23 visiteur(s) et 0 membre(s) en ligne.
  Créer un compte Utilisateur

  Utilisateurs

Bonjour, Anonyme
Pseudo :
Mot de Passe:
PerduInscription

Membre(s):
Aujourd'hui : 0
Hier : 0
Total : 2167

Actuellement :
Visiteur(s) : 23
Membre(s) : 0
Total :23

Administration


  Derniers Visiteurs

cengiz-han : 04h11:13
murat_erpuyan : 13h40:33
duygu : 1 jour, 05h08:41
laroserouge : 1 jour, 07h56:24
Georges : 1 jour, 09h25:11


  Nétiquette du forum

Les commentaires sont sous la responsabilité de ceux qui les ont postés dans le forum. Tout propos diffamatoires et injurieux ne sera toléré dans ces forums.


Forums d'A TA TURQUIE :: Voir le sujet - A. Sirmen'den enfes irdelemeler
Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum Forums d'A TA TURQUIE
Pour un échange interculturel
 
 FAQFAQ   RechercherRechercher   Liste des MembresListe des Membres   Groupes d'utilisateursGroupes d'utilisateurs    

A. Sirmen'den enfes irdelemeler
Aller à la page Précédente  1, 2, 3 ... 17, 18, 19
 
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque
Voir le sujet précédent :: Voir le sujet suivant  
Auteur Message
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 8471
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 16 Jan 2020 3:08    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



Montrö’yü kafaya takmak

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 10 Ocak 2020



Kanal İstanbul, gündemi hızla değişen Türkiye’nin bu yapısına karşın tartışmaların odağındaki yerini koruyor. Arkadaşımız Mehmet Ali Güller’in 2 Ocak 2020 tarihli “Karadeniz’e NATO yolu” yazısındaki açıklamasından sonra, Kanal İstanbul tartışmasının odağına da Montrö Boğazlar Sözleşmesi geldi oturdu. M. Güller söz konusu yazısında, Kanal İstanbul ÇED raporunun 1426. sayfasında Saroz Körfezi’nden Zincirbozan mevkiinden Marmara Denizi’ne bir kanal açılmasının önerildiğini açıklamaktaydı.

Başlangıçta pek fazla kişinin dikkatini çekmeyen bu öneri yaşama geçtiğinde, Kanal İstanbul gerçekten arkadaşımızın belirttiği gibi “Karadeniz’e NATO yolu” haline gelecektir.

Olayı daha iyi kavramak için, 1936 tarihli Montrö (Montreux) Boğazlar Sözleşmesi’ne kısaca göz atalım.


* * *


20 Temmuz 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin Boğazlar üzerindeki tam egemenliğini kabul etmektedir.

Daha önce Lozan’ın Boğazlar ile ilgili hükümleri bu nitelikte olmayıp Boğazlarda askersizleştirilmiş bölgeler oluşturulması ve bunun da Milletler Cemiyeti tarafından saptanacak bir uluslararası komisyonca denetlenmesi öngörülmekteydi.

Dünya ikinci paylaşım savaşına doğru hızla evrilirken, Milletler Cemiyeti’nin aczi ortaya çıkınca beliren elverişli koşullardan yararlanan Türkiye’nin ön ayak olmasıyla 20 Temmuz 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi sivil gemilerin bu suyolundan geçişlerini serbest kılarken, savaş gemilerinin geçişlerine, nitelik, tonaj ve Karadeniz’de kalma süreleri açısından, bu denize kıyıdaş olmayan ülkelere bazı kısıtlamalar getirmiştir.

Denizlerde seyrüsefer serbestisi üzerinde hiçbir kısıtı kabul etmeyen ABD’nin 19. yüzyıl başından itibaren yürüttüğü temel politika Montrö’nün ruhuyla çatışmaktaydı.

