Warning: htmlspecialchars(): charset `ISO-8859-9' not supported, assuming utf-8 in /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/viewtopic.php on line 388
Association A TA TURQUIE
   
7 visiteur(s) et 0 membre(s) en ligne.
  Créer un compte Utilisateur

  Utilisateurs

Bonjour, Anonyme
Pseudo :
Mot de Passe:
PerduInscription

Membre(s):
Aujourd'hui : 0
Hier : 0
Total : 2143

Actuellement :
Visiteur(s) : 7
Membre(s) : 0
Total :7

Administration


  Derniers Visiteurs

Georges : 04h33:52
SelimIII : 04h51:28
murat_erpuyan : 22h50:57
administrateu. : 1 jour, 10h56:49
bendeniz : 1 jour, 23h45:53


  Nétiquette du forum

Les commentaires sont sous la responsabilité de ceux qui les ont postés dans le forum. Tout propos diffamatoires et injurieux ne sera toléré dans ces forums.


Forums d'A TA TURQUIE :: Voir le sujet - A. Sirmen'den enfes irdelemeler
Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum Forums d'A TA TURQUIE
Pour un échange interculturel
 
 FAQFAQ   RechercherRechercher   Liste des MembresListe des Membres   Groupes d'utilisateursGroupes d'utilisateurs    

A. Sirmen'den enfes irdelemeler
Aller à la page Précédente  1, 2, 3, ... 16, 17, 18  Suivante
 
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque
Voir le sujet précédent :: Voir le sujet suivant  
Auteur Message
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10872
Localisation: Paris

MessagePosté le: 07 Juil 2011 10:18    Sujet du message: Répondre en citant

Erpuyan bunu niye koymadin, hani A. Sirmen'i tutarddin. Iste % 50'yi açiklayan bir yazi. Hocam sike yapmam caiz midir ? Caizdir oglum...

Cumhuriyet 07.07.2011

Ali Sirmen


Şike Fetvası!

Futbolda şike skandalına adı karışanlardan biri de, İstanbul Büyükşehir Belediyespor’un oyuncusu İbrahim Akın.

Fenerbahçe maçında, rakip takıma gol atmaması karşılığında kendisine yüz bin dolar önerilen futbolcu gazetelerde yayımlanan haberlere bakılırsa, bir din adamına telefon açıp sormuş:

- Hocam Fener maçında gol atmamam için 100 bin dolar önerildi. Parayı alayım mı?

Hoca’nın sakınca olmadığı yolundaki fetvası üzerine, İbrahim parayı almaya karar vermiş, ama şike önerenlerle pazarlığı da ihmal etmemiş:

- Kabul ama, dolar değil Avro olsun, aşağısına olmaz.

Olayın ayrıntıları yargılanma sırasında ortaya çıkacak, şike iddialarının aslının olup olmadığı o zaman kesin olarak anlaşılacak ve kimlerin, nelerin hedeflendiğinide daha iyi belirleyecek.

Ama şimdilik olayın en ilginç yönüdür İbrahim Akın’ın başından geçenler.

İbrahim kendine göre inançlı bir çocuk olsa gerek ki, hareketlerinin dinen caiz olup olmadığı konusunda Hoca’ya danışmak gereğini duyabiliyor.

Ama bu kadar inanç sahibi olması yine de dolandırıcılık, emniyeti suiistimal, hile, şike gibi ahlaken kabul edilmesi mümkün olmayan fiillerden alıkoymuyor onu.

***

Türkiye’nin gittikçe daha muhafazakârlaştığı yolundaki kanıtlanmış iddialara karşı çıkacak değilim. Ama aynı süreç içinde toplum yerleşmiş değer yargılarını da yitirmektedir. Geleneksel değerlerin yargılarının ortadan kalktığı bir süreç nasıl bir muhafazakârlaşma olarak nitelenebilir ki?

Ilımlı İslam etiketi altında, cami ile borsanın bağdaştırıldığı, dinsel değerlerin küreselleşmenin hizmetine sunulduğu ve insanın insanı acımasızca sömürmesinde beis görülmediği, yolsuzluğun, hırsızlığın, dolandırıcılığın alıp başını gittiği bir ortamda, özü, çalmamaya, aldatmamaya, dayanan dinin egemen olabilmesi ancak bunun ahlaki değerlerinden soyutlanarak, bir ibadet kuralları silsilesi haline sokulmasıyla mümkündü.

Nitekim öyle de oldu.

İçkiye hoşgörü gösteremeyenler, şikeye caizdir fetvası verebiliyorlar.

Mizaha sansür uygulayanlar, dolandırıcılığa kol kanat gerebiliyorlar.

Böylelikle ortaya bir rejim çıkıyor ve bunun da adına “ılımlı İslam” diyorlar.

Aslında “ılımlı İslam” adı altında sokuşturulmak istenen “uyumlu İslam”dır.

Burada önemli olan “ılımlı”lık değil, “uyumlu”luktur.

Tayyip Bey’in Ahmedinejad’a tercih edilmesi, onun İran liderinden daha ılımlı değil, daha uyumlu olmasındandır.

***

Müslümanlar arası dayanışma bir yana atılırken emperyalizmin çıkarlarıyla uyum sağlayan bir rejim baş tacıdır.

Bir yandan sözde dindarlaşma ile öte yandan, artan yolsuzluğun uyum içinde yaşadığı, İslam kardeşliği söylemi ile emperyalizmin ileri karakolluğunun hiç sıkıntı çekmeden uzlaştırıldığı yönetimin egemen olduğu dünyada İbrahim Akın olayı münferit olarak kabul edilemez.

Burada bu davranışların hoş görülmesinin İslam dinine uygun olduğunu söyleyecek değiliz.

Tam tersine...

Gerçek din âlimlerine, inanmışlara sorun, İslamın özünün ne olduğunu, insanın insanı sömürüsünü nasıl yasakladığını, Müslüman dayanışmasını bir yana bırakarak, emperyalizm ile dayanışma halinde din kardeşlerine cephe almayı nasıl men ettiğini size anlatsınlar.

Bu durumda haklı olarak şunu söyleyebilirsiniz:

- İslamın özü bu değildir. Bu davranışlar Müslümanlıkla bağdaşmaz.

Bu sözlerinizde yüzde yüz de haklısınızdır.

Ama ne var ki, bu dehşet verici gerçeği değiştirmez.

Bir ülkede toplumun çoğunluğunun amel ettiği inancın özünün ne olduğundan daha önemli olan, onun nasıl algılandığıdır. Çünkü uygulanan ve değerler bütününü oluşturan o öz değil, o algılamadır.

İbrahim Akın’lar Türkiyesi bu olgunun en çarpıcı örneğidir.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7990
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 16 Juil 2011 7:21    Sujet du message: Répondre en citant

Cumhuriyet Devriminin Öngörülemeyen Bugünü
Ali Sirmen - Cumhuriyet 16.07.2011

Sandıktan çıkıp da demokrasiye değil, diktaya dönüşen rejimlerin taa eski Yunan’dan bu yana süregelen öyküsünü, Türkiye’de Cumhuriyet’in ve çok partili rejimin macerasıyla birleştirerek anlatan Galatasaray’dan sınıf arkadaşım emekli Büyükelçi ve eski milletvekili sınıf arkadaşım Dr. Onur Öymen’in “Demokrasiden Diktatörlüğe” adlı çok dikkate değer mutlaka okunması gereken kitabının hemen ardından, her ikimizin de bir başka sınıf arkadaşımız Prof. Dr. Cahit Can’ın “Cumhuriyet Devrimi ve Öngörülemeyen Bugünü” adlı yapıtını yayımladı.

Elli yıl önce Galatasaray Lisesi’nde aynı sınıfta okumuş olan bu iki seçkin yazarın hemen hemen aynı sıralarda birbiri içine giren iki konuyu, hem de birbirlerinden habersiz olarak yayımlamaları ilginçtir.

Demek ki, bu iki kitap da yalnızca yazarlarının düşüncesinden veya esinlerinden değil, toplumsal koşulların doğurduğu talepten kaynaklanmakta. Bir arada anılmaları da bu nedenledir.

Prof. Dr. Cahit Can, çok dikkatle ve ilgiyle okuduğum, eserinde halkçılık ilkesini Cumhuriyet Devrimi’nin temeline yerleştiriyor.

Okurken büyük keyif aldığım, zaman zaman 1960’ların kimi keskin devrimcilerinin, tıpkı bugünün keskin dönekleri gibi, bir burjuva demokratik devrimi olan Cumhuriyet Devrimi’ne yönelik, ipe sapa gelmez eleştirilerine yanıt da veren eser ile ilgili olarak, kadim dostum Prof. Cahit Can’a sormak istediğim bir hususu da burada dile getireceğim.

***

Ama dilerseniz önce kitabı okurken sık sık rastlanan doğru ve önemli saptamalara değinelim.

