27 visiteur(s) et 0 membre(s) en ligne.
  Créer un compte Utilisateur

  Utilisateurs

Bonjour, Anonyme
Pseudo :
Mot de Passe:
PerduInscription

Membre(s):
Aujourd'hui : 0
Hier : 0
Total : 2093

Actuellement :
Visiteur(s) : 27
Membre(s) : 0
Total :27

Administration


  Derniers Visiteurs

murat_erpuyan : 04h41:46
SelimIII : 14h04:46
Philippe : 16h19:32
minorSinan : 1 jour, 16h32:29
lalem : 1 jour, 20h33:51


  Nétiquette du forum

Les commentaires sont sous la responsabilité de ceux qui les ont postés dans le forum. Tout propos diffamatoires et injurieux ne sera toléré dans ces forums.


Forums d'A TA TURQUIE :: Voir le sujet - A. Sirmen'den enfes irdelemeler
Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum Forums d'A TA TURQUIE
Pour un échange interculturel
 
 FAQFAQ   RechercherRechercher   Liste des MembresListe des Membres   Groupes d'utilisateursGroupes d'utilisateurs    

A. Sirmen'den enfes irdelemeler
Aller à la page Précédente  1, 2, 3 ... , 13, 14, 15  Suivante
 
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque
Voir le sujet précédent :: Voir le sujet suivant  
Auteur Message
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7231
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 18 Jan 2017 12:14    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


Soykırımı tartışma yasağı

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 17 Ocak 2017



Osmanlı’nın ABD’deki son büyükelçilerinden olan Ahmet Rüstem’in, “Türkiyede bazı kıyımlar yapılmış olduğunu üzülerek söyleyeyim ki inkâr edemem...” diye başlayan, ama bunların, devleti içten yıkmayı, savaşan orduyu arkadan vurmayı amaçlayan eylemlerin sonucu olduğunu söyleyen, 8 Eylül 1915 tarihli Washington Star gazetesinde yayımlanan ve fırtınalar koparan demecindeki ifadeye katılmamak mümkün mü?
Çok ilginç bir kişi olan ve kısa süre sonra, Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal’in yanında göreceğimiz Ahmet Rüstem, Ermeni soykırımı konusunda ABD basınında yapılan yayınlara verdiği karşılık yüzünden State Department’ın tepkisini çekecek, Persona non grata ilan edilmesi konuşulurken, kararı beklemeden ülkeden ayrılacaktı.


Ahmet Rüstem, kıyımlar olduğunu yadsımıyor, yalnız soykırım iddialarının haksızlığını anlatıp, ne olup bittiğinin gerçekçi bir biçimde incelenip doğru anlaşılması gerektiğini vurguluyordu.


Ahmet Rüstem’in deyimiyle kıyımlar yapılmış olduğu inkâr edilemez ama olaya bulaşmış olan istisnasız bütün tarafların sorumlu olduğu “mukatele”nin, “a priori” (önceden planlanmış) bir ırkı tümden yok etmeyi amaçlayan bir soykırım olduğu iddiasının doğru olmadığını gösteren yerli ve de yabancı birçok kaynaktan edinilen bilgiler soykırım iddialarının dayanaksızlığını kanıtlar.


Ben de bu nedenle soykırım iddialarına yıllardır karşı çıkıyorum.


***


Karşılıklı kıyımın bir soykırım olmadığı konusundaki kanaatim, “Türk soykırım yapmaz” gibi saçma bir iddianın ürünü değil. Yoksa, istisnasız her ulusun, toplumun yaşamında parlak sayfalar olduğu gibi karanlık yönler de bulunduğunu, bunların ancak geçmişle hesaplaşmakla aşılacağına inanıyorum.


Vandalizmin çağımızdaki tipik örneklerinden biri olan 6-7 Eylül 1955 olaylarından, devlet olarak da sorumlu olduğumuzu düşünüyorum. Aynı şekilde, Hrant Dink’in öldürülmesi olayındaki resmi sorumluluğun örtbas edildiğini ve toplumun, on binlerin “Ben de Hran’tım, ben de Ermeniyim” haykırışlarıyla yeri göğü inleterek, hafiflettiği bu ayıptan, henüz tümüyle kurtulamadığımız kanaatindeyim.


Ama bütün bunlar, bence gerçeklerle bağdaşmayan soykırım iddialarına karşı olmamı engellemiyor. Tıpkı, “Ermeni soykırımı” savını gerçeğe aykırı bulmamın, 14 Ocak 2017 günü, Meclis kürsüsünden konuşurken, “soykırım” iddiasını kabul eden ifadeler kullandığı için salondan çıkmak zorunda bırakılan ve birleşime katılmama cezasına çarptırılan Garo Paylan’a reva görülen muameleye karşı olmamı engellememesi gibi.
Önce bir noktayı vurgulayayım: Ermeni kökenli yurttaş Garo Paylan’ın TBMM’de bulunabilmesi toplumsal bir iftihar vesilesidir. Bu mevcudiyetin bir anlam ifade etmesi ise ancak, Garo Paylan’ın o çatı altında inandıklarını özgürce söyleyebilmesiyle mümkündür.


Garo Paylan, “Ermeni soykırımı”nın tarihi bir gerçek olduğuna inanıyorsa bunu özgürce söyleyebilmelidir.


Benim gibi bu görüşü paylaşmayanların yapacakları şey ise, Paylan’dan bu konudaki dayanaklarını açıklamasını istemek, ortaya koyacağı belgelere de, kendi savlarını destekleyen belgelerle yanıt vermek olmalıdır.
Çünkü “Ermeni soykırım”ı iddiası tarihi gerçeklere aykırıdır, ama suç değildir.


Tıpkı olayın “soykırım” olarak nitelenemeyeceğini söylemenin suç olmaması gibi...


Nitekim, bazı yabancı ülke parlamentolarının “Ermeni soykırımı” iddiasının reddedilmesini suç sayan kararlarına hep birlikte karşı çıktık. Doğu Perinçek’in, İsviçre devletini bu tür davranışı yüzünden köşeye sıkıştıran çıkışına ve AİHM’nin bu konudaki kararına da candan destek verdik.
Biz yabancı parlamentoların olay “Ermeni soykırımı” olarak nitelendirilemez, diyenleri susturmaya yönelik kararlarına karşı çıkarken bir de ne görelim istersiniz?

Olay, belgeler incelenerek ortaya konsun ve tartışılsın tezini savunan Türkiye parlamentosu, olay soykırımdır diyen bir üyesini susturuyor, sözlerini zabıttan çıkarıyor ve cezalandırılıyor.

Buradaki mantığı açıklayabilecek kimse var mı acaba?


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7231
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 20 Jan 2017 17:17    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


Atatürk’e çatmanın dayanılmaz cazibesi

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 19 Ocak 2017




Demokrasinin rafa kaldırılıp tek adam diktasının anayasal tescilini amaçlayan anayasa değişikliği görüşmeleri sırasında, Bekir Bozdağ şöyle demiş:

- Bu yeni bir şey değil, Atatürk ve İnönü de partili cumhurbaşkanları idiler.
Atatürk’e çatmanın dayanılmaz cazibesinden bir türlü kendilerini kurtaramayanlar da bunun üzerine hemen eski defterleri ortaya döküp güya eleştirilerini sundular:

- Doğrudur, ama şimdi siz de aynı şeyi yapıyorsunuz.

El insaf! Amaçları laik Cumhuriyeti kurup, pekiştirip, güçlendirmek olanlar ile, onu yıkıp kalıntılarını süpürmek isteyenler arasında nasıl bir ayniyet olabilir ki?

Tarihsel olayları irdelerken dönemin koşulları içinde değerlendirmeyip, geçmişe sanki günümüzün koşulları o zaman da mevcutmuş gibi bakarak, yargıya varmak cehalet ile saçmalık arasında kolan vurmak sonucunu doğurur ve “Fatih insan haklarına saygılıydı” gibisinden anakronik safsataların telaffuzuna yol açar.