Sözleşme hükümlerini uygulama yetkisine sahip olan Türkiye ise yorumlarında, sözleşmenin ruhuna uygun davranıyordu. Nitekim 1970’li yıllarda Sovyetler’in Minsk ve Kiev savaş gemilerinin, NATO’nun bunların uçak gemisi oldukları yolundaki görüşüne karşın Ankara, bunların münhasıran uçak taşımaya yönelik olmayan su üstü savaş gemileri olduğu gerekçesiyle Boğazlardan geçmesine izin vermişti.

Zamanla, ABD’nin Karadeniz’deki askeri ağırlığını artırma niyeti, Washington’ın, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin kıyıdaş ülkelere ayrıcalık tanıyan maddelerinin değiştirilmesi için kulis faaliyetini yoğunlaştırmasına neden oldu.

Günümüzde, Kanal İstanbul’un gündeme gelmesi, dikkatlerin Montrö Sözleşmesi’nin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişiyle ilgili maddelerinin üstünde yoğunlaşmasına yol açtı.

Gerçekten de Karadeniz’e kıyısı olmayan herhangi bir ülke (pratikte tabii ki ABD) savaş gemilerini İstanbul Boğazı’ndan değil de Kanal İstanbul’dan geçirerek Karadeniz’e soksa, Boğazlar Sözleşmesi’nin kısıtlayıcı hükümlerinden kurtulamaz mıydı?

Montrö Boğazlar Sözleşmesi adından da anlaşılacağı üzere, Çanakkale ve İstanbul boğazlarının her ikisini de kapsadığına göre, böyle bir olasılık mümkün değildi.


* * *


Ama ÇED raporunda ileri sürülen öneri şimdi, Montrö’nün iki kanalla baypass edilme imkânını ve böylelikle, Karadeniz’in bir barış denizi olmaktan çıkarılması olasılığını doğuruyor.

Cumhurbaşkanı geçen hafta CNN Türk ve Kanal D’nin ortak yayındaki basın söyleşisinde Kanal İstanbul ile ilgili olarak şunları söylüyordu:

- Montrö’yü kafanıza takmayın!

Cumhurbaşkanı’nın bunları söylerken aklından neler geçiyordu, bilemeyiz ama bizim Montrö’yü kafamıza takmamamıza imkân yok.

Çünkü Montrö topraklarımız üzerindeki mutlak egemenliğimizin kapsamına Boğazları da dahil eden ve bu niteliği yüzünden Lozan’ı tamamlayan bir tapu senedidir.

Bu tapuyu deldirtmek aklın alacağı iş değildir.


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 8471
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 16 Jan 2020 3:10    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



Sen derdini Putin’e anlat

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 14 Ocak 2020



Tayyip Bey Kanal İstanbul’u yeniden gündeme getirdiğinde kıyamet koptu. Kamuoyundan yükselen akla bilime aykırı, Montrö’nün kurduğu dengeyi tendit etmesi olasılığı güçlü, doğaya, çevreye, kente zararlı, çok maliyetli, savunma açısından sakıncalı yollu itirazlar; yapma etme çığlıkları, yalvarmalar, yakarmalar fayda etmedi, Tayyip Bey kestirip attı:

- İsteseniz de, istemeseniz de, Kanal İstanbul yapılacak!

Bu dayatma Kanal İstanbul’un halkoylamasına götürülmesinin de önünü tıkayarak “Sandık öyle istiyor” dönemini de kapattı. Daha doğrusu, kutsal sandık dönemi, AKP son yerel seçimlerde Türkiye’nin en üretken en dinamik odakları olan, başta İstanbul olmak üzere büyükşehir belediyelerinde, AKP’yi sandığa gömdüğü andan itibaren, “ben sandığı beni sevdiği ölçüde severim” denerek kapatılmıştı. Ama ardından gelenin ne dönemi olduğu bilinmiyordu. Kanal İstanbul tartışmalarının sonunda gelen dayatma yeni dönemin de adını koydu: “İstesen de istemesen de dönemi.”