Cahit Can, “Atatürk’ün Ölümü ve Sonun Başlangıcına Genel Bakış” bölümünde Türk milli burjuvazisinin, 1920’li yıllarda kendi sınıfsal konumunu arka plana atarak özellikle bağımsızcılık ve yurtseverlik duyguları uzantısında davranırken geçen zamanla birlikte sınıfsal çıkarlarını yeniden ön plana çıkardığını, Atatürk’ün ölümüyle birlikte “altı ok”un da önemini yitirdiğini söylemektedir.

Türkiye’nin NATO’ya girişi bölümünde de aynen şöyle demektedir:

“Olumsuz dönüşümün miladı olarak, 1952 yılının yani Türkiye’nin NATO’ya girmesi tarihinin gösterilmesi aşağıda görüleceği gibi tümüyle doğrudur.” (s. 159)...

“NATO’nun kurucularından Acheson örgütün kuruluş amacını şöyle özetlemektedir: ‘...Ancak NATO’nun gerçek kuruluş amacı Sovyet tehdidini önlemekten Avrupa ülkelerinin II. Dünya Savaşı’ndan sonra büyük prestij kazanmış komünist partilerin iktidara gelebilme olasılığını ortadan kaldırmaktır.’ ” (S. 160)

Bu saptamaların tümüne katılmamak olanaksız, hatta bunları görmeden nelerin nasıl ve neden olduğunu anlamanın da mümkün olmayacağını söylemek mümkün.

Ama burada, şu soru önem kazanıyor:

- Nasıl oldu da Kurtuluş Savaşı’nın anti-emperyalistleri ile Cumhuriyet devriminin devrimcileri bu kadar çabuk teslim oldular karşı cepheye?

Yukarıdaki soruyu yanıtlarken başka etkenlerle de karşılaşmıyor muyuz?

***

Bilindiği ve Prof. Can’ın da kitabında belirttiği gibi, Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti, dostça ilişkiler, hatta daha ileri giderek söyleyebiliriz ki, antiemperyalist dayanışma içindeydiler.

Ne var ki, bu durum, özellikle dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı Şükrü Saracoğlu’nun, 1939 Eylül’ünde Moskova’ya yaptığı gezi sırasında Molotov ve Stalin tarafından yapılan Boğazlar üzerinde denetim talepleriyle birden bozulmuştu.

Genelde, bu taleplerin 2. Dünya Savaşı sonrasında yapıldığı sanılır, oysa gerçek savaş ertesinde Haziran 1945’te yine Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov’un Moskava Büyükelçimiz Selim Sarper’e 1945 Haziran’ında tekrarladığı Boğazlar üzerindeki talepler (artı Kars Ardahan’da hak iddiaları) aslında daha savaş öncesinde 1939 Eylül’ünde bizzat Şükrü Saracoğlu’na Molotov ve Stalin tarafından bildirilmişti.

Türkiye’nin Amerikan emperyalizminin sultasına girmesiyle sonuçlanacak gelişmelerde, Cahit Can’ın yukarıda saydığı etkenlerin yanı sıra Stalin yönetiminin bu taleplerinin hiç rolü olmamış mıdır?

Sanıyorum, bu konu etraflıca ele alınıp incelenmeye muhtaçtır. Tabii bu taleplerin etkili olduklarının kabul edilmesi, öbür etkenlerin görmezden gelinmesi anlamını taşımadığı gibi, dirençsiz teslimiyeti mazur da göstermeyecektir.

“Cumhuriyet Devrimi ve Öngörülemeyen Bugünü”nü okurken kafama takılan soru buydu. Dostum Cavit Can’a sorduğum bu soruyu sizinle de paylaşayım istedim.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7990
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 02 Aoû 2011 4:54    Sujet du message: Répondre en citant

Kim Kazandı?
Ali Sirmen - Cumhuriyet 02.08.2011


TSK’nin Genelkurmay Başkanı ve üç kuvvet komutanının istifası heyecan uyandırmakla birlikte kimseyi fazla da şaşırtmayan bir gelişme oldu.

TSK’nin 173 muvazzaf olmak üzere, 250 general, subay ve astsubayının tutuklu olarak cezaevlerinde bulunmasını, Genelkurmay Başkanı’nın veya herhangi bir kuvvet komutanının içine sindirememesinde şaşılacak ne var?

Bu durumda, bu sorumluluğu paylaşmamak, bu oyunda yer almak istemeyenlerin demokratik haklarını kullanarak emekliliklerini talep etmelerini kim kınayabilir?

Kimi haber kaynakları daha görev süresinin dolmasına iki yıl olan Org. Koşaner’in bu kararını birkaç ay önce vererek, emeklilikten sonra oturacağı lojmanı seçtiğini, kullanacağı arabasını da satın aldığını belirtmektedirler.

Öyle anlaşılıyor ki, emeklilik açıklamasında tutuklama kararlarını içine sindiremediğini de belirten Sayın Koşaner, Başbakan ve Cumhurbaşkanı ile son görüşmelerinden de sonuç alamayınca, sorumluluğu paylaşmayarak, emekliliğini istemeyi yeğlemiş, üç kuvvet komutanı da kendisini izlemişlerdir.

Tabii bu gelişmeleri izlerken, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin uygulamalarını ve bunlar üzerindeki siyasi iktidar denetimini de gözden uzak tutmamak gerekir. Aksi takdirde, sağlıklı bir sonuca varmak mümkün olamayacaktır.

Komutanların bu sorumluluğa ortak olmamak için demokratik haklarını kullanmış olmalarının, ileride onların da tutuklanmayacakları anlamını taşımadığını bilmek için de herhalde kâhin olmaya gerek yoktur.

***

Türkiye’de laik cumhuriyetin algısını ve yapısını değiştirmek isteyenlerin, onun kurumlarını da teker teker ortadan kaldırmalarında şaşılacak bir yön yoktur.

Laik cumhuriyet hedef tahtasına konunca, onun ordusunun da aynı yerde olması doğal.

İrtica tehdit olmaktan çıkınca, doğaldır ki, onun yerini irtica ile mücadele alacaktır.

Bunlar şaşırtıcı değildir.

Son zamanlarda egemen olan politikanın “PKK ile barış, TSK ile savaş”a dönüşmüş olmasının PKK ile yandaşlarını sevindirmesi, kendilerini PKK’den ayırmadıklarını söyleyenlerin bu gelişmeler karşısındaki memnuniyetlerini gizlemeye bile ihtiyaç duymamaları da kimseyi yadırgatmıyor.

İkinci Cumhuriyetçilerin de sevinçlerini doğal karşılamak gerekir.

Burada yadırganacak tek şey, bütün bu gelişmelerin demokrasiyi güçlendirdiğini ileri sürenler olmuştur.

Türkiye her geçen gün biraz daha sivil demokrasiye doğru gitseydi, o zaman bu görüşlere itibar etmek mümkün olabilirdi. Ama herkesin gördüğü gibi her geçen gün biraz daha sivil diktaya doğru gittiğimize göre, ortada demokrasiye yöneliş olarak nitelenebilecek bir durum yok.

***

Peki bu son mücadeleden kim kazançlı çıktı?

Bu sorunun yanıtı olaya nereden baktığınıza göre değişir.

Burada asıl önemli olan Türkiye’nin kazançlı çıkıp çıkmadığıdır.

Bu sorunun yanıtı açıktır:

Türkiye kazançlı değil, zararlı çıkmıştır. Çünkü şöyle bir altın kural vardır:

“Hiçbir ordu ulusu ile, hiçbir ulus ordusu ile savaşından galip çıkamaz; her iki halde de, her ikisi de kaybeder.”

Bunun çok çeşitli örnekleri vardır.

Nitekim 14 Temmuz günü bu köşedeki “5. Ordu ve Bir Kitap” adlı yazıda yeni yayımlanmış bir eserden örnek verilmiştir.

1892-97 yılları arasında Bahriye Nazırı ve Akdeniz Donanması Baş Amirali Hasan Rami Paşa hatıratında, 1897 yılında Osmanlı donanmasının üç Yunan gemisi karşısında nasıl gülünç ve acınacak duruma düştüğünü anlatıyor.

Bu durumun nedeni Abdülhamit’in, donanmayı Abdülaziz’in halledilmesinde baş sorumlu olarak görmesi, gemileri Haliç’te paslandırırken, personeli de atalet içinde çürüterek intikam alma yolunu tutmasıdır.

Abdülhamit, kendince donanmadan intikamını almıştı.

Ama kim kazanmıştı?

Abdülhamit mi, imparatorluk mu, halk mı, demokrasi mi, yoksa Yunanlılar mı?

Osmanlı donanmasının Haliç’ten zor çıkıp, Yeşilköy önünde nasıl karaya oturduğunu anlatan bu trajikomik kitabı okuyun! İçinde bugün için alınacak çok ders var.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7990
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 07 Aoû 2011 13:35    Sujet du message: Répondre en citant

‘Gerçek Türk!’ Olmak
Ali Sirmen - Cumhuriyet 07.08.2011


Sevgili,

Haberi okuduğum zaman, gerçekten güleyim mi ağlayayım mı, karar veremedim.