Fatih zamanında insan hakları diye bir kavram yoktu ki, hükümdar ona saygı göstersindi.

Kuvvetler birliği ilkesinin ürünü olan 1921 Anayasası’na göre hareket eden ve kurtuluş savaşını zafere yönelten birinci Meclis döneminde de, Cumhuriyeti ilan eden ikinci Meclis döneminde de, kuvvetler ayrılığı, daha toplumsal yaşamımızda kök salmış bir kavram değildi.

***

Bu gerçeği saptadıktan ve iki dünya savaşı arası dönemde sanki Türkiye’de demokrasinin koşulları olgunlaşmıştı da, Atatürk ve İnönü engellemişlermiş gibi bir yargının insafsızın ötesinde abes olduğunu vurguladıktan sonra, hemen belirtelim:

Aklı başında hiç kimse Atatürk ve İnönü dönemlerinin demokrasi olduğunu ileri sürmez.

Aklı başında hiç kimse, tek parti dönemi yöntemleri ve kurumlarıyla 21. yüzyılın sorunlarına çare bulmaya, dertlerine deva olmaya kalkışmaz.
Bu gerçeğin altını böylece çizerken, başka bir gerçeği de görmezden gelemeyiz:

Tek parti dönemi, o dönemin Cumhurbaşkanı ve tek partisinin de, Genel Başkanı olan İnönü’nün önderliğinde, herhangi bir zorlama ve tehdit olmaksızın, siyasal iktidarın iradesiyle, tersine, yani çok partililiğe dönüşmüştür.

Bu dönüşüm sürecinin en önemli kilometre taşlarından biri de İnönü’nün cumhurbaşkanlığı makamını partiler üstü konuma kavuşturmak için attığı adımdır. İnönü hükümetin baskısından yakınan muhalefet partisi DP’nin lideri Bayar ile Başbakan Recep Peker’i Çankaya’ya çağırıp, dinledikten ve Bayar’a baskı yapılmasına izin verilmeyeceği konusunda teminat verdikten sonra, 12 Temmuz beyannamesi diye anılan açıklamasında şunları söylüyordu:

- Ben Devlet Reisi olarak, kendimi her iki partiye karşı da müsavi derecede vazifeli görürüm.

Cumhurbaşkanı İnönü, 18 Eylül 1947’de verdiği demeçte ise şunu açıklıyordu:

“Müfrit ve mutedil idare amirlerine her iki partiye karşı eşit şekilde vazife yapmak mecburiyetinde oldukları ve memur kaldıkları müddetçe herhangi bir şekilde partizanlık yapamayacakları yönünde kati talimat verdim.”

14 Mayıs 1950 seçimleri gerçekten bu teminat altında yapıldı ve iktidar el değiştirdi.

***

Sonuçlarına bakıldığında tek partinin öyküsü otoriterlikten demokrasiye dönüşümün, çok partili dönemin öyküsü ise demokrasiden istibdada dönüşün öyküsüdür.

Biri laik cumhuriyeti kurmak, pekiştirmek, öbürü yıkmak peşinde olan ve her ikisi de haklılıklarını bu amaçlarında arayan iki iktidarın arasında herhangi bir ayniyet olamayacağı hususunu da bir kez daha vurguladıktan sonra Atatürk döneminin meşruiyeti konusuna gelelim:
Meşruiyet konusunda çağdaş ölçüt şudur:

Eğer bir iktidar topluma işbaşına geldiğinde var olandan daha fazla, hukuki, sosyal, ekonomik, politik hak sağlamışsa, demokratik meşruiyete sahiptir, sağlamamışsa değildir.

Bütün dönemleri bu ölçüye vurun! Kimin ne kadar meşru olup olmadığını rahatlıkla görürsünüz; tabii eğer izanınız Atatürk’e takmanın dayanılmaz cazibesi tarafından malul kılınmadıysa...



Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7231
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 02 Fév 2017 22:14    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:



Hepimiz Müslümanız Hepimiz Ermeniyiz

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 02 Şubat 2017



ABD’nin Teksas eyaletindeki Victoria Camii’ndeki kundaklama olayı ile Kanada Quebec kentindeki Büyük Cami’deki silahlı katliam haberi kimseyi şaşırtmadı. Çünkü her ikisi de ısmarlanmış olan bu girişimler, ABD’nin yeni Başkanı Donald Trump’ın nefret söylem ve eylemlerinin kışkırttığı olaylardı.

Trump’ın ırkçı ve İslamofobik politikaları, tavandan tabana doğru yayılırken ırkçılık ve cehalet katsayısı ile çarpılarak büyüyüp, ırkçı saldırılara veya nefret gösterilerine dönüşüyor.

Şu anda dünyada konjonktür de, Trump benzeri ırkçı ve nefret söylemcilerinin şakirtlerinin çoğalmasına elverişli olduğundan, yeni ABD başkanının politikalarının çeşitli ülkelerde kargaşaya yol açması şaşırtıcı olmayacaktır.

Ama olayın yalnız bu yanını görür de dünyanın dört bir yanında ve de ABD’de Trump’ın ırkçı politikalarına karşı büyüyen tepkileri ıskalarsak tablo eksik kalır.

***

Gerçekten, Trump’ın yedi Müslüman ülkenin vatandaşlarının ABD’ye girişini yasaklayan kararnamesi, her yerde büyük tepkilere neden oldu.
Bu arada geçerli vizeleri olduğu halde sınır dışı edilen iki Irak vatandaşı için Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’nin başvurusu üzerine, New York Federal Yargıcı Ann Donnaly, Trump’ın kararnamesinin geçici olarak askıya alınmasına karar verdi.

Ayrıca, ABD’deki 16 eyalet başsavcısı, kararnameyi kınayan bir bildiri yayımladılar.

Şu anda dünyanın dört bir yanından Trump’a tepki yağıyor. İslam İşbirliği Teşkilatı, Arap Birliği, Irak, İran, Sudan İslam canibinden seslerini yükseltenler. Tepkiler yalnız bunlarla sınırlı kalmıyor. AB ve başta Fransa ile Almanya olmak üzere Avrupa ülkeleri de kervana katılmış bulunuyorlar. En ilginç gelişme İngiltere’de oldu. Muhalefetteki İngiliz İşçi Partisi’nin girişimiyle İngiltere’ye gelecek olan Trump’ın ziyaretine izin verilmemesi için başlatılan kampanyaya imza koyanların sayısı milyonu aştı.

Tepki göstermeyen ise sadece otoriter ve totaliter iki ülke Putin Rusya’sı ile Reis Türkiye’si oldu.

Moskova olayın ABD’nin iç meselesi olduğunu söyledi. Ankara’nın ise tüm bu olan biten karşısında gıkı bile çıkmadı.

***

Son yıllarda, İhvan’ı desteklemek için mezbuhane bir gayret içinde olan ve Mursi’ye arka çıkmak adına ne yapacağını bilemeyen Ankara’nın Trump’ın bütün dünyaca kınanan ırkçı, İslam karşıtı çıkışlarına sessiz kalması dehşet verici bir olay.

Türkiye’nin bu sessizliği sürerken ABD’de ise, tepkiler yumuşamak bir yana her geçen gün çığ gibi büyüyor, ünlü sanatçıların Trump’ı kınayan açıklamaları, protestocuların görüntüleri ekranlara ve sayfalara yansıyor.
Bu tepkiler gelecek adına umut veriyor. Evet Trump ve Trump gibiler var ama onlara canla başla karşı koyan, nefrete, düşmanlığa, kine, baskıya var güçleriyle karşı çıkıp tepkilerini çeşitli şekillerde ortaya koyanlar da var.

