinin reddidir.

Bir toplumda, “bişşiyy olmaz abi” tekerlemesi egemense bilin ki, cehalet egemendir.

***

Yalnız son olaya değil, Apaydın kampından, Uludere faciasına, Afyon’da patlayan mühimmattan, Gaziantep’te patlayan bombalara kadar bütün olayların mekanizmasını çöküş kuramı ile açıklamak mümkündür.
Burada, kurumların payandalarını kemirenin cehalet ve gaflet değil, kasıt, hatta kimilerine göre ihanet olduğunu söyleyenlerin çıkacağını biliyorum.

İlk bakışta onlara hak vermemek mümkün değil, gibi görünebilir.
Ancak biraz daha düşününce hepsinin temelinde cehaletin yattığı görülecektir.

Bir toplumun, bütün payandalarının kemirilmesine böylesine seyirci kalması, hatta kimi zaman alkış tutması cehaletten başka neyle açıklanabilir ki?

O cehalet ki, kendisinden ve sonuçlarından bihaber olduğundan, tedavisi de yoktur.

Bir toplumu cehalete mahkûm etmek, ona yapılabilecek sabotajların en büyüğüdür.

Cehalet takdiri ilahi değildir ve olamaz da.

Afyon faciasının ardından, “sabotaj mı”dan sonra en çok sorulan soru da şuydu:

- İstifa etmeyecekler mi?

Hayır etmeyecekler.

Neden mi?

Etmeyecekler, çünkü demokrasi diye sunulan cehalet toplumlarında “istifa”değil, “istifade” kurumu vardır.

Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Raskolnikoff
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 09 Oct 2007
Messages: 3479
Localisation: Somewhere in the world

MessagePosté le: 09 Sep 2012 23:20    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:
Yalnız son olaya değil, Apaydın kampından, Uludere faciasına, Afyon’da patlayan mühimmattan, Gaziantep’te patlayan bombalara kadar bütün olayların mekanizmasını çöküş kuramı ile açıklamak mümkündür.
Burada, kurumların payandalarını kemirenin cehalet ve gaflet değil, kasıt, hatta kimilerine göre ihanet olduğunu söyleyenlerin çıkacağını biliyorum.
İlk bakışta onlara hak vermemek mümkün değil, gibi görünebilir.
Ancak biraz daha düşününce hepsinin temelinde cehaletin yattığı görülecektir.
Bir toplumun, bütün payandalarının kemirilmesine böylesine seyirci kalması, hatta kimi zaman alkış tutması cehaletten başka neyle açıklanabilir ki?
O cehalet ki, kendisinden ve sonuçlarından bihaber olduğundan, tedavisi de yoktur.
Bir toplumu cehalete mahkûm etmek, ona yapılabilecek sabotajların en büyüğüdür.
Cehalet takdiri ilahi değildir ve olamaz da.
Afyon faciasının ardından, “sabotaj mı”dan sonra en çok sorulan soru da şuydu:
- İstifa etmeyecekler mi?
Hayır etmeyecekler.
Neden mi?
Etmeyecekler, çünkü demokrasi diye sunulan cehalet toplumlarında “istifa”değil, “istifade” kurumu vardır.


Cok dogru bir irdeleme gerçekten..
"Cahil cesur olur" diye de bir söz vardir.....
Son onyillar, Türk toplumunu kemiren egitim zaafi tüm hatlariyla ortada...
Yazik ki toplum cehalete kurban oldugu kadar da hafiza engelli. Ayni cehalet 2004 yazinda, Eskisehir yakinlarindaki "hizli" tren faciasinda, aralarinda çok yakin dostum Prof Kaya Yenen'in de oldugu birçok yurttasi aldi götürdü. Fatura makiniste kesildi, koltuklarina zamkla yapisik gerçek sorumlular yerlerinde kaldi. Olay da unutuldu gitti.
_________________
Родион Романович Раскольников
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé Visiter le site web de l'utilisateur
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 8100
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 15 Sep 2012 11:33    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


Yanlışlıklar Komedyası

Ali Sirmen - Cumhuriyet 15.09.2012


Şimdi insanlar şu soruyu soruyor: “Nasıl bizim özgürleştirdiğimiz ülkede, bizim kurtardığımız şehirde bu olay yaşanmış olabilir?”

Malın gözü ve çok usta iki provokatörün başı çektiği kışkırtmalar sonunda, Libya’nın Bingazi kentinde ABD Büyükelçisi Christopher Stevens’in öldürülmesi üzerine yukarıdaki soruyu soran ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton idi.

Hillary Clinton’ın bu yanlış sorusu üzerine insan elinde olmadan şunu soruyor:

- Sayın bakan gerçekten Libya’da insanları özgürleştirdiklerine inanıyor mu?

Soru daha başka şekilde, yani şöyle de dile getirilebilir:

- ABD yöneticileri bütün dünyaya yaymaya çalıştıkları ülkelere demokrasi götürdükleri yalanına kendileri de gerçekten inanıyorlar mı?

Artık, ABD’nin zekâ ve kültür düzeyi çok yüksek olmayan ortalama vatandaşı bile dünyaya özgürlük götürdükleri yalanına gittikçe daha güç ve daha az inanır olduğuna göre, ülkeyi ve dolayısıyla dünyayı yöneten bir insanın inanıyor olması mümkün mü?

Bayan Clinton’ın sözlerinin içeriğinin içten olmadığını görmeyecek kadar saf olmasak da şu soru yine gündeme geliyor:

- Demokrasi konusundaki sözleri inandırıcı değil, bari şaşkınlığı gerçek mi?

Öyle ya! Acaba kendilerine yandaş iktidarlar oluşturdukları ülkelerde böylesine şiddetli bir Amerikan düşmanlığı ile karşılaşmaları şaşırtıcı mı gerçekten?

***

Burada da hiçbir şey tam olarak belirgin değil. Olay sürpriz olarak karşılanamaz, çünkü yakın geçmişte o kadar çok yerde benzerine o kadar sık rastlandı ki, artık şaşırtıcı bir yanı kalmadı.

Kaddafi’yi yıkan ABD, işbirliği yaptığı yerel güçlerin fanatikler olduğunu bilmiyor muydu ki?

Olayın baş kahramanlarından birinin bütün bunları bilmemesi mümkün müdür?

Her neyse, Libya’da, Mısır’da başlayıp, diğer Arap ülkelerine de sıçrayan gösterilerin ardındaki güçler, Arap Baharı’nın niteliği konusunda hâlâ bazı tereddütleri olanlar varsa artık onların da gözlerini açar mı acaba?

Şeriatçıların, selefilerin, Müslüman Kardeşler’in bu olaylardaki rollerini görmek, şimdiye kadar Arap Baharı’nın gerçek yüzünü anlamaktan uzak duranları anlayışa sevk edebilir mi?