Fazla ayrıntılarına girmeden olay kısaca şu:

49 yaşındaki Alman Andrea Goch, bir süre önce tatil için geldiği Antalya’yı ve Türkiye’yi çok beğenip yerleşmiş. Ardından Türk vatandaşlığına geçip Sema Nur adını almış ve Ankara’ya taşınmış. Türkiye hayranlığı ya da tutkusu o kertedeymiş ki, koluna bir de Atatürk dövmesi yaptırmış. 2010 yılında da internette bir lisede gece bekçiliği yapan Hakan Erdoğan ile tanışmış ve Yenimahalle’de birlikte yaşamaya başlamışlar. Kısa süre sonra da ilk dayak olayı patlak vermiş, Hakan Bey sevgilisini önce dövmüş, sonra da özür dilemiş ama eski Andrea, “nev” Sema, 1 Ağustos’ta bir kez daha dayak yiyince jandarmaya gidip şikâyetçi olmuş

Andrea-Sema’nın dayak olayından sonraki şu sözleri bütün gazetelerde manşetteydi:

- Şimdi gerçek Türk oldum.

Koluna Atatürk dövmesi yaptıran Andrea-Sema, kendini onunla değil de erkekten dayak yiyince gerçek Türk olduğunu kabul ediyor.

Bu durumda postmodern bir Türk olmanın pek kolay olmadığı söylenebilir.

Kadın dayak yemeden gerçek Türk olamıyorsa, bundan çıkan sonuç, erkeğin de kadını dövmeden gerçek Türk olamayacağıdır.

***

Bu durumda Türk olmak pek fazla göğüs kabartmıyor.

Zaten Türk olmak, öyle pek kolay da değil. Haçlı Seferleri’nden başlayıp günümüze kadar gelen önyargılar, çokuluslu koca bir imparatorluğun çok zor geçen tasfiyesinin doğurduğu çalkantıların da katkısıyla uzun bir zaman süreci içinde olumlu olmayan bir Türk imajı ortaya çıkmış.

“Türk imajı”nın, emperyalizmin önyargıları ve art niyetleriyle dokunduğu bir gerçek.

Ama ona şu hali pürmelalimizle önemli katkılarda bulunduğumuz da yadsınamaz.

Nitekim, gönüllü Türk, sabık Andrea, yeni Sema, dayak yediğinde kendini gerçek Türk olmuş addederken, herhalde emperyalizmin art niyetleri ve önyargılarından yola çıkmıyor, bu toplumda yaşadıklarına bakarak hükme varıyordu.

Evet, bir Türk imajı var, tıpkı Fransız, İngiliz, Alman, Amerikalı imajı gibi.

Ancak bu gerçeği kabul etsek dahi, biraz dikkatli davranmak gerek, derim.

Öncelikle genellemeler, son derecede tehlikeli ve yanıltıcıdırlar.

Sonra, insanların ırksal nitelikleri olduğunu, kimi ırkların ondan doğan yapıları yüzünden belirli bir biçimde davrandıklarını gösterir bilimsel veriler yoktur.

Kaldı ki, uluslar ırklara dayanmazlar. Bir ulus, varsayılan bir ortak geçmişten gelip, ortak geleceğe yönelen iradi bir birliktir.

Bu insanların yüzyıllar boyunca, her mekânda ve her koşulda değişmez bir şekilde aynı hasletlere sahip olup, aynı davranış biçimlerini göstermeleri beklenmez.

***

Belirli bir zaman diliminde, belirli bir coğrafyada, belirli koşullarda ve üretim ilişkileri içerisinde yaşayan insanlarda, ortak değer yargıları, ortak davranış biçimleri ortaya çıkması doğaldır.

Ama buna bakarak “Bir Türk böyle davranır, bir İngiliz şöyle” demek yanıltıcıdır.

İnsan davranışlarını, uyruklar, “ırk”lar değil, içinde bulunulan koşullar belirler.

Kimi zaman aynı uyruktan insanın aynı davranış biçimlerini göstermelerinin nedeni, onların aynı koşullar içinde olmalarından kaynaklanır.

Kadın dövmek, Türk’e has değil. Kadın dövme feodal kültürden ya da tarım toplumu kültüründen kopamamış insanların davranış biçimidir.

Kadına şiddet, onu yaratan koşulları gidermeyen her toplumda vardır.

Bu görüşleri Sevgili, birden milliyetçi duygularım kabardığından, savunmaya geçmek için yazdığımı sanma!

Öyle bir niyetim yok. Amacım “Türk asla kadın dövmez” demek de değil.

Pek de âlâ döver ve zaten dövüyor da.

Ama Türk’ün, tab’an Fransızdan, Almandan ne fazlası vardır ne de azı; toplumların birbirlerine üstünlükleri, genlerinden değil, içinde bulundukları koşullardan kaynaklanır.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7990
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 09 Aoû 2011 17:48    Sujet du message: Répondre en citant

Memleketimden Utanç ve Övünç Manzaraları
Ali Sirmen - Cumhuriyet 09.08.2011


2011 Ağustos başı itibarıyla memleketimden utanç manzaraları:

1 - 07.08.2011 tarihli Milliyet gazetesi haberi:

İçişleri Bakanlığı, Dink ailesinin açtığı tazminat davasına verdiği temyiz dilekçesinde, Hrant Dink talep etmediği için, kendisine koruma verilmediğini ileri sürdü.

İçişleri Bakanlığı’nın temyiz dilekçesinin neresinden başlamalı ki?

Bir kere hepimiz biliyoruz, Hrant Dink tehdit altında olduğu yolunda, İstanbul Valisi aracılığıyla devlete başvurdu, “Hayatım tehlikede” dedi. Kendisine nasihat ettiler “Aklımı başına al” diye.

Dünya âlem biliyordu Hrant Dink’in öldürüleceğini, Nedim Şener’in “Kırmızı Cuma”sında her şey açık açık yazılmış.

Kaldı ki, AİHM’nin ve Danıştay’ın yaşamı tehdit altında olan yurttaşın korunması için talebin şart olmadığı yolunda kararları var.

Yoksa yargı kararları AKP’nin İçişleri Bakanlığı’nı bağlamıyor mu?

İçişleri Bakanlığı temyize gönderdiği dilekçede şunu demek istiyor:

- Devlet bazen yurttaşını koruma görevini unutur, ona görevini anımsatmak gerek.

Böyle bir şey nerede görülmüş?

İşte memleketimden bir utanç manzarası!

***

06.08.2011 Erzurum:

Erzurum Yakutiye ilçesi Esat Paşa Yokuşu Sokağı’nda erkek arkadaşı İ.M. ile yürürken, etrafta kimse olmadığına gören Z.B. sigara yakıyor. Sigarasından birkaç nefes çekiyor ki, karşıdan gelmekte olan M.Y. ve B.G. “Sigarayı söndür terbiyesiz” diyerek, genç kadına saldırıyorlar. Birden etraf kalabalıklaşıyor, saldırıya uğrayanlar hemen yakındaki erkek öğrenci yurduna sığınıyorlar. Saldırganlar, iki arkadaşı korumaya çalışan polisleri de tartaklıyorlar.

İstanbul’da belediye zabıtalarının masa avının birkaç gün sonrasında meydana gelen bu olayın failleri ellerini kollarını sallayarak şimdi Erzurum’da dolaşmaktalar. Gazeteler de olayın ardını bırakacak ve Türkiye’de ramazan ayı süresince, benzer olaylar birbirlerini izleyecek.

“Laik devlet!” de “bu münferit bir olaydır!” deyip, oruç tutmama özgürlüğünü korumak için hiçbir şey yapmayacak. Çünkü AKP’ye göre böyle bir özgürlük yoktur ve bugün Türkiye’de AKP iktidarda olduğuna göre, oruç tutmama özgürlüğü mevcut değil.

***

06.08.2011 tarihli, İstanbul’da yayımlanan Yeni Şafak gazetesindeki Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın yazısı:

“Bir Müslüman imkânlar ve şartlar elverdiği takdirde, İslam ahkâm, ahlak ve adabının hâkim olduğu, kimsenin aleni olarak bunları çiğneyemediği bir toplumda yaşamak ister. Yine imkân bulduğunda, şartlar müsait olduğunda, düzelteyim derken bozma ihtimali bulunmadığında, daha büyük sakınca doğurmadığında her Müslüman aleni (açıkça kamuya açık yerde) dine, ahlaka, âdaba aykırı bir davranışa, engellemek veya ıslah etmek maksadıyla müdahale etmekle yükümlüdür.”

...Durum böyle olunca, çoğulcu bir toplumda yaşayan Müslümanın farklı olanlarla zorunlu ilişkisinin adına ben ısrarla hoşgörü değil, tahammül diyorum.”

Bu yazı ile ilgili olarak herhangi bir yorum yapmıyorum. Yalnızca “Erzurum’daki olayı ve bu yazıyı bir arada ele alın, bir de öyle bakın” diyorum.