Kısacası yalnız değiliz.

Tepkiciler içinde beni en çok duygulandıran “Hepimiz Müslümanız” pankartları taşıyan Hıristiyan Amerikalılar oldu.

O görüntü beni birden 10 yıl öncesi İstanbul’una götürdü.

24 Ocak 2007 günü Hrant Dink’in cenaze törenine on binlerce insan katılmıştı.

On binler, Hrant’ın, herkesçe bilinen, beklenen, ısmarlanmış ölümünde devletin payından duydukları utancı bir nebze olsun hafifletecek şu pankartı taşıyorlardı:

“Hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Hrant’ız”

Kimileri, ezilenle, mağdurla, maktulle, kurbanla kendini içtenlikle özdeşleştirme ve dayanışma ifade ettiği çok açık olan bu deyişi, o zaman anlamamakta direndiler. Belki şimdi Amerikalı Hıristiyanın “Hepimiz Müslümanız” diyen tepkisi ile olayı kavramışlardır.

İnsanlığı kurtaracak olan da “Hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Hrant’ız” diyen Müslüman Türk ile “Hepimiz Müslümanız” diyen Hıristiyan Amerikalının kardeşliği ve dayanışması olacaktır.




.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7231
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 27 Fév 2017 11:00    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


Giordano Bruno, Müjdat Gezen

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 26 Şubat 2017



1600 yılı 15 Şubat günü, Giordano Bruno yakılarak öldürülme kararını kendisine tefhim eden, Roma Engizisyon yargıçlarına şöyle sesleniyordu:

- Siz benden daha çok korkuyorsunuz!

İki gün sonra, 17 Şubat 1600’de, evrenin görkemi karşısında kendisinin toz zerresinden bile küçüklüğünü düşünerek, acılarının ve korkusunun üstesinden gelen Giordano Bruno, Campo di Fiori’de (çiçek tarlası) diri diri yakılarak öldürülecekti.

O zamanın kırlık çiçek tarlası, bugün ortasında, Giordano Bruno’nun, üstünden güvercinlerin eksik olmadığı, yüzü Vatikan’a dönük heykelinin bulunduğu bir meydandır. Bruno’nun heykelinden çiçek eksik olmaz. Bu çiçekler Rönesansın önde gelen filozoflarından, Kopernik’in görüşlerini benimsemiş bir gök bilimci ve aynı zamanda bıçkın bir şair olan Giordano Bruno’nun kişiliğinde simgeleşmiş, özgür düşüncenin savunucularına duyulan minnetin ifadesidir.

***

Şu sözler de gençlik yıllarında, katıldığı Dominikan tarikatı ve kilise ile Koepernik’in teorisiyle tanıştıktan sonra bütün ilişkisini kesen Giordano Bruno’ya aittir:

- Tanrı iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır, kötü insanlar ise iradelerini hâkim kılmak için Tanrı’yı kullanırlar.
Bu sözleri okuyunca insan elinde olmadan soruyor:

- O günden bugüne ne değişmiş? O günden bugüne neyin değiştiğini, Bruno’nun diri diri yakılmasından 417 yıl sonra, 2017 Şubatı’nda Müjdat Gezen Sanat Merkezi yakılınca anladım.

Giordano Bruno şu sözleriyle, yakılmasına kadar varan karşılaştığı güçlüklerin nedenini açıklar:

- Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım.
Müjdat Gezen de, aydınlık ve karanlık bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katılmış, bundan dolayı her yerde zorluklarla karşılaşmış yürekli bir sanatçı.

İkisinin de akıbeti alevler oluyor. Fark ise 417 yıl önce, sanatçının, filozofun kendisi yakılırken 417 yıl sonra sanatçının sanat merkezi yakılıyor.

417 yıl önce karanlığın savunucuları aydınlıktan yana olanlara karşı onları yakmak için yargıyı kullanmaktaydılar, 417 yıl sonra ise aydınlıktan yana olanları yakanları serbest bıraktırmak için yargıyı kullanmaktalar.
Ama yakma fiili, 417 yıldır aydınlık ile karanlığın savaşımının orta yerinde olduğu gibi durmaktadır.

***

Yakma fiili, değişik nesnelere yönelmektedir. 417 yıl önce, İtalya’da filozofun, şairin kendisine yöneliyordu. 1930’lu yıllarda, Nazi Almanyası’nda bu kez, meydanlarda yakılan filozofların, sanatçıların kitapları olmaktaydı. 20. yüzyılın sonlarında Türkiye’de sanatçıların tiyatroları (Orta Oyuncular’ın tiyatrosunun kundaklandığı Şan Sineması yangınını unutmayalım!) yakılırken, nihayet günümüz Türkiye’sinde yakılan aydınlıktan yana tavır koyan sanatçının dünyada bir ilk olan parasız tiyatro okulunun da içinde bulunduğu sanat merkezi oluyor.

Yüzyıllardır, karanlığın kundakçıları eylemlerini sürdürürlerken, aydınlığın savaşımcıları “Sen yanmasan, ben yanmasam, o yanmasa, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa...” diye yanmaya devam ediyorlar.
Ama karanlık yakarak aydınlığı yenemiyor.

Evrenin görkemi karşısında kendinden geçen, yakılmış coşkulu şair Giordano Bruno ile onun gibi aydınlık ile karanlık arasındaki savaşa her yerde katıldığından kundaklanan Müjdat Gezen, Şeyh Galip’in şu dizesinde ne güzel anlatılıyorlar:
“Bir şulesi ( alevi) var ki şeb-i canın (can mumunun)
Fanusuna sığmaz asumanın”





.
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
cengiz-han
V.I.P
V.I.P


Inscrit le: 12 Jan 2008
Messages: 9968
Localisation: Paris

MessagePosté le: 08 Mar 2017 0:53    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:

Ali Sirmen

‘Sen kendine bak!’ derler adama
07 Mart 2017 Salı



16 Nisan referandumu konusunda görüş bildirmek, seçmeni ikna etmek için etkinlik düzenliyorsun, bunun için bir salon kiralıyorsun, bedeli ödüyorsun, sonra öğreniyorsun ki salon verilmiyor, etkinliği iptal etmen isteniyor.

Böyle bir gelişme karşısında ne denir?

Eğer olay Almanya’nın Köln kentinde oluyorsa, etkinliği engellenen taraf buna Nazizm diyor.

Eğer olay Almanya’nın Köln kentinde oluyorsa buna karşı tepki olarak, şunlar söyleniyor:
- Eğer demokrasiye inanıyorsan, orada bir salon toplantısı yapılacak bundan neden rahatsız oluyorsun?.. Ya ben istersem, yarın gelirim ve kapıdan sokmadığınız zaman da ben dünyayı ayağa kaldırırım.
Nitekim AKP’li bakanların Köln’de yapacakları etkinliğin yasaklanması üzerine bütün bu sözler bizzat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından söylenmiştir.

Olayın sahne arkasında, yapılacak etkinlik ile ilgili yanlış bilgilendirme olması, iptalin siyasi iktidar değil, belediye tarafından alınması hiç önemli değildir.

Nitekim, etkinliği engellenen Türk “Adalet Bakanı” Bekir Bozdağ da Alman hükümetini eleştirirken, tepkisini şöyle ortaya koymuştur:
- Bu belediyeyi aşan bir karardır, belediyeye aldırılmış bir karardır.
Olay Almanya’nın Köln kentinde ve engellenenler, AKP’liler olduğu zaman Türkiye’deki yetkililerin tavrı bu oluyor.

***

Peki, aynı olay,Türkiye’nin Malatya kentinde, bu kez referanduma hayır kampanyası yürüten Barolar Birliği ve muhalefetteki CHP’lilerden oluşanların düzenledikleri “Atatürk ve milliyetçilik” konulu etkinliklerinde söz konusu olur, parası önceden ödenmiş salonun tahsisi engellenir ve etkinlik iptale zorlanırsa ne olur?