Benim asıl merakıla mucip olan ise Müslüman ülkelerde Amerikan temsilciliklerine yönelik protesto gösterilerini yapanların arkasında da, olayı fitilleyenler gibi kışkırtıcılar bulunup bulunmadığıdır.

Öyle ya, Hz. Muhammet hakkında, tiksinti uyandıracak adilikte sözde filmler yapanların amaçlarının Müslüman ülkelerdeki kitleleri infiale sevk etmek olduğu herkes tarafından biliniyor.

***

Benzeri kışkırtmalara daha önce de başvuruldu ve istenen sonuç elde edildi, zincirlerinden boşanmış kitleler etrafı yakıp yıkmaya ve öldürmeye koyuldular.

Böylece de matlub hâsıl oldu ve dünyaya Müslümanların tehlikeli fanatikler olduğu gösterildi.

Dikkat buyurunuz, burada karmaşık bir oyun var. Kışkırtmayı yapanlar Müslüman karşıtları, ama Müslüman kitlelerin denetlenmesi olanaksız fanatikler olduğunu kanıtlamaya yönelik eylemin failleri ise Müslümanlar.

Tabii ki sokaktaki kışkırtılmış biçarenin aklı başında bir Müslüman olarak algılanamayacağı ve bunların tüm Müslümanları temsil etmediği söylenebilir.

Ama ne önemi var!

Bu eylemler ile İslamofobi besleniyor, güçlendiriliyor ya...

Bu eylemlerle ile İslam âlemi ile dünyanın geri kalanı arasındaki köprüler atılıyor ya...

İnsanın bu kadar aşikâr bir kışkırtma tuzağına bu kadar sık düşülmesini havsalası almıyor ve elinde olmadan soruyor:

- Yoksa o Müslüman ülkelerde sokağa fırlayanları fiştekleyen olayın asli faillerinden başkaları da mı var?

Kaliforniya’da, Washington’da, Bingazi’de, Kahire’de, giderek daha da artan yerlerde, bir yanlışlıklar komedyası sergileniyor.

Buna akılcı bir izah bulmaya çalışmak beyhude.

Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 8100
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 29 Sep 2012 23:35    Sujet du message: Répondre en citant

Yazida sozu edilen "dunku yazi"yi
http://www.ataturquie.asso.fr/modules.php?ModPath=phpBB2&ModStart=viewtopic&t=7300
de bulabilirsiniz...

Citation:



‘Benim Darbem İyidir’
Ali Sirmen - Cumhuriyet 29.09.2012


Dün Galatasaraylı kardeşim Hayri Kozak’ın, mektubunu çok özetleyerek yayımladım.

Hayri Kozak’ın babası Kamil Kozak 1950 yılında DP’nin Bolu Milletvekili olduktan sonra, 1954’te yeniden adaylığını koymadığından 27 Mayıs’ı birkaç gün gözaltında kalarak atlatmış. Ama Hayri, Yassıada’da mahkûm olmuş akrabaları Nezih Tütüncüoğlu, Servet Bilir’i Kayseri Cezaevi’nde ziyarete gitmiş, orayı yakından tanımış bir kişi.

Onun, bu olaylara tepki olarak pek de âlâ, TSK’nin tasfiyesine alkış tutması, belki de Balyoz Davası’nı Yassıada’nın diğer askeri dönem yargılamalarının intikamı olarak görmesi beklenebilirdi.

Oysa öyle olmadı.

Yassıada’nın acısını ailesi içinde taşımış olan Hayri, Silivri’de olanlara destek vermedi; tam tersine, Silivri mazlumlarının yanında yer almayı yeğledi.

Bu tavır normal mi?

Yassıada’da özel bir mahkemenin yaptıklarının yol açtığı yıkımı yaşamış bir insanın şimdi askerle hesaplaşılmasına, başka bir deyişle Yassıada’nın intikamına karşı çıkması doğal mı?

Bu soruyu çok kişiye sorabilir ve alacağımız yanıtla muhatabımızın zekâ ve kültür düzeyi hakkında oldukça sağlam bir fikir sahibi olabiliriz.

***

12 Eylül’ün sillesini yemiş insanlarda iki zıt tepkiyle karşılaşıyoruz.
Birincisi, hakkında haksız suçlamalarda bulunulması, tutuklanması, belki işkence görmesi, adil olmayan bir yargı sonunda hapse mahkûm edilmesi sırasında, egemen olan giysi üniforma ve egemen olan kurum TSK’nin görüntüsünün arkasındaki gerçeği kavrayamayanlar, ki onlarda üniforma alerjisi ve TSK düşmanlığı hâkim oluyor.

İkinci tepki ise hukuk ve demokrasi karşıtı girişimlere yöneliyor. Bu girişimler nereden gelirse gelsin, onlara karşı çıkıyor ve bir daha böyle olmaması için mücadele veriyor.

Birinci tepkinin çok yüzeysel ve biraz da, biraz da ne söz, fazlasıyla aptalca olduğunu söylemek gerek.

Çünkü birinci tepki zalimin yöntemine değil, giysisine yöneliktir. Onun için de hep yanılgıya düşmeye mahkûmdur.

Kenanizmin, yöntemleri ve nedenlerini kavramadan, 12 Eylül’den süzülüp gelen tepkisiyle, yalnızca general giysisi görünce öfkelenen kişiye acımak gerekmez mi? Zulüm zaman zaman yöntem, zalim de zaman zaman giysi değiştirebilir.

Zalimi, değişen yöntemlerin ve giysilerin ardından tanıyamayanlar hep ona ram olmaya mahkûmdurlar.

Bunu başaramayanları, değişik giysili zalimler, eski zalimin giysisini hedef göstererek, dilediklerince güderler.

***

Oysa köprülerin altından sular akmıştır; bir zamanlar zalimin giydiği giysiyi bu kez başkaları giymektedirl Hatta koşullar o kadar değişmiştir ki zalimin üniforması, artık mazlumun giysisine dönüşmüştür.

Bu durumda işin özüne bakmak yerine giysiye bakarak aldanmak dangalaklıktır.

Özgür yaşamayı sağlayacak olan zulmün yenilmesidir.
Zulüm zulümdür. Bunun üniformalısı ile sivili arasında hiçbir fark yoktur.
Vesayet vesayettir, ona da demokrasilerde yer yoktur. Demokrasiler ne askeri vesayetle bağdaşır ne de sivil vesayetle.

Yakın tarihi vesayet konusunda, maalesef bol örnekle dolu olan Türkiye’nin insanı vesayetin her türlüsünün eninde sonunda aynı sonucu verdiğini görmüştür. Umarım!

Olayımıza dönecek olursak, askeri vesayet Yassıada özel mahkemesini doğurmuş, sivil vesayet de Silivri askeri özel mahkemesine can vermiştir.

