31 visiteur(s) et 0 membre(s) en ligne.
  Créer un compte Utilisateur

  Utilisateurs

Bonjour, Anonyme
Pseudo :
Mot de Passe:
PerduInscription

Membre(s):
Aujourd'hui : 0
Hier : 0
Total : 2126

Actuellement :
Visiteur(s) : 31
Membre(s) : 0
Total :31

Administration


  Derniers Visiteurs

duygu : 01h09:01
SelimIII : 02h16:03
laroserouge : 05h49:14
Philippe : 1 jour, 10h42:43
lalem : 1 jour, 12h05:05


  Nétiquette du forum

Les commentaires sont sous la responsabilité de ceux qui les ont postés dans le forum. Tout propos diffamatoires et injurieux ne sera toléré dans ces forums.


Forums d'A TA TURQUIE :: Voir le sujet - A. Sirmen'den enfes irdelemeler
Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum Forums d'A TA TURQUIE
Pour un échange interculturel
 
 FAQFAQ   RechercherRechercher   Liste des MembresListe des Membres   Groupes d'utilisateursGroupes d'utilisateurs    

A. Sirmen'den enfes irdelemeler
Aller à la page Précédente  1, 2, 3 ... 15, 16, 17
 
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque
Voir le sujet précédent :: Voir le sujet suivant  
Auteur Message
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7715
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 04 Mar 2018 1:13    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



Salih Müslim terörist mi?

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 03 Mart 2018


PYD-YPG yöneticisi Salih Müslim’in Çekya’da gözaltına alınıp kelepçelenerek mahkemeye çıkarılması ve ardından da serbest bırakılması üzerine yine kıyamet koptu ve Ankara bir kez daha, bu defa Çekya’ya yönelik olarak, terör ile mücadelede tutarlı davranmama suçlamasını yöneltti. Olaylar geliştikçe öğreniyoruz ki terör örgütü üyesi olduğu gerekçesiyle Ankara’nın talepte bulunmasına karşın, Salih Müslim konusunda Interpol kırmızı bülten çıkarmamıştır.

Salih Müslim’e Finlandiya ikamet izni vermiş, Belçika topraklarında basın toplantısı düzenlemesini kabul etmiş, Çekya da mahkeme kararıyla serbest bırakmıştır.

Bütün bunlar Salih Müslim’in Türkiye hariç, hiçbir yerde terörist olarak görülmediği izlenimini yaratıyor.

Peki, Salih Müslim terörist mi, değil mi?

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un da belirttiği gibi Salih Müslim PKK’nin 2002’deki 8. Kongresi’ne katılmış, PKK’nin ve KCK’nin yürütme kurulu içinde yer almış, 2003 yılında Öcalan’ın talimatıyla PYD-YPG’nin yönetimini ele almak üzere Kuzey Suriye’ye geçmiş bir kişi.

***

Bu durumda PYD-YPG’nin terör örgütü olduğunu yadsımayan herkes Salih Müslim’in terörist olduğunu da teslim etmek zorundadır. Hadi Washington’ın bile PKK’nin yan örgütü olduğunu yadsımadığı PYD-YPG’yi bırakalım bir yana, Müslim’in salt hemen hemen kimsenin terör örgütü olduğunu yadsıyamadığı PKK’nin yürütme kurulu içinde yer alması onun terör örgütü üyesi sayılmasına yeter.

Türkiye bu konuda bilgi ve belgeleri, kanıtları bütün dünyaya sunuyor.

Ama şimdi denilecek ki “terörist olarak kabul etmemiz için yargı kararı gerek”. Pekâlâ o da var.

Nitekim Mardin 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Salih Müslim’in terör örgütü üyesi olduğu yolunda 17 Eylül 2014 tarihli bir kararı var.

Daha sonra Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin aynı yönde, 21.05.2015 tarihli bir başka kararı daha var.

Bütün bu veriler, Salim Müslim hakkındaki terörist suçlamalarına dayanak oluşturmaktadır.

Ama, Türkiye’nin terörist olduğunu ileri sürdüğü PYD-YPG temsilcisi Salih Müslim’e karşı tavrı ne oluyor?

Hemen söyleyelim, 4 Ekim 2014’te (Mardin 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararından sonra) kendisini Ankara’da ağırlıyor ve bu ağırlama sırasında Müslim, hem MİT Başkanı Hakan Fidan ile hem de o zaman Dışişleri Bakanı olan Ahmet Davutoğlu ile görüşüyor. Bu görüşmeler sırasında, herhalde MİT Başkanı’nın Başbuğ’un açıkladığı 2002 tarihli PKK’nin

8. Kongresi’nden haberleri vardı ve herhalde Müslim ile görüşmeden önce Dışişleri Bakanı’na sunulan dosyada Mardin

2. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki karar yer almaktaydı.

Türk devlet yetkililerinin, Müslim’in terörist olduğu yönündeki kendi istihbaratlarına ve kendi yargılarının kararlarına itibar etmedikten sonra, başka ülkeleri suçlamalarını ciddiye almak mümkün müdür?

***

Devletler zaman zaman istihbarat örgütleri vasıtasıyla herkes ile temasa geçerler. Ama bunun da belirli kuralları, prosedürleri ve sınırları vardır. Herhalde dışişleri bakanları terör örgütü yöneticilerini makamlarında kabul ederek görüşmezler.

Türkiye terörist olarak nitelediği, hakkında bu yönde kendi yargısının kararlarının olduğu Salih Müslim’i başkentinde kabul edip bakan düzeyinde görüşmeler yapıyor, sonra başka devletleri, onu yakalayıp kendisine iade etmediği için suçluyor.

Salih Müslim eğer terörist ise ona terörist gibi davranmak gerekmez mi?
Türkiye ona geçmişte böyle davranmış mıdır ki şimdi herkesin de öyle davranmasını istiyor ve davranmayanı suçluyor?

Devletlerin terör ile mücadeleleri ciddi bir iştir, tutarsızlık kaldırmaz. Eğer tutarsızlık olursa, kimse sizi ciddiye alıp, aldırmaz...

Burada eleştirilen, iktidarın terörle mücadele etmesi değil, bu işi gereken ciddiyetle yapmamasıdır.



Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7715
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 11 Mar 2018 13:39    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



Sonra çaktırırım ha öğretmenim!..

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 04 Mart 2018



Söylenenleri tartmadan kabul etmez çok tartışırdı, düşündüğünü çekinmeden de söylediği için, her söylenene kolayca boyun eğen toplumda adı “deli”ye çıkmış olan dostumun unutmadığım olaylarından biri de şuydu: Üç kişi orada bulunmayan biri hakkında konuşuyorduk. Bu zatın üstün vasıflarına bizimkini inandırmak isteyen muhatabı bir ara şöyle deyiverdi:

- İngilizcesi de çok iyidir, öyle kolay kolay herkeste bulunmaz.

- Senin İngilizcen nasıldır? diye soruverdi hemen bizimki.

- Eh işte herkes kadardır, yanıtını alınca da yanıtı yapıştırdı:

- Peki bu İngilizcenle onunkini nasıl ölçüp de böyle bir sonuca varabiliyorsun?
Milli Eğitim sistemini deneme tahtasına, öğrencileri kobaya çeviren “Milli Eğitim”in aklı evellerinin son olarak yürürlüğe koydukları “Öğretmen Performans Değerlendirme Yönetmelik Taslağı” ile ilgili haberi okuyunca aklıma bu olay geldi.

Öğrenci velilerinin ve bizzat öğrencilerin de öğretmenlere değerlendirme notu vermesini öngören ve bu yönüyle epeyce yadırganıp, çokça karşı çıkılan yeni uygulamada ortaokul öğrencilerinin öğretmenleri ile igili olarak şu konuda görüş bildirmeleri isteniyor:

“Öğretmenim dersin konularını çok iyi bilir.”

***

El insaf!

Bir ortaokul öğrencisi, kendisine ders verecek birikime sahip öğretmenin bilgisini değerlendirebilecek bilgi düzeyine nereden sahip olacak?
Yanlış anlaşılmasın! Öğretmenöğrenci ilişkisini emir komuta zinciri içinde, ast-üst bağlantısı gibi ele almayı savunmuyorum.

Çağdaş eğitimde öğrenci öğretmenin her söylediğine, baş üstüne diyerek tartışmasız kabul etmek durumunda olan edilgen öğe değildir.
Eğitim ancak öğretmen ile öğrencinin arkadaşca, birlikte tartışarak, tercihen öğrenirken ürettiği, üretirken öğrendiği bir süreç olursa demokratik, çoğulcu, katılımcı, dayanışmacı, yaratıcı, yarışmacı bir toplumu oluşturan etkenlerden biri olabilir.