***

08.09.2011 Cumhuriyet gazetesinden :

“Doğum Gününde Yazarımıza Destek/ Balbay Yalnız Değil.

Bugün CHP milletvekilleriyle okurları, 52. doğum yıldönümü dolayısıyla Mustafa Balbay ile birlikte olmak üzere Silivri’ye gidiyorlar.”

Bütün bu hengamenin ortasında, 2.5 yıldır tutuklu bulunan Mustafa Balbay, baskıya zulüme, sivil darbeye karşı, demokrasi ve hukuk mücadelesini sürdürürken, direncinde en ufak bir tavsama olmadan 161 gündür tek başına yaşadığı hücresinde 52. yaşına girdi.

Mustafa zulme boyun eğmeyişin, teslim olmayışın simgesi ve hepimizin övünç vesilesidir.

Bunca utanç manzarasına karşı işte bu da memleketimden bir övünç manzarası.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7990
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 20 Aoû 2011 14:09    Sujet du message: Répondre en citant

Şike Skandalı Oldu Şimdi Hukuk Skandalı
Ali Sirmen - Cumhuriyet 20.08.2011

Futbolda şike skandalını sevinçle karşılamıştım.

- İnsanların ne sağcı ne solcu, sadece futbolcu olduğu yerde bu olay hayırlara vesile olur, demiştim.

Hayırlara vesile oldu da gerçekten.

Top kafalıların görmemekte direndikleri hukuk rezaletleri, kendi ilgi alanlarına da sıçradı.

Böylelikle yurtseverlere yöneldiği zaman ilgi çekmeyen hukuk ihlalleri topseverlere yönelince toplumun dikkatine mazhar oldu.

- Hukuk ve hukuk devleti herkese lazımdır, derim hep.

Nitekim de oldu.

Allah bilir ya, Silivri’de ve Ergenekon ya da Balyoz, ya da Nedim Şener, Ahmet Şık ya da Soner Yalçın olaylarında “Bana ne, ne halleri varsa görsünler!” demiş olan Aziz Yıldırım da, ucu kendisine dokununca “Hukuk yok mu?!” diye bağırmıştır.

Şike skandalının patlak vermesine sevinmem bundandır, yoksa futbol temizlenecek kanısından değil.

Gördüğünüz gibi, TFF şike konusunda “yola devam” kararı verdi.

TFF yetkililerinin bildirdiklerine göre, ellerindeki dosyalar şike kararı vermeye yetecek kanıtları içermiyordu. Bu durumda ceza vermemeleri de doğal.

Şimdi bu durumda, şike var mı yok mu?

Var desen kanıtlayamazsın.

Yok desen kimseyi kandıramazsın.

***

Ligler bu kadar iddianın üzerine devam edecek. Bundan sonra şike konusunda nasıl karar verilebilir ki?

Şike söylentileriyle böylesine malul bir ligin hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi nasıl mümkün olacak?

Statlarımız artık kanalizasyon kokmayacak mı?

Kimi takımlar hakkındaki şike söylentileri ileride, sokakta tribünlerde yeni gerginlikler ve çatışmalar yaratmayacak mı?

İddianame çıktığı zaman şike ile ilgili daha sağlıklı bir karar verilebileceği söyleniyor. Böyle bir mantık olur mu?

Şike konusunda ya TFF’ye yetecek kanıt yoktur, ya da vardır. Kanıt yoksa, iddianame değil, kesinleşmiş yargı kararı beklenir. İddianame kanıt değil, adı üstünde iddiadır.

Kesin yargı kararı verilinceye kadar atı alan Üsküdar’ı geçecektir. Dava bir iki yıl sürse, sonra nasıl bir uygulama yapılacak?

Bütün bunlar neden kaynaklanıyor?

Bütün bunlar, savcıların TFF’ye doğru dürüst dosyaları göndermemesinden, özel yetkili mahkemelerin, bu gizlilik merakından kaynaklanıyor ve tabii ortaya bu kez de bir hukuk skandalı çıkıyor.

Evet, şike skandalı artık hukuk skandalına dönüşmüştür.

***

“Şike!” diye yer gök inliyor. Ortada şikeyi kanıtlayacak herhangi bir belge yok.

Fenerbahçe gibi bir kulübün başkanı şike suçlamasıyla gözaltına alınıyor, “Hani bu şikenin belgesi?” diyorsunuz. “Gizlidir arkadaş!” diye yanıtlıyorlar. Koskoca ve üstelik hasta adamların tutuklanmalarına yeten belge ve deliller şikeyi kanıtlamaya yetmiyor.

Peki arkadaş, o zaman bu adamları neye dayanarak içeri atıyorsunuz?

Peki arkadaş bu adamları neden tutuksuz yargılamıyorsunuz?

Belgeler ligin üzerine en ufak bir şaibe bile düşürmüyor, ama insanları tutuklamaya yetiyor.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, Fenerbahçe Başkanı ile Sivasspor Başkanı tedbirli olarak disiplin kuruluna sevk ediliyorlar, başkanlıkları bitiyor.

Neden?

Şikeye karıştıklarını gösteren bir belge mi var?

Varsa neden şike yok deniyor, yoksa neden Aziz Yıldırım ve Mecnun Odyakmaz Disiplin Kurulu’nda?

Tutukluluk tedbirdir, hüküm değil.

Peki, bu adamlar neden disiplin kurulundalar, neden başkanlıkları bitiyor?

Görüyorsunuz, futbol skandalı, hukuk skandalına dönüştü.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7990
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 10 Sep 2011 12:13    Sujet du message: Répondre en citant

Dikkat Lig Başladı!
Ali Sirmen - Cumhuriyet 10.09.2011


PARİS - Hep hayıflanıyorum “şimdiye kadar aklım neredeymiş” diye.
1990’lı yıllarda bir gün, Ali Sami Yen Stadı’nın basın tribününde bu sözleri söyleyen ünlü karikatür sanatçımız Ali Ulvi idi. Hayıflanmasının nedeni ise futbol maçlarını izlemeye geç başlayarak, onca yılı kaybetmesiydi, o artık futbolun tadına varmıştı.

Ali Ulvi çağımızın önemli gerçeklerinden biri olan ayaktopunu küçümseyenler grubunda boğulmak gafletine düşmedi. O geç de olsa, bu işin keyfini iyi çıkardı.

Televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte futbol da evimize girdi, artık erkek oyunu olmaktan çıkıp ailede kadın erkek, herkesin oyunu oldu.
Dünyanın her yerinde öyle.

1998’den bu yana birkaç dünya kupasını Paris’te izledim. Bütün kahvelerin turnuvalar yüzünden plazma TV alıcılarıyla donatıldığı kentte önemli maç günlerinde yaşam ölüyor, herkes ekrana kilitleniyor.
Jacques Brel’in “Her yer bira kokuyor” diyen biranın ortak payda olduğunu anlatan şarkısı var. Ama şimdi galiba asıl ortak payda futbol. Artık her yer futbol kokuyor.

20. yüzyılın oyunuydu futbol, 21’incinin de olacak gibi görünüyor.
Bugün Paris’te, evlerde, bulvarlarda ve kahvelerde insanlar bir kez daha yine futbol konuşup izlerken, bizim liglerimiz de bunca badirenin ardından, başlamış olacak.

***

Bu yıl futbol başımızı çok ağrıtacağa benziyor.

Şike skandalının soruşturması bir hukuk skandalına dönüştü. Savcılar, Futbol Federasyonu’na, dört başı mamur bir dosya gönderip, soruşturmanın kurallarına uygun ve özgürce yapılmasını sağlayamaz mıydı?

Hukuk devleti konusunda fazla duyarlı olmayan toplum, konu futbol olunca tepkisini ortaya koymaya başladı.

Eğri oturup doğru konuşalım; söz konusu olaylar Fenerbahçe yerine herhangi bir başka takımın başına gelmiş olsaydı, taraftar tepkisinin içeriği pek değişik olmayacaktı.

Ayrıca kabul etmek gerekir ki Fenerbahçe’nin Avrupa Şampiyon Kulüpler karşılaşmalarından tasfiye edilmesinde, Futbol Federasyonu’nun rolünü anlamak oldukça güçtür.

Federasyon, Fenerbahçe’nin şikeye bulaştığı ve liglerden yasaklanması konusunda kendi ölçütlerine ve ikna edici yeterli kanıt bulamadığını açıkladığına göre, şimdi hangi kriterden hareketle, sarı lacivertlileri Avrupa liglerinden yasaklama yolunu tutabilmektedir ki?

***

UEFA’nın TFF’ninkinden daha sıkı kriterleri olabilir; İtalya’da olduğu gibi burada da onları işletebilir.