Sandık bir kere AKP’ye iktidarı verdikten sonra, işlevini tamamlamış oluyordu. Artık, iktidar, sandık dahil herkese istesen de istemesen de diyerek, her istediğini yapabilirdi.

Kanal İstanbul dayatmasıyla başlayan yeni dönemde, onu hemen Libya’ya asker gönderme tartışması izledi.


* * *


Orada da durum aynıydı. Kamuoyu bu dış harekâtı istemiyordu, ama AKP kararlıydı, parlamentoda MHP’nin oylarını da yanına alarak kamuoyuna restini çekti:

- Arkadaş istesen de istemesen de ben Libya’ya askeri gönderiyorum.

Ve nitekim gönderdi de...

Bu sırada “Asker gönderdiniz bari arabuluculuk rolüne soyunun da taraf tutarak iç savaşın girdabına düşmeyelim” diyenlere karşı da tavır kesindi:

- Orada bir taraf meşru, öbürü değil. Meşru ile gayri meşru arasında arabuluculuk olmaz. Bizden bunu istemeyin!

İşte işler bu minval üzere gider, Libya’ya istesen de istemesen de asker gönderilir, arabuluculuk istemleri kesin dille geri çevrilirken Vladimir Putin, Türk akımı hattının açılışı için ülkemize geldi.

Türkiye ve Rusya’nın devlet başkanının görüşülecek Türk Akımı projesinin yanı sıra çok daha önemli konuları vardı.

Baş başa kapandılar ve görüştüler. Toplantıdan sonra iki liderin de yüzlerinde güller açarak yaptıkları açıklamada vurgulanan hususlar içinde herkese en şaşırtıcı geleni şu oldu:

Türkiye ve Rusya, Libya’da arabuluculuk misyonunu yükleneceklerdi.

Hani Tayyip Bey, arabuluculuk önerilerine karşıydı ve meşru ile gayri meşru arasında arabulucuk da nasıl olacakmış diyordu üç gün öncesine dek?

Ne olmuştu da, Tayyip Bey fikir değiştirmişti?

Anlaşılan baş başa kalınca, Putin’in yüksek ikna gücü etkili oluvermişti ve Tayyip Bey üç gün önce isteseniz de istemeseniz de olmaz, dediği konuda görüş değiştirmişti.

Bu olay, AKP’nin yeni isteseniz de istemeseniz de döneminin panzehirini de göstermiş oldu:

Putin’in yüksek ikna yeteneği.

Bundan böyle, bir konuda derdini anlatamayıp istesen de istemesen de duvarına toslayan kim olursa olsun, bilmeli ki, direnmeyip derdini Putin’e anlatsın, o yüksek ikna gücüyle, bizimkinin Türkçesiyle iyi anlatamadığı derdini daha iyi anlatır.


* * *


Şaka bir yana, denge ve denetim mekanizması iflas etmiş olan toplumlarda, dış dinamikler iç dinamiklerden daha ikna edici oluyorlar.

Bunda da fazla şaşacak bir yan yok. Çünkü demokrasilerde iç kamuoylarının ikna edici güçleri o denge ve denetleme mekanizmalarından doğuyor. Başka bir deyişle, iç dinamiğin ikna için denge ve denetleme mekanizmalarında yatandan başka yaptırım gücü yoktur.

Türkiye’de de durum budur.

Kamuoyu, sistemin denge ve denetleme mekanizmaları iflas ettiğinden, Putin kadar ikna gücüne sahip değildir. Tabii bir konuda ikna gücü Putin olurken, başka bir konuda bir başkası, örneğin Trump olabilir.

Putin ile Trump’ın ikna güçleri arasındaki denge de, AKP’nin dış politikasındaki hareket marjını belirler.


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 8471
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 06 Mar 2020 23:02    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



Ne için savaşıyoruz?

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 06 Mart 2020




Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, ziyaret ettiği Samandağ’daki bir şehit evinde savaşın daha ne kadar süreceği sorusuna, Esad rejimi yıkılana kadar, yanıtını vermiş.