Ama sen hem bir yandan, öğrenciyi, yukarıdan her söyleneni tartışmasız kabul eden biat kültürü ile yetiştireceksin hem de “gel bakalım öğretmenine not ver!” diyeceksin.

O zaman adama sorarlar:

- Yoksa sen mahalle baskısını, yobaz sultasını pekiştirecek biat kültürünün sürülerini daha iyi güdülür hale soksun diye imamlaştırdığın öğretmenleri ve imam hatipleştirdiğin eğitim sistemini daha iyi baskı altında tutmanın yeni araçlarını mı geliştirme peşindesin?

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) her üç yılda bir düzenlediği sınavlarla belirlediği 15 yaş grubu öğrencilerin dil, okuduğunu anlama, matematik ve fen bilimleri konusunda düzeylerini belirleyen PISA anketlerinde Türk öğrencileri 35 OECD ülkesi içinde sondan ikinci sırayı aldıklarına, 2012’de yapılan yoklamada 32. sıradayken, son yoklamada 34. sıraya düştüklerine bakınca eğitim politikamızın tepeden tırnağa sorgulanması gerektiği görülmektedir.

Ama bunun yerine sorgulamanın her türünün engellendiği, yasaklandığı bir düzende, bir yıllık OHAL uygulaması süresince KHK’leri ile sorgusuz sualsiz 33 bin 233 öğretmeni işinden atar, öğretmene her türlü konuyu sorgulamayı, tartışmayı yasaklar, tartışan öğrenciyi cezalandırırken “öğretmenine not ver” dersen adama sorarlar:

- Sen ne yapmak istiyorsun arkadaş?

Bu arada PISA’dan söz açılmışken, hemen belirtelim! PISA anketi sonuçlarına göre, her konuda sondan ikinci olan Türkiye öğrencileri mutsuzluk sıralamasında birincidir.

Öğretmenin mutsuz, öğrencinin mutsuz olduğu ortamda öğrenci kendisinden geçer not almak zorundaki öğretmene şöyle sesleniyor:

- Fazla üstüme varma öğretmenim bak sonra çaktırırım ha!

Hadi hayırlısı!


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7715
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 11 Mar 2018 13:42    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



Öğretmen mutsuz, öğrenci mutsuz, eğitim yerlerde...

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 06 Mart 2018



1924 yılının Mart ayının tarihimizde özel bir yeri vardır. Cumhuriyetin ilanının üzerinden daha beş ay geçmeden, 3 Mart 1924 günü TBMM’ye üç önerge sunuldu. Bunların Şeyh Saffet Efendi ve 53 arkadaşı tarafından imzalanan ilki hilafetin, ikincisi Evkaf ve Şeriye Vekâleti ile Erkân-ı Harbiye Vekâleti’nin kaldırılmasına ilişkindi. Özgün adı “Tevhid-i Tedrisat” olan üçüncüsü ise eğitim birliğini sağlıyordu.

O gün, çağdaş uygarlık düzeyine erişmek iddiasıyla yola çıkan Cumhuriyet’in temeline, medresenin yerine geçen laik eğitim, imamın yerine geçen laik öğretmen yerleştiriliyordu.

Çok önemli ve yüksek düzey uluslararası görevlerde bulunmuş olan eski bakanlardan Atilla Karaosmanoğlu, o gün temeli atılan Cumhuriyetin laik Milli Eğitimi ile ilgili olarak anılarında şöyle yazacaktı:
- Ben eğitimimin hepsini Cumhuriyetin kurumlarında gördüm ve bütün uluslararası görevlerimde bu eğitim bana yetti.

3 Mart 1924’ü izleyen dönemde büyük amaçları hedeflemiş öğretmen mutluydu, gururluydu. O günün öğrencisi de on yıl sonra göğsünü kabartarak haykıracaktı:
- Çıktık açık alınla on yılda her savaştan / on yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan!

Aradan 94 yıl geçti. Üç gün önce, 3 Mart 1924’ün 94. yıldönümünü yaşadık. Bir zamanlar kutlamalar yaptığımız bu yıldönümünde bu sefer bir şey yapılmadı.

***

Aradan geçen 94 yılda ortada kutlayacak hiçbir şey kalmamıştı.
İmam hatipleştirilen eğitim laik öğrenimde değil, imam hatipte birleşmişti. AKP iktidara geldiğinde sayıları 60 bine düşen imam hatip öğrencisi sayısı Eğitim Sen Başkanı Aytekin Aydoğan’ın açıklamalarına göre, 1 milyon 291 bin 20’ye çıkmıştı. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş bu rakamı 1.5 milyon olarak vermekteydi.

Öğrencilerin imam hatiplere yönelmeye zorlandığı ortamda, bu yıl 1 milyon öğrenci liseye başlamamıştı.

Türkiye’de 81 bin öğretmen açığı bulunmakta ama aynı zamanda 438 bin öğretmen de atanma beklemekteydi.

Bir yıllık OHAL uygulaması sırasında, KHK’ler yoluyla sorgusuz sualsiz işinden atılan 111 bin kamu görevlisinin 33 bin 233’ünün öğretmen olduğu biliniyor, işten atılan öğretmen oranı bazı bölgelerde yüzde otuzun da üstüne çıkıyor, örneğin Tunceli’ndeki 900 öğretmenin 504’ü OHAL KHK’si yoluyla görevden uzaklaştırılmış bulunuyor. Bu arada işten uzaklaştırıldığı için intihar etmiş olan 37 kişinin ne kadarının öğretmen olduğunu tespit edemediğimi açıklamak isterim.

Öğretmen düşüncesini açıklasa sesi kısılıyor, siyasi görüşüne göre takip ediliyor, köşeye sıkıştırılıyor, bildiri imzalarsa içeri tıkılıyor.
Laik eğitimin yerine imam hatip geçirilirken öğretmenin yerini de imam alıyor.

Öğretmenin ataması yapılmıyor, öğretmen kovuşturuluyor, sıkıştırılıyor, susturuluyor.

Öğretmen artık mağrur değil mağdur.

Öğretmen büyük hedefler peşinde değil, ayakta kalabilme savaşında, ortaokul öğrencisinden “öğretmen bizi milli ve manevi değerlerimize göre yetiştirmektedir” onayı alma peşinde.

***

Peki, ya öğrenci?..

Öğrenci de mutsuz.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) öğrenci değerlendirme raporu PISA, matematik, fen bilimleri bilgisi ve okuduğunu anlama becerisinde 35 örgüt üyesi içinde sondan ikinci olan Türk öğrencilerinin mutsuzluk konumunda birinci sırayı aldıklarının altını çizmekte.

3 Mart 1924’ten bu yana geçen 94 yıl içinde, Atilla Karaosmanoğlu’na bütün yüksek uluslararası görevler için yeterli olan Cumhuriyetin milli eğitiminin kurumları gitmiş yerine, matematik ve fende ve de okuduğunu anlamada sondan ikincileri yetiştiren yeni bir eğitim gelmiş.

Artık öğretmen mutsuz, öğrenci mutsuz, eğitim ise yerlerde sürünüyor.
Ve Türkiye’nin yeni kuşakları bu eğitimle uluslararası alanda yarışa hazırlanırken kimileri fütursuz haykırıyorlar:
- On yılda 1.5 milyon imam yarattık her yaştan!..


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7715
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 19 Mar 2018 1:01    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



Laiklikten vazgeçmeyegör...

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 13 Mart 2018


Son zamanlarda saçmalamalarıyla kamuoyunun dikkatlerini üstüne çeken Sosyal Doku Vakfı Başkanı “ehli ulema”dan Nurettin Yıldız’ın kadına şiddeti caiz gören fetvasına karşı Tayyip Erdoğan tepkisini dile getirmiş:
- Bunlar İslamın güncelleşmesini bilmiyorlar. İslamın 14 asır öncesi hükümlerini kalkıp bize uygulayamazsınız.

Bunları ekrandan dinlerken düşündüm: Acaba aynı şeyleri Kemal Kılıçdaroğlu söylese neler olurdu? Kendisine, AKP cenahından ne suçlamalar yöneltilir, nasıl kıyamet koparılırdı?