Ama TFF’nin, UEFA’nın “Fenerbahçe’yi Avrupa Şampiyon Kulüpleri’nden yasaklayın!” talebiyle karşılaştığında, vereceği yanıt şu olmalıydı:

- Biz, henüz FB’nin şike yaptığı konusunda yeterli delile sahip değiliz. Bu durumda kendi kriterlerimiz içinde neye dayanarak, bu kulübü yasaklayalım ki? Size göre, bir yasaklama nedeni varsa, kararı siz alın!

Bugünkü durumun haksızlığa uğramış olduğu duygusunu taşıyan Fenerbahçe taraftarını ne gibi davranışlara itebileceğini, geçenlerde Şükrü Saracoğlu’nda meydana gelen olaylarda gördük.

Başına gelmeyenin, gelenin halinden anlaması güç de olsa, bütün Fenerbahçe taraftarlarına soğukkanlı olmalarını tavsiye ederken kulüp yönetiminin de havayı yatıştıracak bir tutum içinde olmasının şart olduğunu bir kez daha anımsatmak gerek.

Geçen hafta sonunda, Elazığ’da, Diyarbakırspor maçı sırasında meydana gelen olaylar, toplumun içinde bulunduğu gergin atmosferin tribün ve sahalara yansımasının doğuracağı tehlikeler konusunda ipucu verdiğini söylemek mümkün.

Sevgili okurlarım, şike skandalı patlak vereli bu kadar süre geçmesine karşın, özel yetkili savcıların, “suç işlemek için silahlı örgüt oluşturmak” suçundan soruşturma açmalarının ardındaki gerekçeyi kavrayamadığımı itiraf etmek isterim.

Kanımca, kendini her şeye kadir gören bir iktidarın toplumda çok etkin olan futbol dünyasını kendi isteğine göre, yeniden dizayn etme isteği yatıyor olayın ardında.

Bu durumda da kimse, kendini yeni gelişmelerden masun hissetmemelidir.

Gün “bugün bana, yarın sana!” günüdür.

Bu durumda, herkesin Fenerbahçe ile dayanışma içinde olması akıllıcadır.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Raskolnikoff
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 09 Oct 2007
Messages: 3479
Localisation: Somewhere in the world

MessagePosté le: 22 Sep 2011 11:47    Sujet du message: Répondre en citant

Cumhuriyet Devriminin Öngörülemeyen Bugünü - Ali SİRMEN
Yazar: kemalist 16/07/2011 13:21:00

Sandıktan çıkıp da demokrasiye değil, diktaya dönüşen rejimlerin taa eski Yunan’dan bu yana süregelen öyküsünü, Türkiye’de Cumhuriyet’in ve çok partili rejimin macerasıyla birleştirerek anlatan Galatasaray’dan sınıf arkadaşım emekli Büyükelçi ve eski milletvekili sınıf arkadaşım Dr. Onur Öymen’in “Demokrasiden Diktatörlüğe” adlı çok dikkate değer mutlaka okunması gereken kitabının hemen ardından, her ikimizin de bir başka sınıf arkadaşımız Prof. Dr. Cahit Can’ın “Cumhuriyet Devrimi ve Öngörülemeyen Bugünü” adlı yapıtını yayımladı.

Elli yıl önce Galatasaray Lisesi’nde aynı sınıfta okumuş olan bu iki seçkin yazarın hemen hemen aynı sıralarda birbiri içine giren iki konuyu, hem de birbirlerinden habersiz olarak yayımlamaları ilginçtir.

Demek ki, bu iki kitap da yalnızca yazarlarının düşüncesinden veya esinlerinden değil, toplumsal koşulların doğurduğu talepten kaynaklanmakta. Bir arada anılmaları da bu nedenledir.

Prof. Dr. Cahit Can, çok dikkatle ve ilgiyle okuduğum, eserinde halkçılık ilkesini Cumhuriyet Devrimi’nin temeline yerleştiriyor.

Okurken büyük keyif aldığım, zaman zaman 1960’ların kimi keskin devrimcilerinin, tıpkı bugünün keskin dönekleri gibi, bir burjuva demokratik devrimi olan Cumhuriyet Devrimi’ne yönelik, ipe sapa gelmez eleştirilerine yanıt da veren eser ile ilgili olarak, kadim dostum Prof. Cahit Can’a sormak istediğim bir hususu da burada dile getireceğim.

***

Ama dilerseniz önce kitabı okurken sık sık rastlanan doğru ve önemli saptamalara değinelim.

Cahit Can, “Atatürk’ün Ölümü ve Sonun Başlangıcına Genel Bakış” bölümünde Türk milli burjuvazisinin, 1920’li yıllarda kendi sınıfsal konumunu arka plana atarak özellikle bağımsızcılık ve yurtseverlik duyguları uzantısında davranırken geçen zamanla birlikte sınıfsal çıkarlarını yeniden ön plana çıkardığını, Atatürk’ün ölümüyle birlikte “altı ok”un da önemini yitirdiğini söylemektedir.

Türkiye’nin NATO’ya girişi bölümünde de aynen şöyle demektedir:

“Olumsuz dönüşümün miladı olarak, 1952 yılının yani Türkiye’nin NATO’ya girmesi tarihinin gösterilmesi aşağıda görüleceği gibi tümüyle doğrudur.” (s. 159)...

“NATO’nun kurucularından Acheson örgütün kuruluş amacını şöyle özetlemektedir: ‘...Ancak NATO’nun gerçek kuruluş amacı Sovyet tehdidini önlemekten Avrupa ülkelerinin II. Dünya Savaşı’ndan sonra büyük prestij kazanmış komünist partilerin iktidara gelebilme olasılığını ortadan kaldırmaktır.’ ” (S. 160)

Bu saptamaların tümüne katılmamak olanaksız, hatta bunları görmeden nelerin nasıl ve neden olduğunu anlamanın da mümkün olmayacağını söylemek mümkün.

Ama burada, şu soru önem kazanıyor:

- Nasıl oldu da Kurtuluş Savaşı’nın anti-emperyalistleri ile Cumhuriyet devriminin devrimcileri bu kadar çabuk teslim oldular karşı cepheye?

Yukarıdaki soruyu yanıtlarken başka etkenlerle de karşılaşmıyor muyuz?

***

Bilindiği ve Prof. Can’ın da kitabında belirttiği gibi, Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti, dostça ilişkiler, hatta daha ileri giderek söyleyebiliriz ki, antiemperyalist dayanışma içindeydiler.

Ne var ki, bu durum, özellikle dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı Şükrü Saracoğlu’nun, 1939 Eylül’ünde Moskova’ya yaptığı gezi sırasında Molotov ve Stalin tarafından yapılan Boğazlar üzerinde denetim talepleriyle birden bozulmuştu.

Genelde, bu taleplerin 2. Dünya Savaşı sonrasında yapıldığı sanılır, oysa gerçek savaş ertesinde Haziran 1945’te yine Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov’un Moskava Büyükelçimiz Selim Sarper’e 1945 Haziran’ında tekrarladığı Boğazlar üzerindeki talepler (artı Kars Ardahan’da hak iddiaları) aslında daha savaş öncesinde 1939 Eylül’ünde bizzat Şükrü Saracoğlu’na Molotov ve Stalin tarafından bildirilmişti.

Türkiye’nin Amerikan emperyalizminin sultasına girmesiyle sonuçlanacak gelişmelerde, Cahit Can’ın yukarıda saydığı etkenlerin yanı sıra Stalin yönetiminin bu taleplerinin hiç rolü olmamış mıdır?

Sanıyorum, bu konu etraflıca ele alınıp incelenmeye muhtaçtır. Tabii bu taleplerin etkili olduklarının kabul edilmesi, öbür etkenlerin görmezden gelinmesi anlamını taşımadığı gibi, dirençsiz teslimiyeti mazur da göstermeyecektir.

“Cumhuriyet Devrimi ve Öngörülemeyen Bugünü”nü okurken kafama takılan soru buydu. Dostum Cavit Can’a sorduğum bu soruyu sizinle de paylaşayım istedim.
_________________
Родион Романович Раскольников
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé Visiter le site web de l'utilisateur
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10872
Localisation: Paris

MessagePosté le: 24 Nov 2011 2:12    Sujet du message: Répondre en citant

Cumhuriyet 24.11.2011

Ali Sirmen


AB “Zavallı” mı Oldu?

İnsan yaşadıkça neler neler görüyor.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Londra ziyareti sırasında uçakta gazetecilerle söyleşisinde Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB dönem başkanlığından söz ederken “zavallı birliğin, yarım başkanı” deyimini kullanmış.

Daha doğrusu haberi veren, Milliyet konuşmayı böyle yansıtmış. Öyle anlaşılıyor ki Sayın Gül’ün telaffuz ettiği sözcük “miserable”, bu da zavallı olarak da çevrilebilir, sefil olarak da...

Haberi okurken düşündüm.

Çok değil, yalnızca yedi yıl önce, bu tarihlerde, Türk Dışişleri Bakanlığı harıl harıl Tayyip Erdoğan’ın AB’den üyelik müzakere sürecini başlatacak tarihi alacağı Brüksel gezisini hazırlamaktaydı.