Hiçbir şey olmaz. Gık çıkmaz, her şey normalmiş, gayet demokratik bir kampanya yürüyormuş, hiç kural dışı bir şey olmuyormuş, sanki Malatya’da Halk Eğitim Merkezi, Battal Gazi Salonu’nun tahsisinin iktidardan habersiz iptali mümkünmüş gibi kimse olayı üstüne alınmaz.
Nitekim öyle olmuş ve başta, anayasanın 104. maddesi gereği anayasanın uygulanmasını, devletin organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını sağlamakla yükümlü Cumhurbaşkanı olmak üzere kimsenin sesi çıkmamıştır.

Biri Almanya’nın Köln, öbürü Türkiye’nin Malatya kentindeki iki olay da aynı günlerde meydana gelmiş ve bu tepkileri doğurmuştur.
Aslında en temel hak ve özgürlüklerden olan ifade özgürlüğünü kısıtlayan davranışı dolayısıyla Almanya’yı eleştirmek doğru bir davranış biçimidir.
Demokrasiyi ve özgürlükleri korumak, demokrasinin değerlerine saygı gösterilmesini her yerde savunmak, herkesin hakkı, hatta görevidir.
Demokrasilerde hak ve özgürlüklerin savunmasında hattı müdafaa yok, sathı müdafaa vardır. O da bütün sathı âlemdir.

***

Yalnız bu hakkın kullanılabilmesi, ödevin yerine getirilebilmesi için, küçük bir önşart gerekmektedir. O da istemde bulunanın bizzat kendisinin de temel hak ve özgürlüklere saygılı olmasıdır.

Bu koşulları yerine getiren, göğsünü gere gere başkalarından da aynı şeyi isteyebilir.

Nitekim, AKP’li bakanların etkinliklerine engel olunması üzerine oradaki etkinliklerini iptal ederek gitmekten vazgeçen Deniz Baykal, Almanya’yı eleştirmek ve kınamak hakkına sahiptir, bu hakkı kullanması halinde kimse kendisine serzenişte bulunamaz, yalnızca müşkül ve mahcup duruma düşer.

Ama eğer bu eleştiriyi yönetenler, kendi ülkelerindeki demokrasinin çiğnenmesinden, temel hak ve özgürlüklerin ayaklar altına alınmasından, ifade özgürlüğünün ihlal edilmesinden sorumlu olmak durumundaysalar, tabii Cumhurbaşkanı’na hadleri değil, ama memurlarına “Sen önce kendine bak kardeşim!” deyip, bir de terslerler.

Tabii eğer biraz daha kibar iseler, diplomatik bir dille “tencere dibin kara, seninki benden kara” yanıtını verirler.

Sahi “tencere dibin kara seninki benden kara” Almancada nasıl denir?



/
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7231
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 12 Mar 2017 3:49    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


Laikliğin güvencesi AKP mi oluyor?

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 11 Mart 2017




16 Nisan’a doğru yol alırken herhangi bir vesileyle “hayır”ı telaffuz edenler saldırıların hedefi haline geliyorlar. Saldırılar kimi zaman, Ümit Özdağ ve Yusuf Halaçoğlu olayında olduğu gibi, Türklük, ama çoğunlukla İslam adına oluyor.

Bir kesim, genelde 16 Nisan’da hayır diyeceğini belirtenlerin, İslamın inkârcıları, İslama ters bakanlar olduğunu ileri sürüyorlar.
Din artık politikanın günlük kullanım aracı haline getirilmiş, camiye de politika sokulmuştur.

Bursa’nın “hayır”cıların güçlü olduğu semti Nilüfer ilçesindeki Beşevler Küba Camii’nde cuma akşamüstü İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun da katılacağı evet mitingi yapılacağı duyuruldu.

Bundan sonra dinin siyasete alet edilmesinin daha da artacağı, iktidarın bu yönde artık hiçbir engel tanımayacağını söylemek hiç de yanlış olmaz.
Bu gidişe çeşitli çevrelerden gösterilen tepkiler de artmaktadır.
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hayri Kurbaşoğlu, dinin bu şekilde siyasete alet edilmesini şiddetle kınıyor.

***

Bakın ne diyor Prof. Hayri Kırbaşoğlu:
“Kendilerini İslam ile özdeşleştirerek, ‘hayır diyenler İslam inkârcılarıdır, İslama ters bakanlardır’ şeklinde beyanat tam bir talihsizliktir. Halbuki karşı çıkanlar, böyle kokuşmuş, dejenere olmuş, yolsuzluklara batmış bir dindarlıktan illallah ettiği için karşı çıkıyorlar.”

15 yıllık AKP iktidarında özgürlüklerin daha da kısıtlandığı ve demokrasinin rafa kaldırıldığını da belirten ve bugün İslam ülkelerinde demokrasinin yerlerde süründüğünün altını çizen Kırbaşoğlu, çok dikkate değer şu sonuca varıyor:
- İnsanlar buna bakarak, haklı olarak, İslam ve demokrasinin bağdaşmayacağını söylüyorlar.

Prof. Kırbaşoğlu 15 yıl önce, İslam ile demokrasiyi “ılımlı İslam” altında uzlaştıracağını söyleyerek iktidar olmuş olan AKP döneminde özgürlüklerin daha da kısıtlandığı, demokrasinin rafa kalktığını söylerken şunları da ekliyor:
“İslamcılar, daha önceki iktidarlarında neyi kınadıysalar, şu anda tek tek hepsini yapmaktadırlar. Baskıdan tutun, dışlamadan tutun, kutuplaştırmadan tutun, yolsuzluktan tutun, bunların hepsini yapar hale geldiler.

İslam insanlara dayatıldığı halde İslam olmaktan çıkar, artık Firavun’un dinine dönüşür.”

Kırbaşoğlu’nun vardığı sonuç ise son derecede çarpıcı:
- Türkiye’de var oluş davasıyla yola çıkan İslamcılar şu anda kendi yok oluşlarının hikâyesini yazıyorlar.

Anayasa referandumu ile ilgili olarak yapılan kamuoyu araştırmaları bu gözlemleri doğrulamakta.

Şimdiye dek, sağ sol ayrımından yararlanıp sağı kendi kanatları altında toplayarak, işini yürütmekte olan AKP’nin artık bir dönüm noktasına geldiği görülüyor. Artık Türkiye’de sağda yeni bir partinin oluşması gerekliliği dile getirilmekte.

Hiç kuşkunuz olmasın ki yeni sağ oluşum laiklik konusunda ülkemizde şimdiye dek politika yapmış olan sağ partilerden çok daha duyarlı olacaktır.

***

Yıllar önce AKP’nin, ilk bakışta ne kadar garip ve inanılmaz gibi görünürse görünsün, uzun erimde, şikâyet ettiği, karşı durduğu şeylerin hepsini yaparak tepki çekince, bunları örtmek ve eleştirenleri bastırmak üzere dini siyasete alet edince, demokrasinin onsuz olmazı laikliğin yaşamsal öneminin kafalara dank etmesini sağlayarak, bin nasihata evla bir musibet misali laikliğin güvencesi olacağını yazdığımda, yadırgayanlar çok olmuştu.

Şimdi kararlı adımlarla o noktaya doğru gelmekteyiz.

Türkiye’de demokrasi ve laiklik konusundaki en büyük eksiklik, sadece solun içtenlikle sahip çıktığı bu kurumların öneminin sağ tarafından layıkıyla anlaşılmamasıydı.

Uzun yıllar, orta sağın kanatları altında palazlanan, sonra dış çevrelerin de desteğiyle “ılımlı İslam” etiketiyle ortaya atılan laiklik karşıtı siyasal akım, icraatıyla, milletin kafasına vura vura bu kavramın önemini ortaya koyuyor.



Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7231
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 15 Mar 2017 0:02    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


Aman yeni bir 6-7 Eylül olmasın!

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 14 Mart 2017



Türkiye’deki anayasa referandumundan uluslararası bir kriz yaratmak için doğrusu büyük hüner gerekirdi. Maşallah, Türkiye’nin, Almanya’nın ve Hollanda’nın “mahir!” politikacıları, müstesna “ferasetleriyle!” tam bir kör dövüşü ortamı yaratmışlardır.

Hiçbir tarafı haklı olmayan devletler arası bir kayıkçı kavgasıdır, şu anda yaşanmakta olan.

Almanya’nın Türk bakanların kendi ülkesinde, siyasi toplantı yapmasına izin vermemesiyle başlayan olay, Almanya’dan taştı, Hollanda’ya bulaştı, birden tırmanan kriz ile ırkçılık doruğa ulaştı.

Hollanda, Türk Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun uçağına iniş izni vermezken, Türkiye’nin Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’yı, Rotterdam’da arabasına saatlerce hapsettikten sonra, Türk toprağı sayılan Türk konsolosluğuna ulaşmasını engelledi ve ardından da sınır dışı etti.
Türkiye’nin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Dışişleri Bakanı, Almanya ve Hollanda’yı kınarlarken, bulundukları makama yakışmayan bir üslup kullanmakta beis görmediler.

Türkiye’de Hollanda temsilcilikleri önünde gösteriler yapıldı, İstanbul’daki Hollanda Konsolosluğu’na Türk bayrağı çekildi.

Hollanda polisi son olayları ve onları kışkırtanların başında gelen ırkçı Wilders’i protesto eden Türkler ve Türk asıllı Hollandalılar üzerine atlı polisini ve köpeklerini vahşice saldırttı.

***

Kriz, yatışmak şöyle dursun gittikçe tırmanıyor. Avusturya Dışişleri Bakanı Kurz, “Türk yetkililerin Avusturya’da herhangi bir kampanya etkinliğinde bulunmalarına izin vermeyeceğiz, oradaki çatışmayı ülkemize ithal etmek istemiyoruz. Avusturya’ya gelmesinler” derken, Danimarka Başbakanı Rasmussen, Türkiye Başbakanı Yıldırım’ın 20 Mart’ta miting için ülkesine gelmemesini istemiştir.

Bu hengâme arasında tek sağduyu sesi Fransız Dışişleri Bakanı Jean Marc Ayrault’un şu sözleri olmuştur:

- Çavuşoğlu’nun Metz mitingi Fransız siyasetine müdahale unsuru taşımadığından bu toplantıyı yasaklayacak gerekçe yoktur.

Aslında Fransız Dışişleri Bakanı’nın bu sağduyulu çıkışı, Almanya, Hollanda, Avusturya, Danimarka yöneticilerine rehber olmalıydı. O ülkenin siyasetine bir müdahale olmadığı sürece, Türk yetkililerin mitinglerinin yasaklanması, ifade özgürlüğüne müdahale oluşturması açısından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırıdır.

Aslında kopan fırtınanın nedeni, tarafların hepsinin, olayları kendi kısır siyasi hesaplarına alet etmeleridir.

Hollanda, Avusturya ve Almanya’daki politikacılar seçim ortamında, ırkçı partilerin tetikledikleri Türkiye karşıtı, İslamofobik havanın etkisiyle hareket etmektedirler ve bu durum da demokrasi diyarı olarak görülen o ülkelerde, ırkçılığın yükselmesiyle temel hak ve özgürlüklerin nasıl pamuk ipliğine bağlı hale geldiğinin göstergesidir.

***

Bu açıdan, onları kınayan Türkiye’deki iktidar da, onlara mağdur görüntüsü verecek herhangi bir davranışta bulunmaktan çok korkan muhalefet de (CHP dahil) eleştirilerinde haklıdırlar.

Ama aslında bu hengâmede gerçekte haklı taraf yok.16 Nisan referandumunda istediği sonucu alamayacağını her geçen gün biraz daha fazla gören iktidar da şimdi Avrupa ülkelerindeki bir durumdan bir mağduriyet devşirerek, halkı “dünyaya meydan okuyan güçlü lider, Tayyip Erdoğan arkasında ‘evet’te saflaşmaya” ikna etmek için, gelişmeleri alabildiğine sömürmektedir.

Ama bunlar yapılırken, Türkiye tarihinde şimdiye dek hiç görülmediği kadar aşağılanıyormuş, hiçbir zaman olmadığı ölçüde koyu bir yalnızlığın çukuruna saplanıyormuş, bunların hiçbirinin önemi yoktur iktidarın nezdinde.

İktidar mağduriyet devşirmek için gözü kara giderken, ülkede gerginlik ve yabancı düşmanlığı çok tehlikeli biçimde tırmanmaktadır.

Böyle devam ederse tarihin en çarpıcı vandalizm olaylarından biri olan 6 - 7 Eylül 1955 olaylarının yeni bir versiyonunu daha yaşamamız mümkündür.

Aman dikkat!

Perşembeye devam...



Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7231
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 16 Mar 2017 19:37    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


6 -7 Eylül’de ne olmuştu?

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 16 Mart 2017




Salı günü bir yandan Türkiye’deki 16 Nisan referandumu sırasında, AKP’nin mağduriyet devşirme manevralarının, öte yandan Avrupa’da yükselen ırkçılık ile Türk ve İslam korkusunun tetikledikleri devletler arası kayıkçı kavgasını ve bunun doğurup tırmandırdığı gerginlikle koşut milliyetçi duyguların Türkiye’de yeni bir 6 - 7 Eylül 1955 olayı yaratması tehlikesinden söz etmiştik.

Dilerseniz, önce 6 - 7 Eylül 1955’te neler olduğuna bir bakalım:
1955 yılı Eylülü’nde Türk – Yunan ilişkilerinin Kıbrıs yüzünden çok gergin olduğu ve Türk gazetelerinde, Türkiye’deki kimi Rum işadamlarının Enosis’i destekledikleri yönünde yayınlar yapıldığı ortamda, Kıbrıs konusunda İngiltere ve Yunanistan ile görüşmeler yürütmekte olan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Adnan Menderes’e gönderdiği mesajda, Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki toplumsal duyarlılığını yansıtacak gösterilerin görüşmeler sırasında elini güçlendireceğini belirtmişti.
6 Eylül 1955’te Mithat Perin’in sahibi, Gökşin Sipahioğlu’nun yazıişleri müdürü olduğu İstanbul Ekspres gazetesinde Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve bomba konduğu haberi üzerine olaylar patlak verdi.

***

İlk olarak, 6 Eylül günü saat 19’da Haylayf Pastanesi’ne saldırı ile başlayan olaylar sırasında aralarında kilise ve sinagoglar ile başta Rumlar olmak üzere azınlıklara ait (bu arada kimi Müslüman işyerleri de saldırıya uğramıştır) işyeri ve konut olmak üzere 5317 mekân saldırıya uğrayıp yağmalanmıştır. Bir sürü tecavüz vakasının da olduğu olaylar sırasında, kimi kaynaklara göre 11, kimine göre ise 15 kişi ölmüş, 300 kişi yaralanmıştır.

20. yüzyılın son ve en çarpıcı vandalizm örneği ve aynı zamanda Cumhuriyet tarihinin en büyük kırılması olan 6-7 Eylül yağmasından sonra başta Rumlar olmak üzere azınlıklar büyük ölçüde Türkiye’yi terk etmek durumunda kalmışlardır.

Daha sonra Atatürk’ün evine bombayı bir gizli T.C. görevlisinin koyduğu anlaşılacaktır.