Nitekim bu sözler ağzından çıkar çıkmaz Tayyip Erdoğan da gelecek tepkileri düşünerek hemen eklemiş:
- Birçok hoca efendi tefe koyup çalacak şimdi beni.

Tayyip Bey haklıdır. Yobazlığı sınır tanımayanlar, şimdi onu da hedef tahtasına yerleştirebilirler. Bir zamanlar çoğunluğun düşünse hayra yormayacağı bir olay gerçekleşmiş ve AKP’nin lideri de dini siyasete alet eden ve saçma sapan konuşanlardan rahatsız olmuş ve onları alenen halka şikâyet ederken, bu güruha karşı savunmaya geçmek durumunda kalmıştır.

***

İslamın güncelleştirilmesinin gerekliliğinden söz edip “14 asır öncesi hükümlerini kalkıp bize uygulayamazsınız” diyen Tayyip Bey, bu haklı çıkışından sonra açıklama yapmak zorunda kaldı:
- Dinde reform aramıyoruz. Dinimiz İslam ve kitabımız Kuranıkerim Rabbimizin emri gereği kıyamete kadar caridir.

Bir zamanlar hayali bile güç olan bu yaşadığımız olaylarda şaşacak bir şey yok.

Siyasal yaşamı bir kere laiklik çizgisinden çıkarıp dini siyasetin ortasına, siyaseti dinin göbeğine oturttunuz mu, bu tür şeyler kaçınılmazdır. Bir kere, toplumu, Uğur Mumcu’nun deyişiyle “tarikat- ticaret- siyaset” üçgeninin, baskıcı, kahredici üçgeninin dar alanı içine hapsetmeye başladınız mı, bütün bunlar olur ve birtakım hikmeti kendinden menkul kişiler fetvalar yağdırarak herkesi din adına hizaya sokmaya başlarlar.

- Bunlara kulak asmayın! Bunlar birtakım cahil cühela. Siz yetkilileri dinleyin!
Bu tür çıkışların da bir kıymeti harbiyesi yoktur.

Nitekim son olayların kaynağındaki, 6 yaşında çocukla evlenilebileceği fetvasının, asansörde halvet cinnetinin faili Nurettin Yıldız sıradan bir adam, alelade bir meczup değil, temel din eğitimini İstanbul Gaziosmanpaşa İmam Hatip’te tamamladıktan sonra, Mekke Ümmü’l Qura Üniversitesi Fıkıh Bölümü’nü bitirmiş, büyük muhaddis Abdülfettah Ebu Gude, Hintli âlim Ebu Has’an En Nedvi ve son dönem Osmanlı ulemasından Mehmet Emin Saraç’tan icazet almış ehl-i ulema’dan birçok çevrede makbul bir kişidir. Hatta, Nurettin Yıldız devletin tepesine şöyle seslenmek cüretinde bulunursa da kimse şaşırmasın:
- Din konusundaki vukufunuz benimle tartışmaya yetecek ölçüde değildir!

***

Evet, bir kere toplumsal ve siyasal yaşamda laiklikten ayrılıp, “tarikat - siyaset - ticaret” sarmalına girmeyegörün, bütün bunlar olur!

Tarikat egemenliği konusunda İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Esergül Balcı ve ekibinin raporunda şunlar var:

- Türkiye’de belli başlı 30 tarikat silsilesi ve bunların 400 kolu var.

- Çoğunluğu İstanbul, Siirt, Diyarbakır, Mardin, Adıyaman, Batman, Van, Hakkâri, Şırnak, Muş, Bitlis, Gaziantep ve Şanlıurfa olmak üzere 800’ü aşkın medrese bulunuyor.

- Büyük kentlerde kaç apartman medresesi faaliyet gösteriyor bilinmiyor.

- Tarikat okullarındaki öğrenci sayısı 210 bin.

- 4 binin üzerindeki özel yurdun 2 bin 400’ü bir tarikata bağlı.

- Dört + dört + dört uygulanmasına başlandığı 2012’den bu yana 4 bin 22 okul kapandı, yerlerine tarikat okulları geçti.

İşte manzara budur.

Ortalığı din adına safsata uyduranlar sarmıştır. Ve, dinin siyasete alet edilmesinin tekelini ellerinden kaptıranlar da bunlara bir şey yapamamaktadırlar.

Bir kez laiklikten vazgeçmeyegör, olacağı budur!


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7715
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 19 Mar 2018 1:03    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



Önce İstiklal Marşı’nı hazmet de

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 17 Mart 2018



Bunca sorun arasında bir bu eksikti. 14 Mart günü Tayyip Bey, “En büyük üzüntüm, bu emsalsiz marşın hakiki manasını yüreklere nakşedecek bir bestenin yapılamamış olmasıdır. Temenni ederiz ki, o da çıkar” diyerek onu da tamamlamış ve İstiklal Marşı çevresinde yeni bir tartışma başlatmıştır.
Tartışmanın aslında bir kıymet-i harbiyesi yok. Anayasanın 3. maddesi şöyle der:

“Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanunda belirtilen beyaz ay yıldızlı albayraktır.

Milli marşı “İstiklal Marşı’dır.

Başkenti Ankara’dır.”

Anayasanın dördüncü maddesi ise “1, 2 ve 3’üncü maddelerdeki hükümlerin değiştirilemez ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemez” olduğunu belirtir.
Demek ki bir zamanlar çok revaçta olan Erdoğan’ın da üç gün önce tekrar ısıtarak önümüze sürdüğü İstiklal Marşı’nın değiştirilmesi de, değiştirilmesinin teklif dahi edilmesi de mümkün değildir.

O zaman kıymet-i harbiyesi olmayan böyle bir tartışmaya neden değinildiği sorulabilir.

Tartışma fiili bir sonucu olmasa bile önemlidir. Çünkü, son dönemde her konuda bölünmüş ve parçalanmış olan toplumun, üzerinde mutabakat halinde olduğu tek konu, tek simge, bayrak ve İstiklal Marşı da, tartışmalarla bölünmektedir.

***

İşin en vahim tarafı da, bu tartışmayı bizzat anayasanın 104’üncü maddesi gereği Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletinin birliğini temsil eden makamın başlatmış olmasıdır.

Türkiye bugün artık İstiklal Marşı’na kadar her konuda bölünmüş haldedir.
Bu bölünmüşlük ortamında hiçbir başarının kalıcı olması, hiçbir kazanımın zafere dönüşmesi mümkün değildir.

Ulus devletin kuramcılarından Ernest Renan 11 Mart 1882’de, Sorbonne’da verdiği “Bir ulus nedir?” konferansında, Türkiye (o zaman Türkiye derken Osmanlı’yı kastediyordu) ile İtalya’dan söz eder ve her bozgununun bile İtalya’nın kazancıyla sonuçlanırken, her zaferinin bile Türkiye’yi bozgununa doğru yönelttiğini söyler ve nedenini de şöyle açıklar: “Çünkü İtalya birliğe, ulus bütünlüğüne doğru gidiyor, Türkiye ise Küçük Asya’nın dışında bir ulus değil ve olamıyor.”

Aradan 137 yıl geçmiş, Osmanlı tarihe karışmış, ulusal Kurtuluş Savaşı verilmiş, Cumhuriyet ilan edilmiş ama Türkiye 1881’in Osmanlı döneminin bölünmüşlük ve parçalanmışlığına dönmüştür.

Olaya bu açıdan bakınca, Osmanlı’ya dönmenin gerçekleşmesi imkânsız tutkusuyla yaşayanların, bir açıdan olsun başarı kazandıkları söylenebilir. Tabii eğer buna başarı denebilirse.

***

Ernest Renan 1881’de Türkiye’nin Küçük Asya’nın dışında bölünmüş ve parçalanmış yapısına, bir birlik oluşturamamasına dikkatleri çekmekteydi. Aradan geçen zamanda durum daha da vahim hale geldi, artık Renan’ın Küçük Asya diye andığı Anadolu da parçalanmışlığın bütün tehlikelerini bağrında taşımaktadır.

Türkiye şu anda sınırları içinde ve de dışında bölücü terör ile mücadele etmekte, bir yandan terör örgütü bir yandan da onun ardında olan ve kendisini parçalamayı amaçlayan ABD’ye karşı varlık ve beka mücadelesi vermekte olduğunu haykırmaktadır hep.

Ama bu iki tehlikeyi vurgulayanların farkında olmadıkları husus ise, ülkenin kendi içindeki bölünmüşlüğünün, bu ikisinden çok daha büyük bir tehdit oluşturduğudur.