Gerçi AB daha 2004 Ekimi’nde, Türkiye’ye tam üyelik yolunu açmayacağını belli eden bir metin göndermişti ve bu durumda Ankara’nın “Pekâlâ öyle ise talebimizi geri çekiyoruz” demesinin daha doğru olacağı anlaşılmıştı.

Ama hesap başkaydı.

Tayyip Bey’in Türkiye’deki dengeleri dönüştürürken AB manivelasını kullanmak üzere, Türkiye’yi Avrupa’ya sokan lider görüntüsüne ihtiyacı vardı ve her şey ona göre sahnelenmekteydi.

18 Aralık 2004’te ise Ankara ahalisi havai fişeklerle AB yolunun açılışını kutluyordu.

***

Havai fişek gösterileri Sayın Gül’ün deyimiyle “miserable” denecek türdendi.

Çünkü Türkiye’ye Avrupa yolu falan açılmamış, tam tersine Ankara’ya, üyeliğin mümkün olamayacağı, az arif olanın bile anlayacağı açıklıkla anlatmıştı.

Aradan hemen hemen yedi yıl geçmiş. Türkiye’ye görünür bir gelecekte AB yolunun kapalı olduğu artık herkes tarafından açıklıkla anlaşılmış bulunuyor.

Bu ortamda Sayın Cumhurbaşkanı’nın sözlerini nasıl yorumlayacağız?

‘Kedinin uzanamadığı ciğere murdar demesi’ benzetmesi de yakışıksız olur.

Aslında umutların solmanın da ötesinde tümden suya düştüğü bu yedi yıl içinde AB eski konumundan ve görüntüsünden çok uzaklaşmıştır.

Türkiye’nin AB rüyasının solmasının nedeni yalnızca, Avrupa’da başını Merkel ile Sarkozy’nin çektiği “Hayır” cephesinin bıktırıcı tutumu değil, aynı zamanda da Avrupa’nın artık eskisi kadar cazip olmamasıdır da.

Aslına bakılacak olursa, 2004’te de AB artık yeni üyeleri cömertçe besleyen bir kuruluş olmaktan çıkmış, yeni üyelere aktarılan kaynakları oldukça sınırlanmış bir haldeydi.

Daha o günlerde de eski kıtanın artık geleceğin çekim merkezlerinden biri olmayıp, cazibe alanlarının hızla Pasifik kıyılarıyla Asya’ya kaymakta olduğu biliniyordu.

Görebilenler, kıtanın köhnemekte olduğunun farkındaydı.

***

Ama görüntü henüz düzgündü. Oysa 2011 Avrupa’nın sırlarının dökülmeye başladığı yıl oldu. Yunanistan, ardından ona rahmet okutacak İtalya krizi ve onu izleyen İspanya, Avro’nun ve Avrupa’nın geleceğinin bir kez daha sorgulanmasına yol açtı.

Artık AB’nin para birimi ve geleceği ciddi bir soru işareti olarak durmaktadır.

Bu durumda Avrupa artık zavallı olarak nitelenecek konuma düşmüştür denebilir mi?

Sanmıyorum.

Ama Avrupa’nın geleceğin yıldızlarından biri olmayacağını belirtmek gerek.

Bu durumda Avrupa artık Türkiye için hayır denmesi gereken bir seçenek midir?

Sanıyorum, böyle bir iddia biraz aşırı olacaktır.

Ama abartmadan söyleyebiliriz ki iki yüzyıl boyunca Türkiye için tek seçenek olarak görülmekte olan Avrupa işte artık o niteliğini yitirmiştir.

Evet, Avrupa artık ne Türkiye ne de başka ülkeler için “tek mümkün”dür.

Bir zamanlar modernleşmenin tek mümkün modeli olarak görülmüş ama artık yalnızca bir müze, gezilip görülmesi gereken bir yaşlılar diyarı olacaktır yarının Avrupası ve geleceğimizde değil, gönlümüzde yer bulacaktır.

İnsan yaşadıkça neler görüyor, değil mi?
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7990
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 25 Nov 2011 23:46    Sujet du message: Répondre en citant

Tarihten Korkma! Gürültüye Kulak Asma!
Ali Sirmen - Cumhuriyet 25.11.2011


Ulusların tarihleri her tarafı mis kokan gül bahçesi değildir. Herhangi bir ulusun tarihinin böyle olduğunu iddia eden varsa bilin ki, yalan söylüyordur.

Tarihi propaganda aracı olarak kullanmak isteyenler, dangalak ve hödük şovenler ya da içinde, “Bunlar bana yalan söylüyorlar” şüphesi yeşermiş kişiler yetiştirir.

On yıldan fazla oluyor, genç bir dostum “devrim tarihi” derslerine artık girmeyeceğini şu gerekçeyle açıklıyordu:

- Biraz daha gidersem, 2. Cumhuriyetçi olacağım, artık bu kadar da olmaz.

Genç dostum öfkesinde haklıydı. Mesnetsiz övgü böylesine bir tepkiyi doğurmuştu.

Okulda tarih derslerimde, bütün dünyanın Orta Asya Türklerinden geldiğinden başlayarak bana okutulanları kuşku ile izledim; Osmanlı’nın batışının ardında, “iyi padişahlar”-“kötü padişahlar” değerlendirmesinin ötesinde kimi başka gerçekler, nedenler olduğunu sezinledim.

Tarihe öyle bakmadığım için de, başka bir uçta durup, “Tarihimizle yüzleşelim!” çığlıklarıyla geçmişimizin üstünde, hangi amaçla olduğunu anlamadığım biçimde tepinenlere de hayretle bakmaktayım.

***

Tarih aslında bir böbürlenme vesilesi değil ki, şimdi o odadan çıkıp da hesaplaşma salonuna girelim!

Hem girsek de, kimi suçlayacağız, neyi onaracağız, kiminle hesaplaşacağız, ne elde edeceğiz?

Geçmişimizin hiçbir karanlık noktası olmadığını söylemiyorduk ki, şimdi hidayete erelim.

Aptallar ya da faşistler dışında kim, geçmişinde hiç kirli bir şey, karanlık bir yön, bir koku olmadığını söyleyebilir?

Irk, dil, din birliği gibi, nesnel öğeleri reddederek, ortak geçmişten gelen bir arada yaşama, ortak bir geleceğe yönelme iradesi olan insanların oluşturduğu ulus kavramını savunan çağdaş sübjektivist ulus görüşünün teorisyenlerinden olan Ernest Renan’ın, teorisini açıkladığı 11 Şubat 1882 tarihli ünlü Sorbonne konferansında, tarih ile ilgili aşağıdaki bölümler son derecede eğiticidir. Birlikte göz atalım:

***

“...Unutmak, hatta diyebilirim ki, tarihi yanlış bir ulusun oluşmasının temel öğelerinden biridir. Tarihi incelemelerin gelişmesi ulus için bir tehlikedir. Tarihi araştırma gerçekten, kimi zaman en hayırlı sonuçları bile vermiş olan bütün politik oluşumların kaynağındaki şiddeti, zulmü gün ışığına çıkarır. Birlik her zaman şiddetle olmuştur. Fransa’nın kuzeyi ile Güney Fransa’nın birleşmeleri yüz yıl süren bir terörün ve yok etmenin (kökünü kazımanın=extermination) sonucudur. En mükemmel ulusal birliğin seküler bir kristalizasyonunun ideal örneği olduğunu söyleyebileceğim Fransa Kralı, çok yakından bakılınca itibarını kaybeder; oluşturduğu ulus onu lanetlemiştir. Bugün de yalnız gelişmiş zekâlar onun değerini ve yaptığını layıkıyla kavrarlar...

...Fransa Kralı’nın bir ölçüde baskısı, tiranlığı, bir ölçüde adaletiyle hayranlık duyulacak başarıyla gerçekleştirdiği misyonu Avrupa’da herkes başaramamıştır.”

Görüyorsunuz, Fransız ulusunun oluşunu ve orada krallığın başarısını hayranlıkla anlatan Renan, bu oluşumun içindeki baskıyı, zulmü, karşı koyanların kökünün kazınmasını görmezden gelmiyor. Hatta daha 1881 yılında ulus devletin de bir gün çağını tamamlayacağını söyleyip, Avrupa federasyonunu öngören Renan, ünlü konuşmasının bir yerinde, geçmişin varsayılan bir ortak geçmiş olduğunu ileri sürüyor.

Her yerde geçerlidir bu gerçek. Anadolu’nun insanları Osmanlı’yı ortak geçmişimiz olarak görürken ama Anadolu birliğinin sağlanması sırasında, Türk beyliklerinin nasıl savaşla, baskıyla ortadan kaldırıldığını, dolayısıyla birliğin arkasındaki yok etmeyi anımsamazlar. Amerikalılar, çok yakın bir geçmişte cereyan eden Kuzey-Güney savaşına saplanıp kalmış değildir.

Evet, tarihten korkmayalım ve tarihimize neden baktığımızı nasıl bakmamız gerektiğini bilelim!