Olayların büyümesi üzerine, İstanbul’dan Ankara’ya gitmekte olan Adnan Menderes, Sapanca’dan geri dönmüş, ama artık devlet yağma talan ve saldırılarını engellemekten aciz duruma düşmüştü.

6 - 7 Eylül 1955 olayları halkta kendi politik hesaplarına uygun bir tepki yaratmak ve onu dilediği politik amaçlara uygun şekilde kullanmak isteyen DP iktidarının kışkırtmasıyla patlak vermiş ve olayların bu noktaya varacağını düşünemeyen, Menderes’in toplumsal gerilimi siyasi getiriye dönüştürme girişimi iktidarının istemediği bir mecraya dökülüp Türkiye aleyhine çok ağır, korkunç sonuçlar doğurmuştur.

Bugün de kimi Avrupa ülkeleriyle patlak veren son bunalım sırasında krizden mağduriyet devşirmek isteyen Türkiye’deki iktidarın, büyük bir toplumsal gerginlik yaratan tutumu 6 - 7 Eylül 1955’tekine benzer bir tehlike oluşturmaktadır.

Muhalefetin, kendince haklı taktiksel nedenlerle bu gelişmelerde iktidar karşısında tavır almayan tutumu da ne yazık ki, bu tehlikeyi önleyebilecek doğrultuda değildir.

***

Bugünün Türkiye’sinde toplumsal gerginlik ve yabancı düşmanlığı 1955 ile kıyaslanmayacak kadar fazladır. Ortam, her an denetimden çıkabilecek gelişmelere gebedir.

Maazallah yeni bir 6 - 7 Eylül, birincisiyle kıyaslanmayacak kadar vahim sonuçlar doğurup felaket demek olacak bir katliamın fitilini ateşleyebilir ki o fitil bir kez ateşlendi mi, artık olayları başlatanların bile gelişmeleri denetleyebilmeleri mümkün olamaz.

İşin oralara kadar varmasının engellenmesi halinde bile, son gerginlik ve kayıkçı kavgasının yarattığı ortamın bedelini başta Hollanda olmak üzere Avrupa’da yaşayan emekçi Türkler çok pahalıya ödeyeceklerdir.
Her şey, en çok Türkiye ile Türklere zarar verecek olan, bu gergin ortamı sakinleştirecek sağduyulu adımların acilen atılmasını zorunlu kılıyor.
Ne yazık ki, Ankara’da bunu yapacak kimse yok şu anda.


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7231
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 18 Mar 2017 23:48    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


‘Köprü altı boy boy öpsün seni kovboy’

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 18 Mart 2017




Televizyon programında, iki büyükelçi, Uluç Özilker ile Murat Bilhan, Avrupa ile son gerginliği, gayet yetkin bir biçimde irdelerken siyasilerimizin uluslararası ilişkilerde kullandıkları dili çok yadırgadıklarını da belli ediyorlar.

Gerçekten siyasilerimiz, konuşmaya başlayınca kristal mağazasına girmiş fil misali kırıp dökmedik şey bırakmıyorlar. Son kriz sırasında da Hollanda ve Almanya’nın bakanları, başbakanları devletlularımızın söylemlerinden nasiplerini aldılar, ne Nazilikleri kaldı ne faşistlikleri... Bakanlar içinde diplomasi diline en aşina olması gereken Mevlüt Çavuşoğlu Türkiye’deki insan hakları uygulamalarıyla ilgili olarak, hoşuna gitmeyen soru soran Alman gazeteciye şu özlü yanıtı verdi: -
Bullshit!

Öyle görünüyor ki yakında siyasilerimiz diplomatik dillerini daha ilerleterek öfkelerinin hedef tahtasına yerleştirdikleri yabancı devlet adamlarına tekerleme haline getirilmiş şöyle “diplomatik hitaplarda!” bulunacaklardır:

- Köprü altı boy boy/ öpsün seni Türk kovboy...

Ya da, kızdıkları bir ülkenin devlet adamına şöyle yanıt verebilirler:

- Onu öyle demezler/ peynir ekmek yemezler/ ben de seni tepelemezsem/ bana da adam demezler.

***

Halkın nabzını çok iyi tutmakla övünen siyasilerimiz “monşer” olarak niteledikleri diplomatlarımızı iyice şaşırtan, ama seçmenin kültürüne daha uygun düşen bu tür “diplomasi dili!”ni kullanmakta, nasıl olsa dış politikamızın esas muhatabı yabancı ülkeler değil, kahvedeki “bilge!” olduğundan beis görmüyorlar.

Diplomatın şaştığı, devlet adamının ayıpladığı aklı başında kişilerin alaya aldığı bu diplomatik dili eleştirenlere, onu geliştirenler kahkahayla gülmekte ve “Bizim Hollanda ile Almanya’ya seslenir görünürken aslında mahalle kahvesindeki seçmeni hedef aldığımızı hâlâ anlamamışlar. Oysa biz dışarıda hayali düşmanlar yaratırken, kahvedeki seçmen sayesinde amacımıza ulaştık” diyerek, bildikleri yolda yürümeyi sürdürmekteler.
Haklı olabilirlerdi, mahalle kahvesine yönelik diplomasinin bedeli çok ağır olmasaydı eğer.

Oysa diplomatik dille, kerizmatik lisanı birbirine karıştırmanın bedeli çok ağırdır.

Nitekim son olaylarda da, devlet temsilcilerinin uçaklarının inişine izin verilmeyen, bakanları istenmeyen adam ilan edilen, habersizce ülkeye giriş yapan kadın bakanı haysiyet kırıcı şekilde sınır dışı edilen Türkiye, Cumhuriyet tarihimizde şimdiye dek hiç rastlanmamış biçimde, aşağılamıştır.

***

Mahalle kahvesi diplomasisinin yol açtığı son kriz süresince, içeride esip küfürmelere karşın, yabancı muhataplara aşağılanmayla orantılı bir mukabelede bulunulmuş, can yakacak bir karşılık verilebilmiş değildir.
Tepkiler lafta kalmış, fiiliyatta bize yönelik muameleyle orantılı herhangi bir yaptırım uygulanamamıştır.

Bu durum, “Türkiye hep bağırır çağırır, ama aslında bir şey yapamaz” düşüncesinin pekişmesine yol açmıştır. İkide bir mahalle kahvesi diplomasisi güdüp ikide bir aşağılanmaya karşı etkin bir yaptırım uygulayamamanın sonucunda dünyada, Türkiye’nin dış politikada dayak arsızı olduğu algısının yerleşmesine yol açmakta.

Bunun yanı sıra Türkiye son zamanlarda şimdiye kadar eşi görülmemiş bir yalnızlığın pençesine düşmüş bulunmaktadır.

Kendilerine yönelik aşağılama veya zorlama girişimlerine orantılı bir karşılık verme konusundaki duyarlılıklarıyla, demokrasinin temel ilkelerini çiğnemekte beis görmediklerini son olaylardaki davranışlarıyla kanıtlamış Avrupa ülkelerinin, gerginliğin bedelini oradaki Türklere de ödeteceklerinden kimsenin kuşkusu olmasın! Nitekim ödetmeye başlamış bulunuyorlar bile.

Turizm sezonu açılınca Almanya ve Hollanda ile gerginliğin bedelinin somut karşılığını Avro ile görecek olan politikacılarımızın o zaman, biraz olsun akılları başlarına gelir mi dersiniz?
Pek sanmıyorum.


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7231
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 09 Avr 2017 13:23    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


İşte bağımsız ve tarafsız yargı!

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 06 Nisan 2017



Hep aynı şeyi dinlemek bıktırıcı. Ama hep aynı yalan tekrarlanınca, onu ortaya çıkarmakla yükümlü olanlar, aynı şeyleri tekrar tekrar vurgulamak zorunda kalıyorlar mecburen.