Bu asıl büyük tehdit bertaraf edilemediği takdirde, Afrin’de ya da Mımbiç, hatta Fırat’ın doğusunu da kapsayan bölgelerde elde edilecek başarıların hiçbir anlamı olmayacaktır.

Tayyip Bey, Afrin’deki başarılı operasyonlar üzerine bunu simgeleyen bir Afrin Marşı bestelenmesini öneriyor.

Afrin’deki başarı, ancak İstiklal Marşı’nın simgelediği birlik ve bütünlük ile birleşirse zafer olacaktır.

O sağlanmadığı takdirde Afrin başarılarının hiçbir kıymeti kalmayacaktır.

O yüzden “önce İstiklal Marşı’nı içimize sindirelim de, Afrin Marşı’nı sonra düşünelim” diyebiliriz.


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7715
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 19 Juin 2018 17:33    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


‘Beyaz Türk’ kim?

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 19 Haziran 2018



Tarihimize hanedan amigoluğu saplantısı dışında, toplumun çıkarı açısından bakarsanız, Anadolu halkının hep birbirlerinden pek ayırmadığı “eşkıyaya ve devletine karşı meşru müdafaa” durumunda olduğunu fark edersiniz.

Mübeccel Kıray’ın, su kıyısını bırakıp sarp dağ tepesine köyünü taşıyan halkın bu tercihinde, eşkıyadan ve devletin müstelziminden (vergicisinden) kaçma amacının olduğunu vurgulayan çalışmasına dayanarak Aziz Nesin, üniversite heyetinin köy incelemesini anlatan nefis bir mizah başyapıtı oluşturmuştur. Okumanızı salık veririm.

Osmanlı’da modernleşmeden yana olan yenilikçi aydın da, biraz da bürokrat kökenli oluşundan, devletin bekasını baş kaygısı haline getirince, zaman içinde halkın gözünde devlet ceberutluğunun simgesi haline gelmiştir.
Cumhuriyet ile birlikte, hem modernleşmenin öncüsü, hem de devlet kurucusu konumunda olan CHP de, iktidarının son dönemine rastlayan dünya ekonomik krizi ve ikinci paylaşım savaşı konjonktürünün halkın sırtına yüklediği zorlukların da etkisiyle, yine devletin bürokratları aracılığıyla sürdürdüğü ceberutluğunun simgesi haline gelme durumuna düşmüştür.

***

Halkçılık ilkesini altı oku arasına katan CHP’yi yıkan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’na tepki olarak toprak ağalarının kurdurduğu DP, ceberut devlet karşısında mazlum halkın temsilcisi ve sözcüsü rolündeydi ve egemenlerin “sınıf fobisi”nin de etkisiyle zaten kadük olan halkçılık yerine sonra gelen bütün sağ iktidarların da gırtlağına kadar gömüleceği ayak kokulu popülizmi ikame etmişti.

Popülist sağın, ceberut devlete karşı, halkın temsilcisi garibanın savunucusu konumunda sunulmasının başarıya erişmesi, demokrasimizin birçok aksaklığının da temel nedenlerinden birini oluşturan bir garipliktir.
Demokrat Parti hareketi gibi, AKP projesi de devlet ceberutluğuna, yabancılaşmaya karşı, gariban mazlumu koruyan, geniş kitleleri kucaklayan, halktan yana milli ve yerli geniş halk güçlerinin temsilcisi olarak sunuldu.
Demokrat Parti hareketinde olduğu gibi, AKP projesinde de, bu sunumu toplum bir süre benimsedi. Rize kökenli, Kasımpaşalı Tayyip Bey, Beyaz Türklerin tacizleri karşısında mazlumun ve inancını koruyan garibanın savunucusu olarak çıktı ortaya ve CHP, “nobran, buyurgan, yerli olmayıp yabancı kokan Beyaz Türk’ün!” temsilcisiyken, o da “garibanın savunucusu” olarak sandıklarda zaferden zafere koştu

Oy konvertibilitesi yüksek olan bu sunum aslında gerçeği yansıtmıyordu.
Aslında, ceberut olan, baskı uygulayan, halkın emeğinin kaymağını yiyenlerin, bin odalı sarayda oturan temsilcisini CHP saflarında değil, AKP doruğunda aramak daha doğruydu.

***

Ezilen gariban, perişan köylü, sendikasızlaştırılmış, taşeron sultasındaki işçi, kâr güdüsüyle madende katledilmesine seyirci kalınan madenci, daha okul sırasında hapishaneyle tanıştırılan öğrenci, OHAL ile süründürülen memur, toplumsal yaşamdaki yeri sıranın en sonunda olan öğretmenlerdi.
Onları ezenleri, “Adalet” diye yollara düşenler arasında değil, yeni iktidara yarananlar saflarında yaratılmış olan ihale kralları, sistemin yasaması, yürütmesi, yargısı kolluk güçleri, şeyhleri, müderrisleri, çeri başıları, muhafızları tarafından korunan yeni haramzadelerin örgütlerinde aramak daha doğru olacaktı.

Bu seçimlerde, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı, aydınlık kafalı, köylü kökenli fizik öğretmeni Muharrem İnce, bu yanılsamayı bozdu ve gerçeği seçim meydanlarında bütün çıplaklığıyla haykırdı:

- Tayyip Bey bana gariban diyor. Evet ben Beyaz Türk değil garibanım, garibanın temsilcisiyim.

Görünen o, Beyaz Türk’ün kim olduğunu isabetle işaret eden bu söylem, halk arasında geniş yankı buldu.

Muharrem İnce’nin son seçim kampanyasındaki en büyük başarısı da işte Beyaz Türkler yanlış imajının silinmesine katkısı olmuştur.


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7715
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 14 Juil 2018 15:58    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



Seçimle gelen kralımız var

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 26 Haziran 2018




24 Haziran seçimleri Tayyip Bey’in öngördüğü gibi, Cumhurbaşkanlığı yarışı da ikinci tura sarkmadan sonuçlandı.

Seçmenin yüzde 52’si Tayyip Bey’in tek adam iktidarı için “devam” dedi. Cumhur İttifakı’na da Meclis’te çoğunluğu verdi.

İlk defa inisiyatifi elinden kaçırdığına tanık olmamıza karşın tek adam iktidarını sürdürmeyi başaran Tayyip Erdoğan başarılıdır.

Bakmayın yürütmenin, yargının, dördüncü güç medyanın mutlak hâkimi Tayyip Bey’in Meclis çoğunluğu için MHP’nin desteğine muhtaç olmasına! Reis Sistemi’nin yapısı gereği Tayyip Bey için Devlet Bey’in desteği çok da yaşamsal değildir. AKP’nin lideri, fiilen kendi başına alacağı kararlarla istediğini yapacak güçtedir. Seçimin iktidar cephesindeki bir başka galibi de tükenmiş partisini, kendisinden kopan İYİ Parti’ye karşın, Cumhur İttifakı ile, kampanya döneminde kılını bile kıpırdatmadan oy miktarında büyük kayıplara uğratmadan badireden sıyıran Devlet Bahçeli oldu.

***
İktidar blokunun iki partisinin ikisinin de seçimlerden kazançlı çıkmasına karşın, muhalefette durum öyle değil. Muhalefetin siyasal İslam temsilcisi Saadet Partisi seçimlerde hiçbir başarı gösteremeyerek siyasal ağırlığının olmadığını ilan etmiştir.

Meral Akşener’in, kamuoyundaki olumlu imajına karşın, siyaset sahnesinin yeni figürü İYİ Parti’nin başarısı sınırlı kalmış, umulduğu ölçüde olamamıştır.

Barajı geçip geçemeyeceği merakla beklenen ve bir kısmı CHP’den gelen emanet oylarla, engeli aşan HDP, olayın salt bu yönüyle bile, çok elverişsiz şartlar altında mücadele ettiği seçimden başarıyla çıkmış sayılabilir.

Bu seçimde inisiyatif üstünlüğünü, ilk kez Tayyip Bey’in elinden alarak, kampanyaya çok parlak bir şekilde başlayan, ana muhalefet CHP ise geçen seçimden bu yana oy oranında kayba uğramış olmasına karşın, bütün süreç boyunca üstünlüğü elinde tutarken İYİ Parti’nin yarışmaya katılabilmesini sağlayacak girişimi ile olduğu kadar, aynı zamanda HDP’yi ödünç oylarıyla Meclis’e sokarak, demokrasinin önünü açmış olması açısından başarılı sayılabilir.