Tarih tartışmasını yarın da sürdüreceğiz.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7990
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 25 Fév 2012 1:46    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


Yandaşsan Yaşa
Ali Sirmen - Cumhuriyet 24.02.2012

Kas hastalıkları, kalıcı hasar bırakan, kişiyi engelli hale sokan hastalıklar arasında.

Kas hastalıklarının önemli bir bölümünün nihai tedavisi yok. Ama hastaları belirli aktiviteleri yerine getirebilir hale ulaştırmak, üretici olmalarını sağlamak, yaşam kalitelerini yükseltmek mümkün.

Kas hastaları da sonuçta, öbür engelliler gibi, yaşamlarında çeşitli engellerle karşılaşıyorlar.

Çeşitli sağlık nedenleri dolayısıyla, yaşamlarını sürdürmekte kimi engellerle karşılaşan engelliler konusunda bilmemiz gereken en önemli şey, bu engellerin her zaman, onların sağlık durumlarından kaynaklanmadığı. Çok basit bazı önlemler, yaşamı engelliler açısından daha az engelli kılabilir.

Kimi zaman bir asansör, kimi zaman merdivenin yanına eklenmiş, tekerlekli sandalye veya koltuk değneklilerin kolay ilerleyebilecekleri bir eğik zemin, engellinin, yaşamındaki kimi engellerin tasfiye edilmesine yardımcı olur.

Çağdaş toplumun göstergelerinden biri de, engelliler ile yaşlıların yaşam kavgasında önlerine çıkan engellerin kaldırılmasında ortaya koyduğu katkıdır.

Bilmem, Türkiye’nin bu yarışta çok geride olduğunu belirtmeye ihtiyaç var mı?

Bu konudaki en çarpıcı olay, bir sözde köşe yazarının, üretken, çalışkan, topluma üretimiyle katkıda bulunan engelli bir politikacı hanıma şöyle seslenmesiydi:

- Hem engelli, hem CHP’li.

***

Olayı duyduğum zaman utancımdan yerin dibine geçtim.

Bu vasıflarını saymak için sıfat bulmakta zorlandığım herifi naşerifin adını vermeyeceğim. Yalnız şunu söylemekle yetineceğim:

- Bir toplumda, bunları yazacak kadar düşebilen bir yazar yazacak sütun bulabiliyorsa, herhalde orada kolektif bir bozukluk söz konusu demektir.
Türkiye garip bir ülke, bir yerine bakıp ağlayacak gibi olurken, öte yandan aynı konuda hemen içinizi ışıldatan başka bir olayla karşılaşıyorsunuz.

Bu, alanda da öyle.

Türkiye’de sayıları yüz bine ulaşan kas hastalarının sorunlarıyla ilgilenen, onlara daha kaliteli bir yaşam sunmaya çalışan, onları üretken kılacak kurslar düzenleyen bir dernek var KASDER (Kas Hastalıkları Derneği). Kamu yararına dernek statüsünü kazanmış olan KASDER, Oxford Üniversitesi’nin yardımlarıyla evde bakım hizmetlerini geliştirecek bir ünite kurmuştur. İstanbul Üniversitesi Rektörü Yunus Söylet de KASDER’e destek olmuştur.

KASDER engellilerin yaşamları önündeki engelleri kaldırmak için kampanyalar yürütmektedir.

Bütün bu faaliyetlerin merkezi Yeşilköy Hatboyu 12 numaradaki Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’nin binasıdır.

***

Mülkiyeti İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait olan söz konusu bina, Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’ne yirmi yıl önce, kendisi de hekim olan o zamanki Başkan Nurettin Sözen tarafından tahsis edilmiş, daha sonraki Başkan Ali Talip Özdemir de, binaya bir ikinci kat çıkmıştır.

Şimdi kamu yararına bir dernek olan KASDER’in binayı tahliye etmesi istenmektedir, Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kadir Topbaş tarafından.
Bu nitelikte bir derneğin tıbbi aletlerinin sokağa atılması ve kapı dışarı edilmesinde nasıl bir kamu yararı görüyor acaba Sayın Topbaş?

Acaba yüz bin kas hastasına hizmet veren bu derneğin kapı dışarı edilmesindeki gerçek neden, daha önce de kimilerinin bazı kulaklara fısıldadıkları gibi, Coşkun Özdemir’in yandaş olmaması mıdır?

Bugün saat 11’de Saraçhane’deki İstanbul Büyükşehir Belediye binası önünde bir basın toplantısı yapacaklar, KASDER yöneticileri.

Orada olacağım, sırf “Cinayet işlenirken, seyirci kalmadım, bir şeyler yapmaya çalıştım” diyebilmek için.

Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Raskolnikoff
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 09 Oct 2007
Messages: 3479
Localisation: Somewhere in the world

MessagePosté le: 25 Fév 2012 11:57    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:
Bu konudaki en çarpıcı olay, bir sözde köşe yazarının, üretken, çalışkan, topluma üretimiyle katkıda bulunan engelli bir politikacı hanıma şöyle seslenmesiydi:

- Hem engelli, hem CHP’li.

***

Olayı duyduğum zaman utancımdan yerin dibine geçtim.

Bu vasıflarını saymak için sıfat bulmakta zorlandığım herifi naşerifin adını vermeyeceğim. Yalnız şunu söylemekle yetineceğim:

- Bir toplumda, bunları yazacak kadar düşebilen bir yazar yazacak sütun bulabiliyorsa, herhalde orada kolektif bir bozukluk söz konusu demektir.


Söz konusu « yazar » Engin Ardıç’tır. Galatasaray Lisesindeki lâkabıyla, « hayvan Engin »……
Daha önce de, bu türden « sabıkaları » olan bu kişi, örneğin 80’lerin sonunda Sabah gazetesindeki bir yazısında Atatürk’ün başyaveri Salih Bozok ve ailesini hedef almış, Bozok’un Atatürk’ün ölümünden hemen sonraki intihar girişimini “manyaklık” olarak niteleyerek, ailenin kimi fertlerinin de kromozomlarında bunun sürdüğünü ileri sürmüş, özellikle torun Sedef Bozok’un solarium işletmesini « lezbiyenlik » olarak tarif etmiş, ve Bozok ailesi tarafından mahkemeye verilerek cezaya çarptırılmıştır.
Yakın bir tarihte de, Atatürk’ün yurt dışı gezisi yapmamış olmasını “vizyonsuzluk” olarak nitelemiştir.
Sirmen’in gayet iyi saptadığı gibi bu denli sığ görüşlü ve hakaret saydığı nitelemeleri yıllar yılı hesaplaşma malzemesi olarak kullanan biri “yazacak sütun bulabiliyorsa”, bu toplumsal bir bozukluğa işarettir.
_________________
Родион Романович Раскольников
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé Visiter le site web de l'utilisateur
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7990
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 23 Mar 2012 17:01    Sujet du message: Répondre en citant

Cihan’ın Sorunu Ne?
Ali Sirmen - Cumhuriyet 23.03.2012

Cihan Kırmızıgül, Galatasaray Üniversitesi öğrencisi. Eğer başına bu işler gelmeseydi, normal olarak bu yıl mezun olacaktı. Ama olamayacak, en iyi ihtimalle, tutuklu olarak içeride geçirdiği iki yıl yanına kâr kalacak.

O da en iyi ihtimalle...

Tabii Türkiye’de son yıllarda olup bitenleri izleyenlerin hepsinin kabul edebileceği ortak kanıyı şöyle dile getirebiliriz:

- Cihan’ın durumu yine de iyi hiç değilse sahipsiz değil.
Gerçekten de, Galatasaray Üniversitesi’nden öğrenci ve öğretim görevlisi arkadaşları, öğretmenleri Cihan’a sahip çıkıyorlar, durumunu kamuoyuna yansıtıyorlar.

Kâğıthane’de bir markete düzenlenen saldırıya katılmaktan, iki yıldır tutuklu Cihan.

Cihan’ın hakkında 45 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

Market saldırısına katılırken, kimse tarafından görülmüş veya herhangi bir kamera tarafından görüntülenmiş değil.

Ama iki yıldır tutuklu olarak içeride, ayrıca da, belirttiğim gibi, 45 yıla kadar varan hapis cezası istemiyle yargılanmakta.

Bütün bunlar, eğer sahibiniz iktidar değilse sahipliliğinizin de umar olmadığının kanıtı.

***

Cihan hakkında 45 yıla kadar hapis cezası istenmesinin, iki yıldır tutuklu olarak yatmasının kanıt olarak tek dayanağı, olaydan sonra, saldırı mahalline yakın, bir poşulu olarak otobüs beklemesi.
Mantık da şöyle işliyor:

- Markete saldıranlar, yüzlerini poşuyla gizliyorlardı. Cihan Kırmızıgül de olay yerine yakın bir durakta poşulu olarak, bulunduğuna göre, saldırıya katılmıştır.