Akar’ın bulunduğu makam, yanıtı son derecede önemli kılıyor.

Akar’ın söz konusu açıklamasına kadar, Türkiye’nin resmi tezi, terör örgütlerinin neden oldukları tehditlere karşı Suriye’de var olduğumuzdu.

Bu, komşudaki askeri varlığımızın meşruiyetini sağlayan gerekçeyi de oluşturuyordu. Türkiye aynı zamanda, kendi güvenliğinin Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı çerçevesi içinde garanti altında olacağını da söylüyor ve bunun güvence altına alınmasına bağlılığını belirtiyordu.

Bu durumda, Hulusi Akar’ın Türkiye’nin Suriye Savaşı’nı Suriye rejimi yıkılıncaya kadar sürdürmek istediği yönündeki açıklaması çok yaşamsal bir sorunun bir kez daha sorulmasına neden olmaktadır:

Suriye’de ne için savaşıyoruz????

Soru, karar makamı olan Cumhurbaşkanı’nın son günlerdeki açıklamalarıyla bir kez daha önem kazanıyor. Gerçekten de Tayyip Bey, Suriye’de insanları cendere altında tutan baskı rejimi son bulup demokrasi gelene kadar pes etmeyeceğini söylemiştir.

Bu açıklama da Türkiye’nin Suriye’deki varlığının resmi gerekçesiyle çelişmektedir.

Ne kadar insancıl ve ilk bakışta çekici görünse bile ülkelerin silah zoruyla başka ülkelere demokrasi götürme hakları yoktur.

***

ABD’nin hâlâ günümüzde bile sürmekte olan, demokrasi götürmek için askeri müdahale formülü, utanmaz bir emperyalizm yalanından başka bir şey değildir.

Hiçbir yabancı güç, başka bir ülkeye şimdiye kadar demokrasi götürmemiştir. Tam tersi, emperyalist askeri müdahaleler, demokrasi ve insan hakları yönünden daha da olumsuz sonuçlar doğurmuştur.

Bu gerçeklerin ışığında, Türkiye’de karar makamında olan kişilerin bu yöndeki açıklamalarının ülkemizin Suriye’deki askeri varlığının meşruiyetini de zedeleyeceği açıktır.

Her şeyden önce Türkiye kendi açısından Suriye’de ne için savaştığını açıklıkla bilmek zorundadır.

Bütün askeri harekâtların, bütün savaşların baştan, önceden belirlenmiş bir görev tanımı vardır. “Savaş”ın sivil iktidar tarafından belirlenen bu görev tanımının olmaması düşünülemez. Ne için yürütülmekte ve hangi amaca yönelik olduğu bilinmeyen savaşlar, uluslar açısından yalnızca cinayet değil, aynı zamanda intihardır da...

“Suriye’de ne için savaşıyoruz” sorusunun açık ve net yanıtını derhal bulmak zorundayız.

İlk darbe Barış’a...

8 Şubat günü bu köşede çıkan “Eyvah yine askeri vesayet” yazısı aslında arkadaşımız Barış Terkoğlu’nun tutuklanmasının ön habercisi bir uyarıydı. “Askeri vesayeti tasfiye ediyoruz” savının bir sürü kumpasın kalkanı haline getirilerek hukukun ayaklar altına alındığı bir utanç döneminde yaşananları unutmamış olanlar, askeri vesayet bahanesinin, darbe tehdidi de eklenerek yeniden ısıtılıp önümüze konmasının, yeni kumpaslar döneminin başlaması tehlikesini doğurmakta olduğunu hep gördüler.

Evet, 18 Şubat günkü yazıda, ilk kumpas döneminden nasibini almış Barış Terkoğlu ismen bildirilmiyordu, ama olacak olanlar anlatılıyordu. Aynı önceki kumpas döneminde olduğu gibi, bu kumpas döneminde de, daha önceden Meclis kürsüsünden açıklanmış ve dolayısıyla sır niteliği kalmamış bir devlet sırrı garabetinin yaşandığı Barış Terkoğlu’nun tutuklanma olayında, önceki dönemde olduğu gibi, sabaha karşı ev basarak gözaltına alma yönteminin yine unutulmadığını da görüyoruz.