Ama bu seçimin parlayan yıldızı olduğu tartışma götürmeyen Muharrem İnce’nin partisinden çok daha fazla oy aldığı kimsenin dikkatinden kaçmadı.

Muharrem İnce’nin yükselişinin CHP’de lider sorununu gündeme getirmesi, kendi istemese bile kaçınılmazdır.

Son seçimin Kılıçdaroğlu’nun seçim başarısızlığı değil de, İnce’nin kitlelerle diyalog kurup, peşinden sürükleme yetisi yüzünden CHP’de genel başkanlık değişimini önlenemez hale getirdiği rahatlıkla söylenebilir. Ama “CHP’nin karşı karşıya bulunduğu sorunlar lider değişimi ile aşılabilecek yapıda mıdır” sorusuna olumlu bir yanıt vermek güç. CHP, lideri kim olursa olsun, ancak yeni bir yapılanma modeli ile gelecek için umut verebilir.

***
Siyasetin amacı iktidar olduğuna göre son oylamanın asıl galibinin, AKP’nin her şeyi, devletin üç erkinin yanı sıra dördüncü güç medyanın da hâkimi mutlağı, 16 yıldır kesintisiz sürdürdüğü iktidarını bütün yıpranmışlığına, bütün çalkantılara karşın bir dönem daha uzatmayı başaran Tayyip Erdoğan olduğunu bir daha vurgulayalım.

Ama ne yazık ki Tayyip Bey’in bu başarısı aynı zamanda da demokrasinin başarı hanesine yazılamamaktadır.

Tam tersinin olduğunu, Türkiye’den “demokrasiye hayır, tek adam rejimine evet!” mesajının yükseldiğini söylemek mümkün.

Bu durumda bir soru çıkıyor ortaya:

- Tek adam rejiminin devamını onaylayan bu mesaj, acaba Reis rejimine demokratik meşruiyet de kazandırmaya yeter mi?

Sorunun en açık yanıtı şu başka soruda yatıyor:

- Kenan Evren’e verilen yüzde 93’lük destek, 12 Eylül’e meşruiyet sağlayabilmiş miydi?

Her neyse, sandıklar açıldı ve Tayyip Bey önderliğinde istedikleri çoğunluk çıktı.

Gözümüz aydın! Artık bizim de “seçimle gelen kral”ımız var.



.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7715
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 14 Juil 2018 16:01    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



En doğrusu galiba ‘Reis’ demek

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 13 Temmuz 2018


Yeni dönem başladı. Hayırlı olsun! Yeni dönemin gereklerini yerine getirmek üzere yasalar, tüzükler düzenlemeler değişti, gerekli yerlere gereken atamalar yapıldı, eski rejimden yeni rejime geçer ayak, atamalardan önce gerekli görülen son “atmalar” da yapıldı. Son olarak bir kalemde 18 bin kişi işten atıldı, içeri atılanların sayısı ise gün be gün değişiyor. Bildiğim son olarak Tayyip Erdoğan ile ilgili karikatürlü pankart taşıyan dört ODTÜ öğrencisi atıldı içeri.

Bütün her şey tamam da bir tek nokta açıklığa kavuşmadı. Sınırsız yeni yetkileriyle Devlet Başkanlığı makamını ve rejimi nasıl adlandıracağız.
Cumhurbaşkanı desek o parlamanter rejimlere özgü, yetkileri biraz da sembolik olan, asıl işlevi ülkenin birliği ve bütünlüğünü temsil ile devletin organlarının uyumlu çalışmasını sağlamak olan bir makam. Yürütmenin başı değil.

Oysa şimdiki Devlet Başkanı yürütmenin başı.

O zaman akla Tayyip Bey’in de önerdiği gibi “Başkan” sıfatı geliyor.
Ama biraz düşününce onun da durumu tam olarak belirtmeye yetmediğini göreceğiz. Çünkü ABD örneğinde görüldüğü gibi, “Başkanlık Sistemi”nin başındaki kişiye Başkan deniyor.

***

Oysa bizdeki sistem açıkça ifade edildiği üzere artık parlamenter olmadığı gibi ne türden olursa olsun, “Başkanlık” sistemleriyle bile uzaktan yakından ilgisi olmayan kendine özgü bir uygulamadır.

Demokrasinin temeli kuvvetler ayrılığı ilkesidir. Sistem ister parlamenter olsun, ister Başkanlık, bu kural geçerlidir.

Ülkemiz insanlarında “seçimle gelen kral” çağırışımı yapan “Başkanlık” sistemlerinde de yasama, yürütme ve yargı erkleri güdüm altında olmayıp, hepsini birbirlerinin sultasından koruyacak denge ve denetim mekanizmaları gelişmiştir.

Eski Anayasa Mahkemesi üyesi, Prof. Dr. Fazıl Sağlam’ın “Devlet Güçlerinin OHAL KHK leri ve 2017 Anayasa Değişikliğinden Sonraki Görünümü” adlı makalesinde belirttiği gibi “16 Nisan halkoylamasından sonra yürütme gücü Cumhurbaşkanı’na verilmiş, yasama Cumhurbaşkanı’nın vesayeti altına alınmıştır. Yargı ise yoğunlaştırılmış yürütme gücüne bağımlı duruma getirilmiş, hak ve özgürlükleri koruyucu bir gücü ve etkisi kalmamıştır”.
Güçler ayrılığı ilkesi ayaklar altına alınırken her türlü denge ve denetim mekanizmasından da özenle kaçınılmıştır.

Türkiye’de yeni uygulamanın sonucunda ismi var cismi yok parlamentonun işlevsizleştirilmesi girişimi, Devlet Başkanını, Latin Amerika’daki “Başkancı” sistemlerin hiç değilse görünüşü kurtarmak kaygısıyla “Başkan Baba”ya vermediği yetkilerle donatmaya kadar varmıştır.

Partili Cumhurbaşkanı’nın ayrıca parti genel başkanı olabilmesi, Siyasi Partiler Kanunu’muzun da Özal öncülüğünde gerçekleştirilen değişikliğinden sonra, yasama meclisi adaylarının saptanması yoluyla, Cumhurbaşkanlığı’na adeta yasamanın bir bölümünü atama yetkisini de vermektedir.
Yine Prof. Dr. Sağlam’ın da belirttiği gibi anayasa değişikliğinden sonra, bütçeyi yapmak da yine pratikte Cumhurbaşkanlığı’nın yetkisindedir.
Yargının Devlet Başkanı’nın karşısındaki hali ise cümle âlemin malumudur.

***

Kısacası yeni düzenimiz ne Başkanlık ne de parlamenter tanımına uyan ne kuş ne de deve kendine özgü bir sistemdir.

Hatta Fazıl Sağlam’ın, Kemal Gözler’in “Elveda Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa” makalesine atıf yaparak belirttiği gibi, bir “anayasasızlaştırma” girişimi olduğu da söylenebilir.

Durum böyle olunca hukuki değil de filli durumun özüne yakışır başka bir deyim bulmak gerekiyor.

İspanyollar 1939 – 1975 arasında ülkeyi sınırsız güç ve yetkiyle yöneten Fransisco Franco’ya “Caudillo” (reis) diyorlardı.

Bizde de tek muktedir rejiminin başı için en uygun olarak, Tayyip Bey’in yandaşlarının kendisi için zaten daha önce çeşitli vesilelerde kullandıkları “Reis” deyimi geliyor akla.

Siyasetin bütün gücünü “Riyaset”e teslim eden bir sistem için galiba en uygunu bu.




.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7715
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 01 Sep 2018 1:46    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



Malazgirt Dumlupınar’a karşı

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 31 Ağustos 2018



Zamanlar mı bozuldu, yoksa bizlere mi bir haller oldu, bilmiyorum, ama “Allahım bir süredir yitirmiş olduğumuz aklımıza sen mukayyet ol bari!” diyorum.

Dün 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı bir kez daha kutladık. 26 Ağustos 1922’de başlayan “Büyük Taarruz” dört gün içinde 30 Ağustos’ta Dumlupınar Meydan Savaşı ile zafere dönüşüyordu.

Bir süredir başlatılan 30 Ağustos Zafer Bayramı’na ortak katma girişimleri, bu yıl da artarak sürdürüldü.

Amaç 30 Ağustos’un ve onun simgesi olduğu Kuvayı Milliye ruhunu zayıflatmak.