Sonuçta ikisinin de yöntemi aynıdır: Hukuksuzluk.
Şimdi hukuksuzlukların birine karşı çıkarken öbürüne alkış tutmak “Benim darbem seninkinden daha iyidir!” demekten başka ne anlam taşıyabilir ki?

Yassıada’nın acısı hâlâ içindeyken, Silivri’ye tepki gösteren, onun mazlumlarıyla dayanışma içinde olan Hayri kardeşimi ve onu Silivri dayanışmasında yalnız bırakmayan, eşi Geysu Kozak’ı kutlarım.



Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 11024
Localisation: Paris

MessagePosté le: 31 Oct 2012 2:56    Sujet du message: Répondre en citant

Erpuyan artik Sirmen okumuyor mu?

Citation:

Ali Sirmen


Cumhuriyet Düşmanları

Cumhuriyetin kuruluşunun 89. yılında halk tarafından kutlanmasının yasaklanmasına ne denebilir ki?

Cumhuriyet karşıtları Cumhuriyete dayanaksız çok saldırıda bulunmuşlardır. Bunlardan biri de Cumhuriyetin ilk yıllarındaki tek parti döneminin koşullarını görmezden gelerek, o dönemin koşullarının sonucu olan kimi uygulamalarını öne sürerek, şimdi yapılan hak ihlallerini haklı gösterme çabalarıdır.

Tek parti döneminde, kimi eleştirilebilecek uygulamalar olduğu yadsınamaz.

Tek parti döneminin eleştirilebilecek yönlerini yadsımıyoruz. Bunları mazur da görmezken yine de değerlendirmelerde, ülkenin ve dünyanın o günkü koşullarının, aynı zamanda Renan’ın da belirttiği gibi ulus devletlerin oluşum süreçlerinin her yerde sancılı olduğunu da akıldan uzak tutmamak gerekir.

Zaten Cumhuriyetin kurucu felsefesi, onun tamamlayıcısı olan katılımcı demokrasiye ulaşmayı da tek parti döneminde bile amaç edinmişti.

Nitekim, tek parti yönetiminden, çok partili rejime darbesiz, sancısız, herhangi bir zorlama olmadan Cumhuriyetin o güne kadar geliştirilmiş kurumlarının normal işleyişleri içinde geçilmesinde, Cumhuriyetin kurucu kadrosunun 2 numaralı ismi o dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün ısrarla oynadığı rol bunun göstergesidir.

***

Eğer, iktidarın milli iradeyle el değiştirmesini sağlayacak şekilde kendi tersine dönüşebilmekse demokrasinin en önemli niteliklerinden biri, bu açıdan tek parti döneminin Cumhuriyetin en başarılı dönemi olduğunu söyleyebiliriz.

Bu gözlemden çıkarılacak sonuç tabii ki tek parti dönemine dönüş veya onun yöntemlerinin günümüzde de uygulanması özlemi değildir.

Cumhuriyetin, çok partili yönetiminin bir türlü katılımcı bir demokrasiye dönüşememesinin sorumluluğu ise onun kurucu felsefesinde değil, o yapıdan uzak sağ partilerin ceberut gerici iktidarlarının yapısında aranmalıdır.

Cumhuriyet düşmanlarının aldatmacalarından biri de, Cumhuriyet ve demokrasi ilkelerinin çeliştiğini söyleyen yapay “cumhuriyetçi- demokrat” ayırımıdır.

Tek parti yönetiminden, çok partili rejime geçişte ve ondan sonra da çok partli rejimi, gelişmiş bir demokrasiye dönüştürme savaşında Cumhuriyetin kurucu felsefesinin öncülerinin oynadıkları rol, bu ayırımın ne kadar yersiz olduğunun kanıtıdır.

***

Cumhuriyetin kurucu felsefesinin temel direkleri olan bağımsızlık, laiklik, aydınlanmacılık gibi ilkelerin özünde demokrasiyle çelişmediğini görmemek, ancak yakın tarihimizi bilmemekle mümkündür.

Laikliğin, inanç özgürlüğünün temeli, dolayısıyla demokrasinin onsuz olmazı olduğunu inkâr edip onu inançlar üzerinde bir baskı unsuru olarak niteleyenler, yalancılıklarıyla Cumhuriyet düşmanlıklarını birleştiriyorlardı.

Cumhuriyetin aydınlanmacı yönünü, halk karşıtlığı, kitlelerden kopuk bir elitizm olarak göstermek isteyenler, Cumhuriyetin büyük kitlesel eğitim seferberliğini, aydınlanmacı, tartışmacı, sorgulayıcı, laik karma eğitim seferberliğiyle aydınlanmanın ışığını köylere kadar yaymayı amaçlayan Köy Enstitüleri girişimini kasten görmezden gelmektedirler.

89. yılında, Cumhuriyetimiz hâlâ katılımcı, çoğulcu gelişmiş demokrasiye ulaşamamışsa eğer, bunun nedeni Cumhuriyetin kuruluş felsefesi değil, ondan korkan, ona karşı olan, elinden gelse onu ortadan kaldırmaya çalışan Cumhuriyet düşmanı güçlerdir.

Cumhuriyet düşmanları yüzünden dün yaşanan demokrasi dışı uygulamalar bu gerçeği gözler önüne seriyordu.

30 Ekim 2012 - Cumhuriyet
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 8100
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 20 Nov 2012 1:33    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


Paris’in Karnı, İstanbul’un Kalbi
Ali Sirmen - Cumhuriyet 18.11.2012


Sevgili,

“Paris’in Karnı” Emile Zola’nın (1840-1908) Rougon – Macquartlar dizisi içindeki romanlarından biri. Paris’in Karnı ile kastedilen bir zamanlar Fransız başkentinin göbeğinde yer alan, kentin tüm gıda gereksinimini karşılayan “Haller”.

Paris’te, zerzevat ve her türlü gıda maddesi satışı, Seinne Nehri kıyısından Haller semtine ilk kez 1135’te taşınmış, daha sonra 1183’te Kral Phillipe Auguste ilk ahşap binayı yaptırmıştı.

1850’li yıllarda, III. Napoleon mimar Victor Baltard’a ünlü modern çelik Haller binalarını yaptırmıştı.

İşte Zola’nın Paris’in karnı olarak nitelediği ünlü Haller o Hallerdi.
İstanbul kalbine gelince: Doğrusu kentin kalbinin neresi olduğunu kestirmek güçtür ve herkes kendi kültürüne meşrebine göre, bir yeri İstanbul’un kalbi olarak niteler.

Okuduğum okulun yakınındaki meydan olması ve ömrümün son 26 yılını, Cihangir’in o meydana yakın yerinde geçirdiğimden benim için İstanbul’un kalbi Taksim’dir.

***

Zola’nın “Paris’in karnı” olarak nitelediği Haller’in 20. yüzyılın ikinci yarısında ihtiyacı karşılayamaz hale gelince kaldırılıp, Rungis’e taşınmasına karar verildi.