AKP Türkiye’de yargı bağımsızlığı olduğu yalanını sürekli tekrarlıyor, bununla da yetinmeyip, yalan üzerine dikta bina etmek amacıyla, halkı kandırmak üzere, anayasa değişikliğinde, “Yargı yetkisi Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır” diyen 9. maddenin yeni şeklinin “Yargı yetkisi Türk milleti adına BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ mahkemelerce kullanılır” şeklini almasını öneriyor. Akıllarınca 9. maddenin bu yeni şeklini görenler de, demokrasinin onsuz olmazı yargı bağımsızlığının pekiştiğini düşünecekler ve “Anayasa Referandumu”nda, “evet” oyu kullanacaklar.

Taktik kaba ve de seçmenin aklına hakaret ettiğinden aşağılayıcı.
Seçmen ancak aptal olduğu takdirde, yargıçların ve savcıların tayin, terfi ve görevden el çektirme işlemlerinde söz sahibi olan kurumun, yani yürürlükteki haliyle HSYK’nin yürütmeden bağımsız olmadığı zaman, yargının yine de bağımsız olabileceğine inanır.

***

26 Mart tarihindeki yazımda bunları vurguluyor, AKP’nin hazırladığı ve 16 Nisan’da oya sunulacak metinde yargıçlar ve savcıları denetleyen 13 kişilik kurulun 6’sının doğrudan, 7’sinin de tamamen kendi kontrolünde olan TBMM çoğunluğu aracılığıyla dolaylı olarak Cumhurbaşkanı tarafından seçildiğini, böyle bir durumda bağımsız yargıdan söz edilemeyeceğini anlatıyor ve soruyordum:

- Arkadaş sen bizimle alay mı ediyorsun?

Aradan on gün bile geçmeden, AKP’nin bağımsız yargısının ne olduğunu FETÖ üyeliği iddiası ile yargılanan 21 gazetecinin tahliyesine karar veren İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi örneğinde somut olarak gördük.
Daha sonra 26. Ağır Ceza’nın kaldırdığı 21 kişiyi tahliye eden kararı üzerine, 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Başkanı İbrahim Lorasdağı ve iki üye hâkiminin yanı sıra, savcısı Göksel Turan da açığa alınmıştır. Önceki gün olağanüstü olarak toplanan HSYK’nin Başkanvekili Yılmaz yaptığı açıklamada, tahliyelerin maksatlı olduğu, hukuka uymadığı, gerçekle bağdaşmadığı noktasında iddialar olduğunu, müfettiş raporu beklendiğini söylemiştir. Yapılan açıklamada kurulun 45 hâkim ve savcının da meslekten ihraç ettiği bildirilmiştir. Böylelikle 15 Temmuz sonrasında meslekten ihraç edilen hâkim ve savcı sayısı 4133’e ulaşmıştır.

Dikkat edilince görülmektedir ki açığa alınan ve meslekten atılan yargıçlar iktidarın istediği doğrultuda karar vermeyenlerdir.

Burada iktidarın yargıç ve savcılara bizzat talimat verdiğini söyleyecek değiliz. Mekanizma şöyle işliyor:

İktidar yandaş medyası tetikçileri ve çığırtkanları vasıtasıyla nasıl bir karar istediğini belli ediyor, ondan sonra, o doğrultuda davranmayan yargıç ve savcıların vay haline!

***

İktidarın takipçisi olduğu davalara bakan yargıç ve savcılar korku içindeler, hoşa gitmeyen bir karar verdikleri takdirde, açığa alınmak, meslekten uzaklaştırılmak, FET֒ye yardım suçlamasıyla içeri tıkılmak tehdidi altında yaşıyor ve o etkilerle karar veriyorlar.

Bu durumda, birisi çıkıp da şunu söylese verecek herhangi bir yanıtımız olabilir mi:

- Türkiye’de yargıçlar yoktur, var olanlar da iktidarın belirlediği mekanizma tarafından açığa alınmakta, işten atılmakta, içeri tıkılmaktadır.

12 Eylül’ün askeri mahkemeleri bile bu kadar bağımlı ve taraflı değillerdi.

12 Eylül’ün Askeri Yargıtay’ı, kimi mahkûmiyet kararlarını Kenan Evren’in isteği hilafına bozma cesareti gösterecek kadar bağımsızdı.

Bugün sivil Yargıtay’ın böyle bu tür kararlar verecek bir bağımsızlık içinde olduğunu iddia edebilecek kimse var mı?

12 Eylül’ün askeri yargısına rahmet okutacak yargıya ne kadar bağımsız denebilir ki? Bu durumda kime göğsümüzü gere gere “adalete güven!” diyebiliriz?

İşte AKP’nin bağımsız ve tarafsız yargısı budur.


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7231
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 22 Avr 2017 0:56    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


16 Nisan yine de umut veriyor

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 20 Nisan 2017 2017



Daha yurttaşlar sandığa gitmeden çok önce de, 16 Nisan’ın zor, sonrasının ise çok daha zor geçeceği belliydi.

Zor günleri en az hasarla atlatmak için yapılması gereken ilk şey 16 Nisan’ı öncesi ve sonrasıyla doğru okumaktır.

Satır başlarıyla öyle yapmaya çalışalım:
- 16 Nisan’da çıktığı iddia edilen evet, yalnızca fiili durumu resmileştirme sonucunu doğurmuştur.

Zaten Türkiye’de yasamanın, yürütmenin, yargının dizginlerinin hepsi tek adamın elindeydi. Bu sonuç değişmedi, yalnızca resmileşti.

- Fiilen yürürlükte olan tek adam rejiminin resmileşmesi, onun meşrulaşmasını sağlamış değildir. Oylar dikta yönetimini resmileştirebilir ama meşrulaştıramaz.

Halkın “muhalif olanı ve benim gibi olmayanları bastır, sustur, tutsak et!” diyerek diktaları meşrulaştırma yetkisi yoktur.

Çağımızda meşruiyetten kasıt demokratik meşruiyettir.

- Yeni metin halkın yüzde 51’inin onayını aldığının iddia edilmesine karşın, “anayasa” vasfına sahip değildir. Çünkü temel hak ve özgürlükleri güvence altına almak yerine ayaklar altına alan, kuvvetler ayrılığını hiçe sayan, geniş toplumsal mutabakata dayanmayan metinlere anayasa denmez.

***

- Aslında belirli bir kişinin kalıbına uygun biçilmiş bir metnin oylanması olan 16 Nisan bir referandum değil plebisittir.

- Bu plebisitin kampanyası demokratik koşullar altında yapılmayıp OHAL koşullarında baskı, yasaklar, engellemeler, tutuklama ve içeri atma uygulamaları altında yapılmasının yanı sıra iktidarın halkı korku ve baskı altında sindirmeye çalışmasından dolayı da şaibelidir. Bu husus yerli, yabancı hukukçu ve gözlemciler tarafından çok dile getirilmiştir.

- Seçim sırasında, YSK’nin kendisini de bağlayan Seçim Kanunu’nun açık hükümlerine aykırı olarak iktidarın talebi üzerine yaptığı mühürsüz oyların geçerli sayılacağı açıklaması ve bunun uygulanmasıyla, bağımsız yargı denetiminde yapılmayan bütün oylamalar gibi bu oylamanın da meşruiyetini zedelemiştir.

Burada sureta yargı denetimi var gibi görünse de söz konusu bağımsız yargı olmadığından meşruiyetten, yasaya uygunluktan söz etmek olanaksızdır.

- Bütün bu koşullar altındaki oylamanın sonucunun evet ya da hayır çıkmasının fiili uygulamayı değiştirmeyeceği için aslında fazla kıymet-i harbiyesi de yoktu.

- İlan edilen sonuç “hayır” da olsaydı, uygulamada bir şey değişmeyecekti.