Bu yıl da 26 Ağustos 1922’de başlayan süreçten çok, 26 Ağustos Malazgirt Meydan Muharebesi’nden söz edildi. Bu yıl parlak (!) bir de öneri getirildi: 26 Ağustos 1071’de Malazgirt’e Alparslan’ın otağını kurduğu yere bir Cumhurbaşkanlığı sarayı dikmek.

26 Ağustos ve izleyen günlerde, Malazgirt ile Büyük Taarruz’u karşılaştıran, kıyaslayan nutuklar atıldı, yazılar yazıldı, vecizeler saçıldı.

Değişik zaman ve koşullarda meydana gelmiş tarihi olayları, sanki bu farklar yokmuşçasına birbirleriyle kıyaslayarak, ben de abesle iştigal edecek değilim.

***

Türk boylarının batıya doğru göçleri sırasında, Anadolu’ya ilk adım attıklarında, “Küçük Asya”nın o sıradaki egemeni Bizanslılara karşı zafer kazanıldığı 1071 yılında, fetih bir haktı; uluslar bile yoktu ki ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı olsun, dünya daha tarım toplumu dönemini yaşamaktaydı. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı zaferle noktayan Büyük Taarruz’un başladığı 26 Ağustos 1922’de ise dünya, sanayi devrimini yaşamakta olan toplumlar ile, henüz ona ulaşamamış olanlar arasında bölünmüştü. Ulus devlet kavramı çıkmış, ulus toplumlar oluşmuş, fethin hak olduğu dönemler geride kalmış, ulusal egemenlik ve ulusların bağımsızlıkları ile kendi kaderlerini tayin hakları evrensel bir ilke olmaya başlamıştı.

30 Ağustos’ta zaferle taçlanan Büyük Taarruz, bu sürecin Anadolu’da da başarıya ulaşmasının onsuz olmazı niteliğini taşıması bakımından çok önemlidir.
Görülüyor ki iki olayın koşulları, birbirleriyle kıyaslanmalarına imkân vermeyecek kadar değişiktir.

“Türkler 1071’de Malazgirt ile Anadolu’ya adım atmamış olsalardı, 1922, 30 Ağustos da olmazdı” türünden bir görüş ilk bakışta çok çekici görünse de yüzeyseldir.

Zira, aradan geçen zaman içinde, Malazgirt’te karşı karşıya gelen iki ordunun karşıt saflarında bulunanlar da bir potada eriyip birleşmişlerdi. Bozkurt Güvenç,

“Türk Kimliği” adlı eserinde bu gerçeği şöyle açıklıyor:

“Özetle Türklerin varlığının ve Türk tarihinin kökleri:
1- Türklerden önceki Anadolu kültürlerine ve insanlarına;
2- Küçük Asya’ya gelip yerleşmeden önceki Orta Asya Türk boylarına;
3- Küçük Asya’yı fethedip yerleşen Müslüman Türkmen veya Oğuzlara;
4- Anadolu’da fethedilen, Müslümanlığı kabul ederek Türkleşen yerlilere;
5- Batılı çağdaş laik Türklere;
kadar uzanıyordu. Biz bunların hangisiyiz sorusu yersiz ve gereksizdi. Çünkü bunların hepsi biziz, biz hepsiyiz...”

***

Tarihe bakmak, tıpkı arabanın dikiz aynasına bakmaya benzer. Geriye değil, ileriye gitmek için bakılır dikiz aynasına (geriye giderken, dönüp arka camdan bakarsın).

Toplumlar da ileriye yönelirken, o yönelişlerini sağlıklı biçimde gerçekleştirebilmek için bakarlar tarihe.

Tarihi zaferlerimizi birbirleriyle tokuşturmak, yarıştırmak saçmalığıyla iştigal edenler de, Bozkurt Güvenç’in tanımladığı kimliğe karşı çıkıp, laik ulus toplumun yerine ırkçı bir ümmet toplum kimliğini egemen kılmak isteyenlerdir.

Saçma müdahalelerle tarihi saptırmalarına yol açan saplantıları geçmişle değil, gelecekle ilgilidir. Başka bir deyişle ortak geleceğimize itiraz ettikleri için ortak geçmişimizi de karmakarışık etmeye çalışıyorlar ve 1071 ile 1922’nin değişik koşullarını görmezden gelerek Malazgirt ile Dumlupınar meydan savaşlarını birbirleriyle kafa kafaya tokuşturuyorlar.



.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 10538
Localisation: Paris

MessagePosté le: 03 Oct 2018 2:22    Sujet du message: Répondre en citant

Sirmen hâlâ sasiyor duruma, ben pes ettim, sasamiyorum...


Citation:

Ali Sirmen




Ne oldu bize?


02 Ekim 2018 Cumhuriyet

Önce aklımız mı soldu, yoksa vicdanımız mı çürüdü?

Hamakatımız mantığımızı esir mi aldı, yoksa gözümüzü kin ve nefret mi bürüdü?

Çocuklarımız ve gençlerimiz umudumuz ve korumamız gereken gözbebeklerimiz mi, yoksa gelecek kötülüklerin taşıyıcısı iblisler mi?

Ahlak, iyiyi, hakkaniyeti, doğruyu, emeği yüceltmek mi, yoksa her yerde her zaman fitne fücur ahlaksızlık ve zina aramak mı?

En büyük ayıp sevgiyi dillendirmek mi, yoksa her sevgide, çocukluk aşklarında “müstehcen” aramak mı?

Sevgi mi en yüce değer, yoksa nefret mi?

Çocuklara neyi öğreteceğiz, sevgiyi, doğallığı mı, yoksa her yerde ayıp ve fitne aramayı mı?

Kaç gündür toplumun bu sorulara doğru yanıt veremediği kaygısıyla şaşkınım.

Kaç gündür, soruyorum kendi kendime, zamanlar mı bozuldu, yoksa bizlere bir şeyler mi oluyor?

Kaç gündür dehşetle izliyorum, doğallık, insanlık, gençlik nasıl soluyor, ahlak bekçisi maskesi altındaki yobazlık bütün değer yargılarının yerini nasıl alıyor!

***

Olay, Antalya’da geçiyor. Antalya Kamile Çömlekçi Ortaokulu ve Falez Mesleki Teknik Anadolu Lisesi’ndeki iki öğrenci 13 yaşındaki S.Ö. ile 16 yaşındaki A.K. sosyal medya üzerinden mesajlaşırlarken aralarında duygusal bir yakınlık oluşuyor ve bir gün okul bahçesinin arkasında buluştuklarında öpüşüyorlar. Bu sırada aynı okulda okuyan A.Ş., çep telefonu ile onların videosunu çekiyor ve Facebooküzerinden S.֒ye gönderiyor, S.Ö. de videosunu iki arkadaşına daha gönderiyor.Öğrenciler arasındaki bu olayı sınıf öğretmeni ile okul müdürü duyuyor ve savcılığa intikal ettiriyorlar. Savcılık da soruşturmaya başlıyor ve sonunda Antalya 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde çocuklardan görüntüyü çeken 13 yaşındaki A.Ş. hakkında müstehcen yayınlarda çocukları kullanma, görüntüleri paylaşan diğer öğrenciler hakkında da müstehcen yayınları nakletme, kız arkadaşı ile öpüşen A.K. hakkında ise basit cinsel istismar suçunu işlemekten dava açılıyor.
Antalya Ağır Ceza Mahkemesi altı çocuktan beşini beraat ettirirken, 16 yaşındaki A.K’yi 4.5 yıl hapis cezasına çarptırıyor.

Böylelikle 16 yaşındaki bir oğlan ve 13 yaşındaki bir kızın, masum bir çocukluk sevdası öyküsü, araya video çekimi de girince, cinsel istismar ve müstehcen yayında çocukları kullanma, müstehcen yayını dağıtma gibi suçlamalarda bulunulan ve 16 yaşında bir çocuğun cinsel istismardan hüküm giydiği bir olaya dönüşüyor.

Bu akıl almaz olayın neresinden başlamak gerekir bilmem ki...
En iyisi olayı haber alınca, ilk iş olarak öğrencilerini savcılığa sevk eden öğretmen ve müdürü kutlamakla başlayalım.

Doğrusu bravo!

Biz öğretmenleri, okul yöneticilerini öğrenciyi koruyup kollayan, izleyip uyaran koruyucular olarak bilirdik. Bizim öğretmenlerimiz öyleydiler de...
Meğer öyle değilmiş. Meğer öğretmen çocuk sevdalarını haber alınca, savcılığa ihbar edermiş. Meğer bu öğrenciler sınıf öğretmeni ve müdüre, gençlik sevdalarından dolayı, savcı ve yargıyla bir olup mahkûm ettirmek için teslim edilmek üzere emanet edilmişlermiş.