İstanbul’un kalbi Taksim Meydanı’na ise büyük değişim kazmasının vurulması Paris’in Karnı’nın taşınması kararından elli yıl sonraya, 2012 Kasım’ına rastlıyor.

Bu ikisinin de kazmayı yiyiş şekilleri birbirlerine, hiç mi hiç benzemiyor.
Paris’in “Haller”inin taşınmasına 1963’te karar verildi, ilk kazma 1971’de vuruldu.

Aradan geçen zamanda, konu başta Paris halkı olmak üzere kamuoyunun geniş tartışmalarına yol açtı.

Gazeteler, dergiler, radyolar televizyonlarda konu geniş biçimde ele alındı. Hatta siyaset bilimcisi ve Anayasa Hukuku Profesörü Maurice Duverger de, Colbert’in Kral’a yazdığı üslubu taklit ederek, General De Gaulle’e seslenen ve Le Nouvel Observateur dergisinde yayımlanan “Sire” diye başlayan bir açık mektup bile kaleme aldı.

Kısacası Paris’te haller, semtinin yeni şekli on yıllık geniş çaplı tartışmalarla oluştu.

***

Taksim Meydanı’nın kaderini ise, AKP kendi başına, kimseye danışmadan, herhangi bir yarışma açmadan, İstanbul halkının fikrini almayı hiç düşünmeden belirledi.

Oysa İstanbul Belediyesi daha önce otobüslerin rengi ve Şehir Hatları gemilerinin şekli gibi ikincil konularda bile hemşerilerine birkaç seçenek sunmuştu.

Ama bu kez kentin belli başlı alanı için bu zorunluluk, hiç mi hiç hissedilmedi.

Taksim’in akıbetinin İstanbulluların çoğunluğunu, Haller’in durumunun Parislilerin çoğunluğunu ilgilendirdiği gibi ilgilendirmediği de bir gerçek.
Gerçi bu keyfi karara tepki gösterenler olmadı değil. Ama tepkiler azınlıkta kaldı.

Olay her iki ülkedeki iktidarın demokrasi kavramlarından olduğu kadar, bu iki kentin insanlarından da kaynaklanıyor.

Burada Parislilerin İstanbullulardan daha akıllı olduklarını söyleyecek değilim.

Ama, Paris’te oturanlar Parislilik, yerleşmiş kentlilik bilincine sahip olup, kentlerine sahip çıkarlarken, İstanbul’da oturanların bir İstanbulluluk, yani yerleşmiş kentlilik bilinci olmayan, henüz göçebeliği üzerinden atamamış bir çoğunluk olmasının bu iki farklı sonucun belirli öğeleri olduğu kesin galiba.

İstanbul’da oturanlar İstanbullu olmayınca, kentin kaderini hemşerilere sorma gereğini de kimse duymuyor doğal olarak.


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Cyberturc
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 22 Avr 2006
Messages: 1004
Localisation: Paris

MessagePosté le: 20 Nov 2012 20:52    Sujet du message: Répondre en citant

I$in enteresan tarafi, Forum les Halles'in önemli mimarlarindan birini çok yakindan tanimisligim oldugundan, kendisinin 10 yil önce vermis oldugu ifadelerini sizlere söylece aktarabilirim :

"Bugünkü sartlarda kattiyen Forum les Halles projesi yapilamazdi. Neden mi? Çünkü eskisine kiyasla o kadar çok yerel derneklerin, mahalle sakinlerinin ve kisacasi herkesin söz hakki varki, hayatta bu proje gerçeklesemezdi ! "

Isteyen, istedigi gibi yorumlasin.
_________________
"C'est une maladie naturelle à l'homme de croire qu'il possède la vérité." Blaise Pascal
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 8100
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 24 Nov 2012 16:45    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


‘Paydos!’
Ali Sirmen - Cumhuriyet 24.11.2012


Bu 24 Kasım “Öğretmenler Günü”nde AKP’nin hakkını teslim etmek gerek. Doğrusu öldürdüğünün ruhuna fatihayı, ardından bir mevlidi eksik etmiyor.
Evet bugün Öğretmenler Günü, resmi törenler dün mevlit ile başladı.
Cumhuriyetin öğretmenleri ise bugünü kutlamayacaklar.

Zaten ortada kutlanacak bir şey de kalmadı.

Cumhuriyet, Anadolu’ya laik milli eğitimiyle girdi, yayıldı, oturdu.
Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nın en kritik günlerinde bağımsızlık savaşının ancak eğitim savaşının kazanılabilmesi halinde başarıya ulaşabileceğini açıklamıştır.

Kimsenin hakkını yememek gerek; Osmanlı da, Tanzimat’tan başlayarak, büyük bir eğitim hamlesini yaşama geçirmeye çalışmış, hatta kimi laik eğitim kurumlarını Cumhuriyetin ilanından yarım yüzyıl önce kurmuş, onlardan parlak sonuçlar da elde etmiştir. Ne yazık ki, bu tür örnekler az olmuş, etkileri de sınırlı kalmıştır. Büyük eğitim seferberliğinin kitlelere kadar ulaştırılması ancak İttihatçıların iktidara yerleşmeleriyle mümkün olmuş, Birinci Dünya Savaşı’nın çok güç mahrumiyetlerle dolu günlerinde bile eğitime büyük pay ayrılmış, büyük asker ihtiyacına karşın öğretmenler askerlik hizmetinden muaf tutulmuştu.

***

Eğitimde dönüm noktası Cumhuriyet ile başlamış ve 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile laik eğitim Cumhuriyetin temel taşı haline getirilmiştir.

1920’ler, 30’lar, 40’lar Türkiyesi’nin temelinde, laik eğitimin harcı vardır.
Cumhuriyet Anadolu’da Mustafa Kemal’in sivil askerleri, eğitim ordusunun fedakâr neferleri öğretmenler aracılığıyla yayılmıştır.

Bu olayın önemini en iyi kavrayanlar Mustafa Necati, Hasan Âli Yücel, İsmail Hakkı Tonguç gibi öncülerle birlikte, ilk bakışta çok şaşırtıcı görünse de laik Cumhuriyetin karşıtları olmuş, çok partili yaşama geçişle birlikte, muhalefet partisinde olduğu kadar, 1950’ye kadarki CHP iktidarı içinde de kök salan tutucular koalisyonu ile birlikte ilk darbeler milli eğitime yöneltilmiştir.

Ne zaman Öğretmenler Günü’nü yaşasam, aklıma hep bir zamanlar Cumhuriyet’i de yönetmiş değerli bir gazeteci ve yazar olan Cevat Fehmi Başkut’un oyunu “Paydos” gelir.