“Peki, neden Barış ile başladılar, neden önce onu aldılar” sorusu ise saf kalıyor.

Tabii ki Barış olacak, savaş olacak değildi ya!

Ama bu kez bu Barış, bir daha sefere de öbür Barış...

Hepimiz adına dayan Barış!


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 8471
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 19 Mar 2020 1:55    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



8 Mart mektubu

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 10 Mart 2020



“Yıllar önce bir ekim günü, ilk karşılaştığımızda, başını eğip koca gözlerini gözlerime dikti. Saydam tenli, beyaz bir kızdım; inatçıydım, gururluydum, pervasızdım, daha sonra onun belirteceği gibi, kovan çevresinde dönüp duran arıları andıran saçlarımla etrafıma yaşam sevinci saçıyordum. Kaçırmadım gözlerimi, ben de meydan okudum ona. Ama içimin ıvıl ıvıl olduğunu duyunca, kızardım, korktum. Korunma içgüdümle aldırmazca çevirdim başımı.

Biliyordum, o hâlâ öyle bakıyordu bana.

Nerede mi karşılaşmıştık?

Bir ortak tanıdığımızın evinde, üniversitenin kayıt kuyruğunda, mahalle sinemasının fuayesinde.

Ne önemi var, öykü hiç değişmiyor ki...

Artık hep çevremdeydi. O beni elde etmek istedikçe direniyordum. Hatta bir gün fakülte dönüşünde bir kitap vermek üzere eve çağırdığında, kimse olmamasından yararlanarak bana sarılmak istediğinde, oracıktaki çerçeveli fotoğrafı kafasına indirdiğimde kocaman gözlerini açmış, şaşkın kalakalışını hiç unutmuyorum.

Keşke hep öyle kalsaydı.

Sonra bir bahar günü kırıldı direncim. İlk kez bir erkek sarıldı bana. Beni ilk öptüğünde yüzünün nasıl olduğunu hatırlamıyorum, gözlerim kapalıydı.

Koynuna ilk girdiğimde utancımdan ve heyecanımdan ne olduğunu bile anlayamadım doğru dürüst. Yalnızca tenimin güneş koktuğunu söylediğini anımsıyorum.

***

Evlendik. Kocamdı artık.

Onu seviyordum, o da beni, sevgimizi geliştirecek, yaşamı acı ve tatlı yanlarıyla paylaşıp birbiriyle dayanışacak iki eşit insan, bir bütünün iki parçası olacaktık.

Olamadık.

Ben her şeyimi paylaşırken, o sinsi sinsi benliğimi teslim almaya çalışıyormuş. Her zaman açıkça dile getirmese bile kendini benim sahibim, efendim, olarak görüyordu. O, hep buyurgan ve önde olmalıydı.

Yaşamın güçlüğünü paylaşıyorduk paylaşmasına da başarı, onur hep onun olmalıydı. Benim tek önemli başarım onun karısı olmaktı.

Tek başına kocamın geliriyle geçinemezdik. Ben de sabahtan akşama işte çalışıyor, akşam yorgun argın eve dönünce, yemek yapıyor, sofra hazırlıyor, bulaşıkları yıkıyor, sonra da üzerimden uyku akarken, ertesi gün giyeceklerini ütülüyordum. O ise yemekten sonra bir köşede otururdu. Benim ne kendime ait bir köşem oldu, ne de kendime ait bir zamanım.

Sonra çocuğumuz oldu. Nasıl yetiştirileceğini o buyurur, ben uygulardım. Evde kuralları o koyardı. Dışarıda da kuralları onlar koyarlardı.

Doğrusunu söylemek gerek, yaşam onun yüzüne de her zaman gülmüyor, kurallar onu da baskı altında tutuyor, eziyordu.