Ya bir çocukluk sevdası sonunda öpüşmekten bir çocuğu 4.5 yıla mahkûm eden, yargıya ne demeli?

İki çocuğun öpüşmesinde suç olup olmadığına karar veremeyip, konunun bilirkişiye danışılmasına karar verilmesini doğal karşılayalım hadi. Ama, bilirkişinin, “ergenliğin vermiş olduğu dürtülerle” gerçekleşmiş olan olayda cezaya mahal olmadığı yolundaki raporunu görmezden gelerek 4.5 yıla hükmedilmesine ne demeli?

Bu kararı, bütün dünyaya karşı bağımsız Türk yargısının adil kararı olarak savunmak mümkün mü?

Hapse girsin girmesin, 16 yaşında bir çocuğun çocuk sevdasıyla bir kızı öpmesine

4.5 yıl verilmesi üzerine şimdi kim çıkıp da şeriatın kestiği parmak acımaz diyecek.

12 yaşında kızların moruklarla evlendirilmesini caiz gören bir ülkede, 13 yaşındaki kızı 16 yaşında bir çocuğun öpmesinde suç görülmesi, ahlak maskesi altında ahlaksızlığın şahlanışından başka nedir?
Bize ne oldu? Önce vicdanımız mı çürüdü, yoksa aklımız mı soldu?..




Twisted Evil
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7715
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 24 Nov 2018 16:05    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



‘Suçsuz olduğunu kanıtla!’

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 20 Kasım 2018



Bir zamanlar çok revaçta olan bir benzetmede, “demokrasilerde, sabahın karanlığında kapınız çaldığında gelenin sütçü olduğuna emin olabilirsiniz” denirdi.

İki tarafın da, bütün güçleriyle yoğun propaganda kampanyası yürüttüğü Soğuk Savaş döneminde, CIA’nın Sovyetler’deki dikta rejimini taşlamak için buldukları bu deyiş, insanların sabah karanlığında evlerinin basılıp apar topar götürüldükleri Türkiye’deki yurttaşın gönlünde kök salan korkuyu çok iyi dile getiriyor.

Nitekim son olarak geçen hafta, ne ile suçlandığını hâlâ bilmeyen Osman Kavala’nın, bir yılı aşkın süredir hakkında hâlâ bir iddianame bile düzenlenmeden tutuklu olarak hapiste yattığı “Anadolu Kültürü” davası dolayısıyla gözaltına alınan 14 kişiye de aynı uygulama yapılmış, bunlar yataklarında uyurken basılmışlardır. Gezi olaylarıyla bağlantılandırılan davayla ilgili olarak pazar günkü Cumhuriyet, uzmanların görüşlerini manşete çekmişti:
“Gözaltıların amacı korku ve dehşet yaratma.”

6 Kasım Salı günü bu köşede yayımlanan “Korkusuz yaşam hakkı” başlıklı yazıda bu olguyu dile getiriyor ve çağdaş dünyada insanların en temel haklarından birinin de korkusuz yaşam hakkı olduğunu vurgulamaya çalışıyordum.

***

Bu hakkın çiğnenmesi için korktuklarının yurttaşın başına gelmesi şart da değildir. Korkuyu haklı kılan uygulamaların yaygınlaşması bile yeter.
Son yıllarda, çağrıldıklarında pek de âlâ tıpış tıpış gidip ifade verecek olanların, uykuda basılarak apar topar götürülmeleriyle “uykuda basarlar, şafakta asarlar” yakıştırmasını hak eden Türkiye’deki rejimde yurttaş haklı olarak korkmaktadır.

Yerleşmiş uygulamanın makul kıldığı bu korkunun yaygınlaşması için her şey yapılmaktadır.

Pazar günkü Cumhuriyet’in manşeti işte bu olguyu vurguluyordu.
Dünkü Cumhuriyet’in 9. sayfasında yine aynı davada görülen, sık sık meydana geldiği için de artık herkes tarafından kanıksanan, kimsenin yadırgamadığı başka bir garabete dokunuluyordu. Anadolu Kültür’e yönelik operasyonda gözaltına alınanların içinde tek tutuklanan kişi olan Yiğit Aksakoğlu’nun tutuklanma nedeni olarak, “içeriği belirlenmemiş toplantı”nın gösterildiğini okuyunca “uykuda basarlar, şafakta asarlar” terör döneminin nerelere kadar vardığını dehşet içinde görüyor insan.

Bir süredir toplumumuzda, insanlığın engizisyon dönemiyle birlikte kapattığı bir uygulamanın tekrar yürürlüğe konulduğunun çarpıcı bir örneğidir bu olay.
Bizi demokrasilere, yani çağdaş dünyaya ulaştıran yolun temel taşlarından biri de artık hava ve su kadar elzem olan “masumiyet karinesi”dir.

***

Herkesin aksi kanıtlanana kadar suçsuz olduğu ilkesi gereğince, suçlanan kişinin suçlu olduğunun kanıtlanması suçlamada bulunana düşer.
Yani esas olan yurttaşın suçsuzluğudur, suçluluğu değil, onun suçsuz olmayıp, suçlu olduğunu ispat da iddia sahibine düşer.
Aksi görüşü savunmak, olmayan bir şeyi kanıtlamak gibi abes bir yükümlülük yaratır.

Olayımızda “içeriği belirlenemeyen” toplantıya katıldığı için tutuklanan Yiğit Aksakoğlu’nun eyleminde suç şüphesi olduğunun ispatı tutuklamayı talep eden ve tutuklama kararını veren tarafa düşer, yurttaş Aksakoğlu’na değil.
Söz konusu toplantıda suç olduğunu, suçlayan taraf kanıtlanmadıkça Aksakoğlu suçlanamaz.

Çağdaş toplumun “onsuz olmazı” olan bu ilke, Katolik kilisesinin zulmünün bütün haşmetiyle sürdüğü engizisyon döneminde geçerli değildi. Suçlanan birey, türlü işkencelere dayanarak suçsuzluğunu ispat edemediği takdirde, canından olurdu.

Salt işkenceye dayanamayıp itiraf etmesi suçluluğunun kanıtı olarak kabul edilirdi.

O zamanlar suçlamak kolaydı. Kilise, mazlumu engizisyon önüne çıkarıp suçlar ve sonra da buyururdu:
-Şimdi suçsuzluğunu kanıtla bakalım!

İnsanlık bu dehşet ve utanç verici terör dönemini geride bıraktı. Türkiye 21. yüzyılda hâlâ onu yaşamaya devam ediyor.



Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7715
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 24 Nov 2018 16:38    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



‘Hukuk bizi bağlamaz’

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 23 Kasım 2018



Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Selahattin Demirtaş ile ilgili olan son kararında bazı yeni hususları da içeren ilginç saptamalar var.
Dilerseniz Demirtaş’ın başvurusunda reddedilen hususlardan başlayalım. Her şeyden önce, mahkeme davacının dosyaya erişimde sorun yaşadığı yolundaki şikâyetini inceleyerek reddetmiş ve burada bir ihlal bulunmadığına hükmetmiştir.

Aynı şekilde, Demirtaş’ın tutuklanmasına itirazını da reddetmiş, tutuklama için makul şüpheler bulunduğundan, tutuklamaların da bir ihlal oluşturmadığı kararına varmıştır.

Ama bu karara karşın, Demirtaş’ın ilk tutuklamada makul şüpheler olsa bile sonrasında tutuksuz yargılanması gerektiğine hükmetmiştir.

Ülkemizde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinden hareketle, “katolog suçlardan olduğu” klişesine dayandırılarak verilen tutukluluk halinin devamı kararlarını AİHM birçok kez ele almış ve bu tutumun bir ihlal oluşturduğuna hükmetmiştir.

Son karar bu açıdan bir yenilik getirmiyor.

Yeni olan husus, ülkedeki gergin siyasi iklimin özellikle olağanüstü hal rejimi altında, ulusal mahkemelerin bazı kararlarını etkileyecek bir ortam yarattığını ve bu bağlamda yargı makamlarınca Demirtaş ve genelde muhalif seslere karşı sert bir tutuma yönelindiğinin kararda ileri sürülmesidir.