Yeni türediler tarafından horlanan, aşağılanan, itilip kakılan Murtaza Öğretmen’in dramını anlatan ve öğretmen çocuğu bir ilkokul öğrencisi olarak izlediğim ve derinden etkilendiğim bu oyunun yazılış tarihinin 1948 olması çok anlamlıdır.

Görülüyor ki, öğretmenin dramının yazına yansıması CHP iktidarında olmuştur.

Normaldir, Türk Milli Eğitimi’ne gericiliğin ilk damgasını vuran, İnönü’nün Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer de 1946 yılında görevine başlamıştı.

***

1946 yılı ülkemizde birçok ilkin, bu arada laik eğitime indirilen ilk darbelerin de tarihidir.

Kısacası Cumhuriyetin laik eğitim seferberliğinden daha uzun bir dönemi kapsar, ona vurulan darbeler.

Bugün tartışmacı, katılımcı, sorgulayıcı, ezbere dayanmayan karma nitelikli laik eğitimin zerresi bile kalmamış, Tevhid-i Tedrisat dinci eğitimin kubbesi altında, AKP’nin arzusuna uygun olarak tersinden oluşturulmuştur.
Türkiye’nin bu eğitim sistemi ile çağdaş eğitim düzeyine varması, hatta ötesine bile geçmesi ise olanaksızdır. Zaten kimsenin de böyle bir amacı yok.

Amaçlanan, dışarıdan biçilen rolün gerektirdiği eğitim. Hoş bu sistemin onun bile gerisinde kalıp kalmayacağı bile belli değil ya. O da başka!
Bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü, üç aydır Balıklı Rum Hastanesi’nde yatmakta olan emekli öğretmen annemi ziyarete gideceğim.

Ona bütün bunlardan bahsetmeyeceğim. Canı sıkılmasın diye değil, artık bütün bunları anlayacak durumda olmadığından.

Hadi, 94 yaşındaki annem artık hasta.

Peki toplum neden anlamıyor? O da mı o kadar hasta?


[list=][/list]
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 11024
Localisation: Paris

MessagePosté le: 14 Déc 2012 0:52    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


Cumhuriyet 13.12.2012

Ali Sirmen

Hakan Şükür’ün Anayasal Hakkı


Hakan Şükür, AKP İstanbul milletvekili.
Daha önce ünlü, uluslararası başarıları olan, futbolcunun ve golcünün hasıydı.

Milletvekili seçildikten sonra da TBMM Genel Kurul toplantılarının veya üyesi olduğu komisyonların çalışmalarına katılacağı yerde bir özel kanalda, dudak uçuklatacak ücretlerle futbol yorumları yapması eleştiri konusu oldu. Hatta TBMM Etik Komisyonu, Şükür’e yöneltilen eleştirilerin de etkisiyle, milletvekillerinin bazı istisnalar hariç, başka işlerde çalışmalarını ve kendi maaşları dışında herhangi bir ücret almalarını yasaklayacak bir teklifi yasalaşmak üzere Meclis’e sunmayı kararlaştırmış bulunuyor.

Bu yasak çerçevesinde kapsama giren kişiler üç ay içinde iki görevden birinden istifa etmek zorunda kalacaklar.

Hakan Şükür, kendisine yöneltilen eleştirilere karşı futbol yorumlarını sürdürmek konusunda ısrarlı, bu konuda geçenlerde gazetecilere konuşurken kestirip atmış:
- Futbol yorumu yapmak benim anayasal hakkım.

Vatandaşların anayasal haklarını kullanmalarını sağlamak milletvekilinin hakkı, hakkı olmaktan da öte görevi.

***

Hakan Şükür’ü velev ki kendisi bile olsa herhangi bir vatandaşın anayasal hakkını savunma konusundaki çabasını takdirle karşılayıp desteklemek zorundayız.

Bunu söylerken aklıma hep Mustafa Balbay geliyor.

Mustafa Balbay Hakan Şükür’le aynı seçimde, aynı şekilde milli irade tarafından İzmir’den seçilmiş milletvekili.

Nasıl ki dilediği TV programlarına katılma, futbol maçlarını yorumlama, Hakan Şükür’ün anayasal hakkı ise deneyimli bir gazeteci ve yazar olan, iç ve dış siyasetin girdisi çıktısını çok iyi bilen Mustafa Balbay’ın da üyesi olduğu TBMM’nin oturumlarına katılmak, temsilcisi olduğu milli irade adına oy kullanmak, geniş deneyim ve bilgisinden ülkesini yararlandırmak, anayasal hakkı; hatta anayasal hakkı olmanın ötesinde anayasal görevi.
Balbay’ın da diğer vatandaşlar gibi başka anayasal hakları da var. Örneğin çıkıp yağmur altında yürümek, çocuklarıyla eşiyle bir pazar sabahı kahvaltı masasında sohbet etmek, sinemaya gitmek, tiyatro seyretmek, müzik dinlemek, ana babasının ellerini öpmek, dostlarıyla bir masa başında sohbet etmek vb.

***

Ne var ki Mustafa Balbay, 1379 gündür (46 ay, yani yaklaşık 4 yıl) tutuklu olarak Silivri’de yatmakta olduğundan, anayasal haklarından hiçbirini kullanamıyor. Hatta olay artık Mustafa Balbay’ın anayasal hakları çerçevesini aşıp bir milletvekilinin anayasal vecibelerini yerine getirememesi, dolayısıyla milli iradenin engellenmesi gibi bir sonuç da doğurmuş bulunuyor.

Yukarıda belirtmiştik, vatandaşın anayasal haklarını ve milli iradenin üstünlüğünü savunmak milletvekillerinin görevidir.
Ortada garip bir durum var, Şöyle ki: İstanbul milletvekili Hakan Şükür anayasal haklarını kullanıyor, ama İzmir milletvekili Mustafa Balbay kullanamıyor.

Bu durumda acaba Hakan Şükür ne düşünüyor?
Hakan Şükür gerçekten ustası olduğu, büyük başarılar kazandığı, haklı bir üne eriştiği futbol dışında bir soruyla karşılaştığında biraz sıkışınca, hep aynı yanıtla topu taca atar:
- Onu büyüklerimiz bilir.

Hakan Şükür Mustafa Balbay’ın anayasal hakları konusunu da “büyüklerinin bildiğini” mi düşünüyor?
Milli iradenin bir temsilcisi, milli iradenin bir başka temsilcisinin anayasal haklarını kullanamama konusunu “büyüklerinin bileceğini” düşünüyorsa yazıklar olsun o milli iradeye!


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 8100
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 17 Déc 2012 13:22    Sujet du message: Répondre en citant

Bu sefer Ali Sirmen'den çok ozel bir yazi. Belki yeri burasi degil ama "Sirmen'den nefis irdemeler" basligi oldugu için buraya koyuyorum.