***

Sonra bir gün hapse girdi.

Neden mi, ne fark eder ki! İster kan davasından, ister mera kavgasından, ister düşünce suçundan olsun, bir tutuklunun karısının durumu yüklenen suçun türüyle değişmiyor ki...

Yıllarca hapishane kapılarında koşturdum.

Onun dış dünya ile bağlantısı, eli ayağı, gözü kulağı oldum. Onun için koşturuyor, konuşuyor, davalara giriyor, açıklamalar yapıyor ve başta görüş günleri olmak üzere hep güler yüzlü oluyordum. O yakınmakta, sinirlenmekte özgürdü. Oysa her zaman sakin, kendine hâkim ve güleryüzlü olmalıydı bir mahpusun karısı.

Yıllar sonra çıktı...

Ben etkin rolümden kendi isteğimle çekildim. Âdet böyle gerektiriyordu. Kural böyleydi.

O günler de şimdi çok eskilerde kaldı. Her şey olağan akışında sürüyor yine...

İkimiz de yaşlanıyoruz artık.

Şimdilerde her gece uyandığımda bakıyorum yanımda yatan adama. Ezilmiş, baskı altında tutulmuş, horlanmış ama aynı zamanda beni ezmiş, horlamış, kişiliğimi teslim almaya kalkmış, sevgi sözcükleriyle yaşamımı tutsak etmiş adama.

Biliyorum, beni seviyor ama sevgisi bile bir egemenlik belirtisi, bir başka buyruk. O dilediği gibi yaşadı, benim ise kendime ait bir dakikam, bir köşem olmadı. Onun kendine ait başarıları, anıları olabilir, benim onsuz anılarım olamaz.

Toplum ölçülerine göre mutlu bir çifttik. Ama artık gittikçe sonuna yaklaşan yaşamıma bakınca neleri yitirdiğimi, nasıl bir tutsak ömrü sürdüğümü ve yanımda yatan adamın, kocamın en büyük aşkım ve de düşmanım olduğunu anlıyorum.”

***

Bu mektup e-posta ile 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde geldi. Ben burada yazan kadının adını vermeyeceğim.

Ne önemi var ki, kadının adı Ayşe de olabilir, Fatma da, Songül de, Mine de...




Dernière édition par murat_erpuyan le 20 Mar 2020 19:43; édité 1 fois
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 8471
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 19 Mar 2020 1:57    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



Bayrağı bayrak yapan ne​?
Ali Sirmen - Cumhuriyet, 13 Mart 2020



Futbol televizyon aracılığıyla, artık evlerimize kadar girdi, eskiden salt erkeklerin ilgi alanındayken şimdi kadınların da ilgisini çekmeye ve onların da tutkusu olmaya başladı. Bir zamanlar her hafta sonu stadyumda canlı olarak izlediğim maçları artık televizyondan naklen izliyorum. Tabii, tribünden, halkın içinden izlemenin gerçekliğini ve tadını vermiyor televizyon, ama buna karşılık birden çok maçı arka arkaya görebilmek olanağını buluyorsunuz; tribünde olduğu kadar olmasa da bir ölçüde toplumu koklamak olanağına da kavuşuyorsunuz.

Bir süredir, gol sevincini asker selamı ile yaşayan oyuncularımız ve oturdukları yerde açtıkları pankartlarla dünyaya seslenen seyircilerimiz sayesinde futbol sahalarımız ve tribünler savaş alanına döndü.

Suriye’de yoğunlaşan çatışmalar ve birden artan şehit sayısı üzerine her taraf kan kokuyor, ölüm çığlıkları çağrıştırıyor. Aklı başında sağduyulu insanların büyük çoğunluğunu rahatsız ediyor bu durum.

Nitekim salı günkü Cumhuriyet de bu durumdan yakınıyor ve yükselen şovenizm üzerine şu manşeti atıyordu:

“Akıl ülkeyi terk etti.”