***

Avrupa İnsan Hakları komiserinin gözlemlerine dayandırılan bu saptamada ilk kez AİHM Türkiye’de yargının bağımsız ve tarafsızlığını bu kadar ciddi bir biçimde sorgulamış oluyor.

Yine yeni olan bir husus, geçerli gerekçelere dayanmadan uzatılmış ve infaza dönüştürülmüş olan tutuklamanın sürmesi sonucunda, seçilme ve seçme haklarının ihlal edilmiş olduğu saptamasıdır.

Demirtaş’ın keyfi olarak uzatılan tutukluluk hali yüzünden milli irade tarafından seçilmiş olduğu parlamentonun etkinliklerine katılmasının engellenmesiyle, seçilme hakkı ihlal edilmiş olduğu gibi, seçtiği kişinin keyfi tutuklamayla yasama çalışmalarına katılamamasıyla, ona oy vermiş olan vatandaşın seçme hakkı da ihlal edilmiş olmaktadır.

Bu durumda, infaza dönüştürülen tutukluluk milli iradeyi de zedelemiş oluyor.

AİHM kararının iktidar kanadında bir bomba etkisi yarattığı söylenebilir. Öyle ya! Adalet Bakanı “AİHM iç hukukun bir parçasıdır” derken, Cumhurbaşkanı Erdoğan gayet açık ve net konuşmuştur:
-AİHM kararı bizi bağlamaz!

Türkiye’yi kıyısından bucağından birazcık olsun tanıyanlar, bu iki açıklamadan geçerli olanın Tayyip Bey’inki olduğunu bilirler.

“AİHM kararı bizi bağlamaz!” ne demektir diye soracak olursanız , bunun anlamının “hukuk bizi bağlamaz” olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.
Evet, Türkiye Sayın Tayyip Erdoğan’ın iktidarı döneminde AİHM kararlarının kendini bağlayacağını belirten metne imza koymuş ve buna uygun olarak anayasada düzenleme yapmak yolunu tutmuştur.

***

Bu durumda AİHM kararları beni bağlamaz demek, hukuk beni bağlamaz demekle aynı kapıya çıkmaktadır.

Devlet bireyler ve kurumlar üzerinde yaptırım uygulayan, güç kullanan bir aygıttır. Bu gücün korkutan, sindiren, susturan, içeri tıkan, öldüren bir terör girişiminden farklı olmasını sağlayan tek etken ise, onun, temel hak ve özgürlüklerin özüne saldırmadan kullanılmasının, yönteminin ve sınırlarının hukuk ile çizilmiş olmasıdır.

Bu öğeyi ortadan kaldırırsanız devletin yaptırımları terör eylemi, devletin kendisi de terör örgütü olur.

Devletin gücü hukuk ile sınırlı olunca, hukuk herkesi olduğu gibi devleti de bağlar ve kimse hukuka karşı hamle yaparak işi bitiremez!

Aman dikkat!



Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7715
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 29 Nov 2018 1:28    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



‘Vurun Kahpeye!’

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 27 Kasım 2018



Halide Edip Adıvar’ın önce 1923 sonunda Akşam gazetesinde tefrika edilen, sonra 1926 yılında kitap olarak yayımlanan “Vurun Kahpeye!” adlı yapıtı, aydınlanmacı, işgale direnenleri destekleyen Aliye Öğretmen’in, nişanlısı kuvvacı Tosun Bey’in, işbirlikçiler Hüseyin Efendi ile gerici köy imamı Fettah’ın çevresinde gelişen olaylar aracılığıyla, Kurtuluş Savaşı Anadolu’sunda, gericilik ile aydınlanma ve işbirlikçilerle bağımsızlıkçıların savaşımını anlatır. Romanın anafikri, aydınlığın gericiliğe üstün gelememesi halinde, “istiklal” savaşının da tam anlamıyla zafere ulaştırılamayacağıdır.

Kitap, Tosun Bey’in de aralarında bulunduğu Mustafa Kemal’in kuvvacılarının işgalci düşmanı yenmesiyle sonuçlanırken, kuvvacıları destekleyen, aydınlanmacı öğretmen Aliye’nin, başını Fettah’ın çektiği gerici işbirlikçiler tarafından “Vurun kahpeye!” haykırışlarıyla öldürülmesiyle son bulur.
Zafer günlerinin iyimser ortamında yazılmış olmasına rağmen roman geleceği görmüştür.

***

O günlerden bu yana, Türkiye’de çok kez gericilik, aydınlığın üzerine saldırmış ve sonunda ülkemiz, aydınlığın karanlığı yenememesi halinde bağımsızlık zaferlerinin tam olarak amaçlarına ulaşamayacağının bir kez daha kanıtlandığı diyar haline gelmiştir.

Artık Türkiye’de karanlık güçlere karşı aydınlığı savunanlar, hele hele kadın iseler, “Vurun kahpeye!” avazeleriyle saldırıların baş hedefi haline gelmektedirler.

Ülkemizde artık kadınlık başlı başına bir eksiklik, bir ayıp, hatta suç muamelesi görürken, kadın haline bakmadan aydınlıktan yana çıkış yapanlar, toplu linç saldırılarının baş hedefleri haline gelmişlerdir.

Biat kültürünün aynı zamanda hem öznesi ve nesnesi, nedeni ve sonucu olan “göbeğini kaşıyan adam”ın, mediokrasiden hızla idiokrasiye kaymakta olan düzeninde, düşündüğünü açıkça dile getirene, hele hele “sivri dilli”ye hiç tahammül yoktur.

Düşündüğünü açıklıkla ve yüreklilikle dile getirene saygı, “sivri dilli”ye tahammül demokrasilere özgüdür. Zaten o yüzden demokratik toplumlar, durağan biat toplumlarının tersine gelişmeye açıktırlar. Sivri dile tahammül de ilerlemenin bedeli olarak sineye çekilir.

***

Yakın dostum ve uzun yıllar mesai arkadaşım olan Mine Kırıkkanat, düşündüğünü eveleyip gevelemeden söyleyen, “sürüden ayrılanı kurt kapar, bana dokunmayan yılan bin yaşasın” lagar toplumunun, yadırgadığı, yadırgamanın da ötesinde tahammül edemediği bir kişidir.

Mine sivri dilliliğinin bedelini çokça ödemiş, FET֒den Adnan Oktar’a, faşistlerden liberal tebdili kıyafetli “yetmez ama evet”çilere kadar çok çeşitli çevrelerin tepkisini çekerek “dokuz köyden kovulmuş”tur.
Mine, geçenlerde katıldığı bir televizyon programında, yine kendini tutamamış, aslında çağdaş toplumlarda son derecede doğal bir hak olan düşüncelerini açıkça ifade yolunu tutmuş. Yetmiyormuş gibi, birkaç gün sonra da, Atatürk’e karşı son günlerde artan saldırılar üzerine, onu sahiplendiğini belirtmek üzere, her Türkçe bilenin ne anlama geldiğini anlayabilecekleri bir şekilde “Atatürk benim ilahımdır” demiş.

Bir kadın bacağını kırıp oturacağı yerde, elinin hamuruyla erkek işine karışır, hele hele gericiler hakkında ne düşündüğünü açıkça söylerse ve de bu hatun zaten daha önce de sivri dilli olarak kabul edilmişse, ne olursa bu kez de olmuş ve Mine, yandaş medya ile troller tarafından lince yönelik saldırılara maruz kalmış, dahası hedef gösterilmiştir.

Mine Kırıkkanat şimdi ülkesinde, ölüm tehditleri altında savunmasız ve çaresizken, ona Fransa’daki meslektaşları sahip çıkıyorlar.
Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye’yi kaleme almasının üzerinden 86 yıl geçtikten sonra, ülkemizde bir kez daha aynı avaze yükseliyor:

- Vurun kahpeye!

- Vurun Mine’ye!..


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Montrer les messages depuis:   
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque Toutes les heures sont au format GMT + 2 Heures
Aller à la page Précédente  1, 2, 3 ... 15, 16, 17
Page 17 sur 17

 
Sauter vers:  
Vous ne pouvez pas poster de nouveaux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas répondre aux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas éditer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas supprimer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas voter dans les sondages de ce forum


Powered by phpBB v2 © 2001, 2005 phpBB Group ¦ Theme: subSilver++
Traduction par : phpBB-fr.com
Adaptation pour NPDS par arnodu59 v 2.0r1

Tous les Logos et Marques sont déposés, les commentaires sont sous la responsabilités de ceux qui les ont postés dans le forum.