Citation:



Çocuklar Kendilerine Ağlarlar
Ali Sirmen - Cumhuriyet 16.12.2012


Sevgili,

Lugi Pirandello, Taviani Kardeşler tarafından da filme alınan eserinde, annesinin ölümüne ağlayan bir çocuğun öyküsünü anlatır.

Çocuk hıçkıra hıçkıra ağlayıp yakınmakta, kendisi için kimin endişeleneceğini, geceleri üstünün açık olup olmadığını kimin düşüneceğini sormaktadır.

Öykünün sonunda bakarsın ki, başta ölen anasına ağladığını sandığın çocuk aslında kendisine ağlamaktadır.

Çocuklar bencildirler, onlara son derecede de doğal gelir bu durum.
Galatasaray İlkokulu’nda yatılı okurken, beni sık sık, Amerika’ya göçüp yerleşmiş oğlunun yerine koyup, Samim diye çağıran babaannem, çarşamba günleri, elleri Ankara armudu, elma, portakal paketleriyle dolu olarak ziyarete gelirdi. Adımı okuyup ziyaret saatleri içinde ders görmeden oturduğumuz sınıftan çağırırlardı.

Sevinçle koşar, sorardım:

- Nasılsın babaaanne?

O da benim hatrımı sorardı. Yarım yamalak cevap verir, nasıl olduğunun yanıtını bile beklemeden, hemen konuşmaya başlardım:

- Babaanne sen burada otur, bir yere gitme sakın! Ben biraz arkadaşlara bakıp geliyorum!

Oğlu olan babama ne kadar benzemediğimi o sıralarda hiç düşünmüş müdür acaba?

***

Babaannem gelmiş beni sınıfta pineklemekten kurtarmış, arkadaşlarımla oynama olanağına kavuşturmuştu ya yeterdi!

Hem onu öpmüş, nasılsın demiş, gönlünü hoş etmiştim ya, daha ne olacaktı ki?

Arkadaşlarımın analarına davranışları da pek değişik olmazdı.
Zaten babaanneler, anneler ne için vardı?

Onların öyküleri, bir yaşamın en güzel yıllarında çocuklarını taşımanın öyküsünden başka neydi?

Bütün anneler gibi, annemin de beni taşıdığı yılları düşünürken, aklıma hep bir ilkokul çocuğunun öyküsü gelir.

Çocuk, Moda Deniz Hamamı’na yüzmeye giderken, annesi kendisine iki ekmek dilimi arasında sıkıştırılmış beyaz peynir ile domatesten oluşan sandviçi paket yapıp verirken tembihler:

- Bunu düşürme sakın! Kolay kazanılmıyor bunlar.

Sanki öyle dememişçesine iki ısırık alınca çocuk düşürür sandviçi elinden, çok koyar bu durum, denize atlar hemen gözyaşları görünmesin diye.
Çocuk anasının suya düşen fedakârlığına değil, kendi yoksulluklarına ağlamaktadır.

***
Annem yıllar yılı beni taşıdı. Son yılında artık yürüyemez olduğu kısa bir süre, ben onu taşırken de hep şükranlarını dile getirdi.

Son bir ay içinde zaman zaman beni tanımaz oluyordu.

Bilmiyorum, duygularım içinde, hangisi baskın çıkıyordu, durumun iyi olmamasına duyduğum üzüntü mü yoksa beni tanımamasından duyduğum alınganlık mı?

Ama galiba şöyle düşünüyordum: Beni tanıdığı günler daha iyidir, beni tanımadığı günler daha sağlıksız.

Ölçü ondan çok bendim galiba.

Annem en güzel yıllarında beni taşıdı hep.

Bugün son defa ben de onu taşıyacağım.

Onu son defa da taşıdıktan sonra, artık çocuk olmaktan çıkacağım. İlk defa gerçekten büyümüş olacağım. Sonra kısa bir süre yazı da yazmayacağım. Sokaklara vuracağım, yağmurlar, karlar başıma yağacak, rüzgârlar üstüme esecek, çünkü tepemdeki çatı yok olacak artık.

Tenhalarda bir yerlerde kimseye göstermeden ağlayacağım.

Kaç yaşında olurlarsa olsunlar, öksüz çocuklar aslında kendilerine ağlarlar.


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 8100
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 28 Déc 2012 23:35    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


ODTܒnün Arkasında Ergenekon Varmış

Ali Sirmen - Cumhuriyet 28.12.2012


Özgür Mumcu, dünkü köşesinde, Tayyip Sultan’ın ODTÜ seferine katılanların listesini şöyle veriyor:

“TOMA, 20 zırhlı araç, 105 koruma ve iddialara göre 3600 polis.”
Tayyip Sultan’ın ODTÜ seferinin yankıları hâlâ sürüyor. Birtakım üniversitelerin rektörleri ODTܒlü öğrencileri ve üniversite yönetimini kınayan bildiriler yayımladılar.

Bunların içinde en hızla ağzının payını alan, Galatasaray Üniversitesi’nin rektörü Ethem Tolga oldu.

Tolga, hiçbir öğretim üyesi ve görevliye danışmadan kaleme aldığı, daha doğrusu kaleme mi aldığı, yoksa başkalarının kaleme alıp da kendisine altını mı imzalattıkları tam belli olmayan bildiri dolayısıyla kurumun 130’un üzerindeki öğretim üyesi ve görevlisi ile öğrenciler tarafından protesto edildi.

Bu genç arkadaşlara mensubu bulundukları kurumun adını temizleyen tepkileri için camianın bütün mensupları teşekkür borçludurlar sanırım.
Kimi rektörlerin ODTÜ bildirileri 21. yüzyıl Türkiyesi’nin yüz karasıdırlar.
Ama hiç kuşkunuz olmasın ki, bu “AK rektörler”in yüzleri hiç kızarmayacaktır.

***

ODTÜ olaylarının tezgâhlayıcılarının ise, çok daha başka tezgâhların peşinde oldukları, Hüseyin Gülerce’nin 26 Aralık’ta Zaman’da çıkan yazısıyla ortaya serildi.

Hüseyin Gülerce “ODTÜ: Bitirme planı bitmedi” başlıklı 26.12.2012 tarihli yazısında, Türkiye’de vesayetten demokrasiye geçiş için tarihi bir mücadele verildiğini yazdıktan sonra şunları ekliyor:

“Bilhassa devam edilen darbe ve teşebbüsü davalarının anlattığını asla unutmayalım. Bu ülkede vesayetten demokrasiye geçiş için mücadele veriliyor, zorda kalan vesayet direniyor.”

Devam etmekte olan PKK terörü ve ODTܒde olanların ise, vesayete karşı mücadele eden mücadelenin yürütücüsü AKP’yi zayıflatıp yıkmak amacına yönelik girişimler olduğu belitilen yazıda bir noktanın altı özenle şöyle çiziliyor:

“...ODTܒde olup bitenler asla öğrenci protestosu değildir, profesyonelce tezgâhlanmış tertiptir.”