Değerli okurlar, burada, uzun tutukluluk süreleri, adil yargılama, bağımsız yargı gibi konulardan sıkça söz ediliyor, biliyorum bunlar soyut konular.
Ama şimdi Cihan önümüzde somut bir örnek olarak duruyor.
Bugün Çağlayan Adliyesi’nde, Cihan’ın duruşması var.

Cihan Kırmızıgül’ün talebine gelince: Bundan önceki duruşmalarda, tutuklanmanın bir yargısız infaza dönüştürülmemesi talep ediliyordu.
Türkiye’de çok sık ifade edilen bir yakınmadır, uzun tutukluluk süreleri.
Bu yakınmalar, sonuç vereceğe de benziyor.

“Nasıl veriyor?” derseniz, tutukluluğa veya tutukluluk halinin devamına karar verirken, daha titiz davranma değil de, yargı sürecini hızlandırma yolu tutuluyor.

Nitekim iktidar kanadından veya destekçilerinden gelen şu tür çağrılar sıklaştı:

- Hızlandırın yargı sürecini, bir an önce verin kararı, tutuklanma şikâyeti son bulsun!

***

Şimdi bugün duruşması yapılacak olan Cihan Kırmızıgül hakkında da bir an önce karara varılması acaba Cihan’ın sorununu çözecek mi?
Soruyu kestirmeden “evet” diye yanıtlamak kolay değil.

Çünkü Cihan’ın asıl sorunu adil yargı.

Nitekim davanın 9 Aralık 2011 tarihli son oturumunda “gerçeğin tam olarak ortaya çıkabilmesi ve yargılamanın adil bir karara varabilmesi için soruşturmanın genişletilmesi” talebinde bulunulmuş. Tanık olarak dinlenen polis memurlarının ifadeleri arasındaki çelişkilerin giderilmesi için yeniden dinlenmeleri, dinlenmeyen yeni tanıkların dinlenmesi, olay yerinde keşif yapılması, olay anını görüntülemiş MOBESE veya özel güvenlik kameralarının var ise incelenmeleri talep edilmiş.

Ne var ki, mahkeme bu talepleri reddetmiş.

Bugün muhtemelen karara varılacak. Soruşturmanın genişletilmesi talebini reddeden mahkeme, bu celsede mahkûmiyete karar verirse, sorun çözülecek mi?

Cihan örneğinde, uzun tutukluluk halinin çözülmesi mi esas mesele?

Cihan’ın tek sorunu uzun tutukluluk hali miydi? Yoksa asıl sorunu adil yargı mıydı?

Bağımsız yargı olmadan adil yargılanma olur mu?

Galatasaray Üniversitesi öğrencileri ile öğretim görevlileri bugün saat 10.30’da Cihan ve adil yargı ile dayanışma için Çağlayan Adliyesi’nde olacaklar. Hepimizi de bekliyorlar.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Raskolnikoff
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 09 Oct 2007
Messages: 3479
Localisation: Somewhere in the world

MessagePosté le: 23 Mar 2012 19:42    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:
- Markete saldıranlar, yüzlerini poşuyla gizliyorlardı. Cihan Kırmızıgül de olay yerine yakın bir durakta poşulu olarak, bulunduğuna göre, saldırıya katılmıştır.


Bu "poşu" denilen nesne masa örtüsüne benzeyen atki gibi bir nesne mi yoksa????
Bir gazetede okudum, çantasinda yumurta bulunan bir ögrenci hanim kizi da tutuklamislar.......Yakinda tüm erkekler, pantalon içinde, biri sagda biri solda iki yumurtayla sokakta dolastiklari için..... tutuklanirlar mi acep???? (plaisanterie de mauvais goût, j'en conviens moi-même...)
_________________
Родион Романович Раскольников
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé Visiter le site web de l'utilisateur
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7990
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 03 Avr 2012 14:18    Sujet du message: Répondre en citant

‘4+4+4’ün Arkasında Hangi Odak Var?
Ali Sirmen - Cumhuriyet 03.04.2012


TBMM’nin 3 Mart 1924 günkü oturumunda alınan kararların büyük çoğunluğunu hemen herkes pek iyi bilir de, nedense Erkânı Harbiyei Umumiye Vekâleti’nin kaldırılması kararı gölgede kalmıştır. Hilafetin kaldırılması Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması ve Tevhidi Tedrisat’ı anımsayanların çoğu da dördüncüyü unuturlar genelde.

Oysa, o gün alınan kararlar, Kurtuluş Savaşı’nın ve Cumhuriyetin temelinde olan bir ilkenin yaşama geçmesinde önemli adım oluşturuyordu.

O ilke, değerli şair, düşünür ve gazeteci dostum Özdemir İnce’nin önceki günkü Hürriyet’te yayımlanan “son yazı”sında da belirttiği gibi, “asker kışlaya, imam camiye”ilkesiydi.

Laiklik, imamın yerinin eğitim olmayıp cami olduğunu belirlemiştir.

Ama görmezden gelinen bir nokta daha var. O da Cumhuriyet rejiminin felsefesinin imamı camiye gönderirken, askeri de kışlaya göndermeye yönelik olduğudur.

Mustafa Kemal’in ilkesi hep bu olmuştur. Daha Kurtuluş Savaşı’nın hemen ertesinde, askerlik görevi ile siyaset birbirinden ayrılmıştır.

***

Gerçekten de, laik demokrasinin kuralı, postal vesayetinden de takunya vesayetinden de masun olmasıdır.

Bu yüzdendir ki, rejimi bu iki vesayetten arındırmak isteyen her girişim, demokrasi adına desteklenmelidir.

1960’tan başlayarak, kırk yıl süreyle birbirini izleyen darbelerin siyaset yaşamımızdaki yerleri yadsınamaz ama bunların Cumhuriyet’in temel felsefesinden kaynaklandığını ileri sürmek, Cumhuriyet’e haksızlıktır.

Cumhuriyet, askerin vesayetini de, imamın etkisine dayanan sivil vesayeti de reddeder.

İmam vesayetini baştacı ederek, “egemenlik ulusundur” deyip, milli irade türküleri söylemeye kalkmak, laikliği kalkan ederek din düşmanlığı yapmak kadar büyük bir sahtekârlıktır.

Bütün bu gerçeklerden hareket eden Cumhuriyet, 3 Mart 1924 tarihindeki oturumunda eğitimin ve laikliğin sağlam temellerini atıyordu.

O gün temeli atılan eğitim hem laikti hem de kaliteli bir eğitimdi. Zaten başka türlü olması da beklenemezdi. Çünkü laik olmayan, yani kimi kavramları tabu haline getiren, sorgulayıcı, kuşkucu olmayan eğitimin kaliteli olmasına da imkân yoktu.

***

“4+4+4” formülüyle özetlenen eğitimin bu tür özelliklere sahip olmadığı, zaten ortaya atanların da böyle bir kaygıları olmadığı biliniyor.

İşin en önemli yanı “eğitim birliği” değil. Çünkü laik eğitimde olmasa bile dinsel eğitim çatısı altında eğitim birliğinin sağlanması yolunda, MHP’nin de öncülüğüyle yeterli adımlar atılmıştır.

Bağrında Kuranıkerim derslerini barındıran eğitim kurumlarının imam hatiplerden bir farkı olmayacağı açık. Gerçekten de imam hatiplerin diğer liselerden en büyük farkı Arapça ve Kuran dersleriydi. Şimdi bunlar öbür okullarda da yapıldığına göre, fazla bir fark kalmayacak ve dinsel eğitimin çatısı altında Tevhidi Tedrisat sağlanmış olacaktır.

“4+4+4”ü kabul ettirmiş olanlar, askeri vesayetten kurtuluş döneminin tamamlandığını ileri sürüyorlar.

Acaba gerçekten öyle mi?

Asker kışlasına ilkesine uyarken, imam camiye ilkesinin tam tersini yapıp imamı eğitimin içine monte edenlerin bu iddiaları geçersizdir.

Peki o zaman, “4+4+4”ün ardındaki odak hangisidir?

“4+4+4”ün arkasındaki odak, laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı olduğu Anayasa Mahkemesi kararıyla sabit olmuş olan AKP’dir.

İnanmayanlar, Anayasa Mahkemesi’nin 2008/2 sayılı 30.7.2008 tarihli, 24 Ekim 2008 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmış olan kararına bakabilirler.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Montrer les messages depuis:   
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque Toutes les heures sont au format GMT + 2 Heures
Aller à la page Précédente  1, 2, 3, ... 16, 17, 18  Suivante
Page 2 sur 18

 
Sauter vers:  
Vous ne pouvez pas poster de nouveaux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas répondre aux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas éditer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas supprimer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas voter dans les sondages de ce forum


Powered by phpBB v2 © 2001, 2005 phpBB Group ¦ Theme: subSilver++
Traduction par : phpBB-fr.com
Adaptation pour NPDS par arnodu59 v 2.0r1

Tous les Logos et Marques sont déposés, les commentaires sont sous la responsabilités de ceux qui les ont postés dans le forum.