Aynı şeyleri iki gün önce televizyondan naklen maç izlerken tribündeki şu pankartı görünce hissetmiştim:

“Bayrağı bayrak yapan kandır?/ Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

***

İnsan çocukken böyle seslenişlerden etkileniyor. Ama aradan zaman geçince, olaya daha sağduyulu bakmaya ve düşünmeye başlıyor:

- Gerçekten, bayrağı herhangi bir bez parçasından ayırıp da bayrak yapan ne?

- Üzerinde yaşadığımız toprağı vatan haline getiren etken, salt onun uğruna gözünü kırpmadan can vermiş ve vermekte olanların varlığı mı?

- O zaman kanla sulanmak zorunluluğu olmayan bayrak, uğrunda can vermek zorunda kalmayacağımız vatanın olduğu barışçıl bir dünya özlemi aptallık mı??

Biraz düşününce bunun böyle olmadığını, bezi bayrak haline getiren etkenin akıtılan kan, toprağı vatana dönüştürenin salt şehitler olmadığını, yani bunlara kutsallık kazandıranın uğurlarında verilen canlar olmadığını, tam tersine uğurlarına verilen canların nedeninin, onların kutsallığı olduğunu görürsünüz.

Yani onlar uğurlarında ölündükleri için kutsal değil. Ama zaten kutsal oldukları için uğurlarında gerektiğinde ölünüyor.

Peki, o zaman bu bezi ve bu toprağı kutsal kılan ne?

***

Hiç uzatmaya gerek yok. Bayrağı bayrak yapan da, toprağı vatan yapan da onların toplumsal bir uzlaşmanın, bir amaç birlikteliğinin ürünleri ve simgeleri olmalarıdır.

O zaman deyişi doğru şekliyle şöyle dile getirmek gerek:

- Bez parçasını bayrak yapan da, toprağı vatan kılan da toplumsal mutabakattır.

İnsanlar belirli bir toprak parçası üzerinde, ortak bir amaca varmak için karşılıklı rıza ile birbirlerinin gözünü oymadan bir amaç birliği içinde bir arada yaşıyorlarsa, o yaşanan toprak parçası vatandır, o beraberliğin simgesi olan bez de bayraktır.

Çağımızda bayrağın da, vatanın da anlamları budur.

Ama vardığımız aşamada bu da yetmiyor. Bayrağın aynı zamanda, insanların üzerinde yaşadıkları vatanda birbirlerinin hak ve özgürlüklerine, birbirlerinin emeklerine saygı düzeninin de simgesi olması gerekiyor.

Artık insanlar “üzerinde doğduğun değil, üzerinde doyduğun toprak vatandır” diyorlar, salt orada doğdukları için bir toprağa bağlı kalmaktansa, hayat yarışında fırsat eşitliğine sahip olacağı, mutluluğu aramasının yasal karşılandığı, kendi geliştirip dile getirebildiği ve kendilerini bu koşullarla yaşamak için kabul edenlerin yaşadıkları toprak parçalarına vatan diyorlar.

Vatanı da, bayrağı da kutsal kılan işte temellerindeki bu kutsal mutabakattır. İlla kan şart değildir.

Selam olsun, fırsat eşitliğinin kutsal emeğin toprağı vatanlara ve onların simgesi özgürlük bayraklarına!



<
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Montrer les messages depuis:   
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque Toutes les heures sont au format GMT + 2 Heures
Aller à la page Précédente  1, 2, 3 ... 17, 18, 19
Page 19 sur 19

 
Sauter vers:  
Vous ne pouvez pas poster de nouveaux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas répondre aux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas éditer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas supprimer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas voter dans les sondages de ce forum


Powered by phpBB v2 © 2001, 2005 phpBB Group ¦ Theme: subSilver++
Traduction par : phpBB-fr.com
Adaptation pour NPDS par arnodu59 v 2.0r1

Tous les Logos et Marques sont déposés, les commentaires sont sous la responsabilités de ceux qui les ont postés dans le forum.