Hüseyin Gülerce, her ne kadar yazısında adını telaffuz etmese bile, ODTܒdeki öğrenci eyleminin ardında da Ergenekon örgütünün olduğunu söylemeye çalışıyor.

Öyle ya! Devam edilen darbe ve teşebbüsü davası hangisidir? Ergenekon değil mi?

Kimse, kalkıp da Hüseyin Gülerce’ye polisin neden orantısız güç kullandığını sormasın. Çünkü ona da cevabı hazırdır. Bakın yazısında bunu nasıl açıklıyor:

“...Polisin aşırı güç kullanması, iktidarı oyuna getirmenin bir vasıtasıdır...”
Pes doğrusu, demek ki, 3000’i aşkın polisin birkaç yüz öğrenciye karşı aşırı güç kullanmasının sorumlusu da, iktidarı devirmeyi amaçlayan Ergenekon örgütüdür.

***

Türkiye’de Ergenekon davası da Odatv davası da benzerleri de bu zihniyetin egemen olduğu bir ortamda devam ediyor.

Dün, Odatv davası vardı Çağlayan Adliyesi’nde ve Soner Yalçın’ın tahliyesini bekliyorlardı kimileri. Olayı izliyordum. Bu satırlar yazılırken, Soner Yalçın tahliye talebinde bulunmuştu, olup olmayacağı ise belli değildi. Sonunda da oldu?

Yazı yazmak, haber kovalayıp haber vermekten başka eylemi olmayan Soner Yalçın’ın 683 gün içeride tutulmasındaki adaletsizlik giderilebilecek mi ki?

Hüseyin Gülerce’nin yazısı Türkiye’de son zamanlarda görülmekte olan “vesayetten kurtulma!” davalarının gerekçelerini ve iç yüzlerini son derece güzel açıklıyor ve bu ortamda adalet beklemenin budalalık olduğunu ortaya koyuyor.

“Fethullah Gülen’in kalemi” yazısını AKP’ye şu “uyarıda!” bulunarak bitiriyor:

“AK Parti yönetiminin unutmaması gereken şudur: Yalnız kalırsanız, pusuda bekleyenlerin işini kolaylaştırırsınız.”

“Gülerce’ye kızmayalım, teşekkür edelim”, derim. Hiçbirimiz tezgâhı bu kadar iyi açıklayamazdık.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 8100
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 30 Déc 2012 19:32    Sujet du message: Répondre en citant

Bir ülkenin gençligi sessiz ise o ülke için "batmisdir" denebilir...
Ali Sirmen de ODTU olaylarina bu gozle yaklasmis.

Citation:


İhtiyar Gençlik
Ali Sirmen - 29 Aralık 2012 - Cumhuriyet


Karşımda oturan, deri ceketli dazlak adam, tıpkı soğuk savaş dönemi Amerikan filmlerindeki bir komünist yöneticiye benziyordu.
Zaten öyleydi de. Adam, Polonya Komünist Partisi’nin yöneticilerinden biriydi, dönem soğuk savaş dönemiydi ve Polonya’nın başkenti Varşova’nın lüks otellerinden birinin lobisinde konuşmaktaydık.
1968 baharında bütün dünyanın dikkati Polonya üzerine yoğunlaşmıştı.
Ben de gazetem Akşam tarafından, oturduğum Paris’ten Polonya’ya gönderilmiştim.

Polonya Komünist Partisi içinde, savaş sonrasında ülke toprakları üzerinde çalışmış, “Partizan” grubunun temsilcisi olan muhatabım, savaş döneminde SSCB’de sürgünde olan ama sonra iktidara konan, göbekten Moskova’ya bağlı olanların ülkede yönetim ile halkı tedricen birbirlerinden nasıl uzaklaştırdığını anlatıyor, ama gelecek için umut verici bir tablo çiziyordu.

- Umut verici olaylar da oluyor, örneğin gençlerin tutumu, diyordu.

- Ama gençler partiye karşı gösteriler yapıyorlar, diyecek oldum, sözümü kesti:

- Olsun, dedi, politik açıdan tavır koyuyorlar ya. Tavırsızlık daha kötü.
Biraz durduktan sonra ekledi:

- En kötüsü apolitik bir gençlik, en kötü tepki bile tepkisizlikten iyidir.
Hayretle dinlediğim komünist yöneticinin sözlerini hiç unutmayacaktım.

***

Olaylar onun öngördüğü şekilde gelişmedi. Polonya Komünist Partisi, ülke gençliğinin politik tavırlarını teşvik edip ondan yararlanamadı. “Polonya Baharı” fiyasko oldu, komşu Çekoslovakya’da patlak veren “Prag Baharı” ise olaydan birkaç ay sonra, aynı yılın ağustosunda Sovyet tanklarının paletleri altında ezildi.

Ben büyük değişimlerin baharını Polonya ve Çekoslovakya’da ararken, dünyada iz bırakacak büyük baharın tomurcukları, kaldığım Paris’te patlak verecekti.

Fransa bir ay kadar tam bir devrim ortamında soluk aldı, sokaklarda barikatları, polisle çarpışmaları, gençlerin üniversiteleri işgalini, değişen hayatı hep Paris’te yaşadım.

Polonya’da ve Çekoslovakya’da rejim, gençlerini susturmayı başarıyordu.
Fransa’da öğrenciler daha beter ayaklanmışlardı, ülke savaş alanına dönmüştü; yönetim gençleri dizginlemeyi başaramıyor, herkes özgürlük şarkıları söylüyordu.

Bu üç ülkede de olaylar birkaç hafta farkla hemen hemen eşzamanlı olarak patlak verdi. En fazla savaş yerine dönen ise Fransa idi.
Ama Fransa’da Beşinci Cumhuriyet o badireyi atlattı. Polonya ve Çekoslovakya ise Rubikon’u aşamadılar. Sonunda her ikisinde de rejimler devrildi...

***

Polonya - Çekoslovakya gençleri hizaya sokmayı başarmış, ama rejimi yürütememiş, Fransa ise gençleri hizaya sokamamış, ama rejimi yürütmeyi başarmıştı.

1968 aylaklanmasının lideri Alman Daniel Cohn Bendit Avrupa Parlamentosu üyesi oldu sonradan, Komünist Parti’nin daha solundaki aktivist Alain Krivine ileride cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olarak politika sahnesine dönecekti. 1968 olayları sırasında öğrenci sendikası temsilcisi olan Michel Debre ise 1988-91 arasında Fransa Başbakanı olacaktı.

Tüm Batı sistemlerinde benzer olaylara rastlanıyor. Bill Clinton Vietnam Savaşı’na karşı çıkan eylemciler arasındaydı ve o savaşa katılmamak için Kanada’ya kaçmıştı.

Bizde ise durum Batı’dan çok “Halk Cumhuriyetleri” uygulamalarına benziyor.

Sorgulayan, başkaldıran, hakkını arayan değil, biat eden gençler arıyoruz.
Ve gençleri süründürerek, hapislerde çürüterek, sakat bırakarak, öldürerek susturuyoruz, ama böylelikle ne memleketi düzeltiyor ne de rejimi kurtarıyoruz.

Nüfusu genç bir ülke olmakla övünüyoruz. Ama bunlar gerçekte ihtiyar gençler.

Bu gençlerin yaşlılardan daha ihtiyar olmalarından umutsuzluğa kapılıyordum ki patlak verdi ODTÜ olayları.

Sevindim.

Çünkü sorgulayan, başkaldıran gençliğin ülkesinin geleceği vardır.
Biat gençliğinin ülkesi ise dışarıdan güdülmeye mahkûmdur.

O “ihtiyar” gençleri görünce şairin dizelerini değiştirip şöyle demek geliyor içimden:

“Yaşlanmak değil ömrümüzün en müşkül işi,
Müşkül odur ki, yaşlanmadan ihtiyarlar kişi.”


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 8100
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 03 Jan 2013 2:38    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



Köprüler Yaptırdım Satıp Savmaya Balam
Ali Sirmen - Cumhuriyet 25.12.2012


Köprü tartışması, 22 Ekim 1983 gecesi tek kanallı televizyondaki tartışma programında, ilk kez kamuoyu önünde yapıldığında, Boğaziçi Köprüsü daha 10 yıldır hizmet vermekteydi ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü henüz mevcut değildi.

Günümüze kadar gelen, daha nerelere kadar gideceği henüz belli olmayan 12 Eylül darbesiyle başlayan dönemin askeri bölümü sona ermekte, 12 Eylül darbesinin ekonomik politikasının yürütücüsü Özal iktidarına doğru yol alınmaktaydı.

Darbeciler, henüz işin içyüzünü tam anlamıyla kavramamışlardı.
Ama darbeyi yaptıranlar, 12 Eylül’ün sivil devamının kim olacağını biliyorlardı.

Bu kişi 24 Ocak Kararları’nın mimarı, darbenin ekonomik politikasını yönetmekle görevlendirilen, bir süre sonra istifa edip ANAP’ı kuran Turgut Özal’dı.

Bir şeyin farkında olmayan Evren, Özal’ı veto etmeye kalkışınca, ipleri ellerinde tutanlar, Evren’e esas oğlanın kendisi olmayıp o olduğunu söylediler de veto kalktı.

22 Ekim günü, kendi iktidar yolunun taşlarını döşemekte olan Özal, TV’deki açık oturumda “köprüyü satacağını” söylüyor, icazetli sosyal demokrat Halkçı Parti’nin lideri Necdet Calp ise elini masaya vurarak karşı çıkıyordu:

- Sattırmam efendim sattırmam, satamazsınız!

***

Köprü tartışması kamuoyu önünde bundan 29 yıl önce böyle cereyan etti.
24 Ocak Kararları’nın ve 12 Eylül ekonomik politikasının mimarı Özal, ekonomiyi ve rejimi “Özallaştırma” sürecini, kurduğu ANAP’ın başında, oyların yüzde 45’ini alarak iktidara geldiği 6 Kasım 1983 seçimlerinin hemen ertesinde başlattı.

Özallaştırma sürecinin özelliği şuydu: Ekonomik değerler ve işletmeler, uysa da uymasa da, ne pahasına olursa olsun, özelleştirilecek, lider sultalı “demokrasi!”, “Anayasa bir kere delinmekle bir şey olmaz” denilerek, sivil görüntü altında, ama 12 Eylül anayasası bile çiğnenerek, yasaklar kaldırılmadan sürdürülecekti.

Özal’ın, ne varsa satıp savma tutkusunun kapsamına Boğaz Köprüsü de giriyordu. Askerlerden icazetli, Halkçı Parti lideri Necdet Calp ise buna karşı çıkıyor, sattırmam diyerek yumruğunu masaya vuruyordu.
Devri Özal’da ne keyfi ve hiçbir rasyonelliği olmayan özelleştirmeler engellenebildi ne de Özallaştırma...

Yalnızca, siyasi liderlerin yasakları, Özal’ın baştaki direnmelerine karşın, kamuoyundan gelen baskıyla 6 Eylül 1987 referandumu sonucunda kaldırıldı ve bir de Calp’ın sattırmam dediği Boğaz Köprüsü satılmadı.

***

Ama Calp’ın sattırmam restinin hükmü ancak 29 yıl sürdü.

Necdet Bey’in elini masaya vurmasından 29 yıl sonra Boğaziçi Köprüsü, yanına Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ve otoyollar da eklenerek 12 Eylül rejiminin öbür sivil sürdürücüsü Tayyip Erdoğan tarafından “paşalar gibi satıldı”.

Köprü ve otoyolların 25 yıllık gelirlerinin, geçen hafta özel kuruluşa devredilmesinin özelleştirme bile olmayıp, bütçe gelirlerinin bir bölümünün özel kurumlara bedel karşısında devredilmesi anlamına gelen bir imtiyaz veya iltizam olarak yorumlanabileceği üzerinde yeterince duruldu.

Yine aynı şekilde, Erdoğan ekonomisinin eldekini satıp savarak, bütçe gelirlerinin yağmalanmasına göz yumarak ayakta durmaya çalışmasının, ülkeyi nasıl bir geleceğe sürüklemekte olduğu da belirtildi.

Burada özellikle üzerinde durmak istediğim husus, 12 Eylül darbesinin ana fikrinin ve politikasının halen sivil giysi, ama aynı demir yumruk yöntemiyle sürmekte olduğu.

Özal’ın bile çok istediği halde satmayı beceremediği “Köprü”nün 2012 çıkarken satılması, Evren’in bile sahip olamadığı ölçüde yargı üstünde bir iktidar denetiminin 12 Eylül 2010 referandumuyla sağlanması hep bu olgunun çarpıcı göstergeleridir.

Köprüye iyi bakın! 12 Eylül felsefesinin sürdüğünü bir kez daha göreceksiniz.

Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Montrer les messages depuis:   
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque Toutes les heures sont au format GMT + 2 Heures
Aller à la page Précédente  1, 2, 3, 4 ... 16, 17, 18  Suivante
Page 3 sur 18

 
Sauter vers:  
Vous ne pouvez pas poster de nouveaux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas répondre aux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas éditer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas supprimer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas voter dans les sondages de ce forum


Powered by phpBB v2 © 2001, 2005 phpBB Group ¦ Theme: subSilver++
Traduction par : phpBB-fr.com
Adaptation pour NPDS par arnodu59 v 2.0r1

Tous les Logos et Marques sont déposés, les commentaires sont sous la responsabilités de ceux qui les ont postés dans le forum.