***

- Bütün bu tehditlere, baskılara, eşitsiz uygulamalara karşın nüfusun hemen hemen yarısı, baskıyı, zulmü, işsizliği, hapsi göze alarak sandığa gidip “hayır” demiştir. Resmi sonuçta iddia edilen aradaki fark o kadar azdır ki eğer 700 bin kişi karar değiştirseydi, “hayır”ların çoğunluğu kabul edilmek zorunda kalınacaktı.

- Bu kadar yüksek hayır oyu, dünyada en fazla gazetecinin hapiste bulunduğu, can güvenliği dahil, bütün temel hak ve özgürlüklerin tehdit altında olduğu, belirli bölgelerinde iç savaşın sürdüğü bir ülkede verilmektedir.

- Devletin bütün erklerini ele geçirmiş olan, Milli Eğitim ve diğer kurumlar aracılığıyla beyin yıkayan, bağımlı yargı yoluyla yurttaşı yıldıran AKP’nin 15 yıllık kesintisiz iktidarı sonunda demokrasi ve özgürlük talepleri azalmayıp artmaktadır.

- Her şeyi göze alıp tehditlere aldırmadan demokrasi talebini dile getirenlerin oranının solun klasik oy oranının da çok üstünde olması, artık bu taleplerin, sadece solla sınırlı kalmayıp sağda da yaygınlaşmaya başladığını göstermektedir ki bu durum ülkemizin sağ ayağı topal bir demokrasi diyarı olmaktan çıkmaya başladığının habercisi olarak kabul edilebilir.

- Büyük kentlerde ve dinamik nüfus arasında hayırların çok öne çıkması, toplumsal dinamiğin artan demokrasi talepleri doğrultusunda olduğunun göstergesidir.

- 16 Nisan sandığının yükselen yıldızı bu kez Tayyip Erdoğan ve AKP değil, demokrasi cephesidir.

Gelişmeler iyi okunduğunda, önümüzdeki güç günlere karşın, 16 Nisan’ın umut verdiği açıkça görülmektedir.



Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7231
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 23 Avr 2017 12:34    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


23 Nisan 1920 23 Nisan 2017

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 23 Nisan 2017





Senaryosunu Turgut Özakman’ın yazdığı, Ziya Öztan’ın yönettiği Cumhuriyet filminde Yunus Nadi rolünü oynarken orijinal haliyle film setine dönüştürülmüş olan Ankara’daki 1. TBMM binasında geçirdiğim birkaç gün sırasında, yakın tarihimiz ve Cumhuriyet konusunda hayatımın en büyük dersini aldım.

Eğer Milli Eğitim’in amacı Cumhuriyeti anlatıp benimsetmek olmuş olsaydı bütün öğrencilerin o mekânı ziyaret etmesi sağlanırdı.

Ama şimdiki Milli Eğitim’in ne öyle bir amacı var ne de o eski kırık dökük yapının, 23 Nisan 1920 günü neden yeryüzündeki bütün mazlum uluslarının kâbesi olarak, tarihin kalbinin attığı yer olduğunu anlatabilecek kadroları.
97 yıl önce bugün, tarihin kalbinin o eski alçakgönüllü, kırık dökük tahta okul sıralı binasında atmasının nedeni, yalnızca bir ulusal kurtuluş savaşı ile işgale hayır deyip emperyalizme karşı direnen insanların, bu mücadelelerinin, benzeri diğer örneklerde pek rastlanmayan bir şekilde askeri gücün, halkın oylarıyla seçilmiş sivil iradenin emrinde olduğu bir savaş demokrasisi ile yönetilmiş olması değildi.

***

97 yıl önce bugün tarihin kalbinin Ankara’nın ortasındaki o köhne binada atmasının nedeni salt, bir işgalin bir toplumda nice çabanın harekete geçiremediği uluslaşma sürecini ateşlemesi de değildi kuşkusuz.

“Kuvvacı”ların, karşısında bağımsızlık, özgürlük ve var olma mücadelesi verdikleri güçlerin parlamento binalarıyla karşılaştırıldığında görülen aradaki büyük fark herhangi birinin dudaklarını uçuklatacak kadar büyüktü.

Ama, tarihin kalbi o kadim, o görkemli binalarda değil, Ankara’da atıyordu.
Hayır diyerek, teslim olmayı reddetmiş bir toplumun, yurdun dört bir yanında çoban ateşleri gibi parlayan yerel kongrelerden, bölgesele, bölgeselden ulusala tırmanan sürecin sonunda oluşmuş olan Meclis’in Reisi’nin adı, dünyanın dört bir yanında emperyalizmin boyunduruğu altında yaşayan ülkelerde bir umudun ifadesi olarak yeni doğan çocuklara veriliyordu.

Çünkü o Meclis yalnız yeni oluşmakta olan bir ulusun değil, ama aynı zamanda bütün mazlum ulusların umudu idi.

Ve o Reis gücünü, büyüklüğünü yalnız askeri zaferlerinden değil, yetkilerini herkese karşı büyük titizlikle savunan Meclis’in temsilcisi olmasından alıyordu.

O Meclis ile hemen hemen eşzamanlı olarak aynı yıl içinde Bakü’de, Sultan Galiev mazlum uluslar tezini dillendiriyordu.

***

Marksist olmayan Mustafa Kemal de Sultan Galiev gibi mazlum uluslar kavramını çokça işlemiş, 1930’lu yıllarda Kadro dergisi çevresinde toplananlar da bu görüşü temel alarak, Kemalizm ideolojisini oluşturmaya çalışmışlardır. 20. yüzyılın ikinci yarısında boy gösteren bloksuzlar hareketi de mazlum uluslar görüşünden etkilenmiştir.

Mustafa Kemal’in mazlum uluslar görüşü anti - emperyalist olmasına karşın, kendi varlığını koruyup pekiştirmek için düşmanlar yaratmak yerine çağı yakalamayı hedef aldığından, Ankara hiçbir zaman dışlanıp yalnızlaştırılmamıştır.

23 Nisan 2017’nin, egemeninin BOP’un eşbaşkanı olduğunu ilan ettiği Ankara’sı artık, mazlum ulusların kâbesi olmayıp zaman zaman komşularının istikrarsızlığını emperyalizm çıkarına attırmak amacıyla, terör ihraç eden ülkenin başkenti konumuna düşmüştür.

23 Nisan 1920’nin Ankara’sının çağını yakalama hedefini bir yana bırakmış olan 23 Nisan 2017 Ankara’sı ise, artık içeride ve dışarıda, her yerde düşmanlar vehmetmekte, olmadı bizzat yaratmaktadır.

Bu politikanın sonucunda 2017 Ankara’sı yalnızlık çukurunda debelenmektedir.

Bu ortamda tek umut, 23 Nisan 2017 Ankara’sının temelinde de tıpkı 23 Nisan 1920’de olduğu gibi, kendisine dayatılan, bütün güçlüklere ve baskılara karşın “hayır” diyen toplumsal bir cevherin varlığını sürdürmesidir.


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7231
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 06 Juin 2017 13:04    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


Sıra kültürün işgalinde...

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 01 Haziran 2017



Bir iktidar düşünün yüzde elli oy almanızı, kuvvetler ayrılığını çiğneyerek, yasamanın, yürütmenin, yargının tümünü denetlemenizi sağlıyor, ama şöyle korkmadan, gönül huzuruyla, ağız tadıyla bir maça, sinemaya, tiyatroya, konsere gitmenizi temin edemiyor.

AKP ve lideri işte böyle bir iktidarı sürdürmektedirler.

Parti, yasama, yürütme, yargının alanları hep onların hegemonyasında, ama sosyal, kültürel, sanatsal alanlar onları içine kabul etmiyor.

Düşünen, çizen, üreten, yaratan, yazan, besteleyen, düşleyen, onları izleyen kim varsa bu “sandık aslanlarını” hazmedemeyip dışlıyor, reddediyor.
Okuyan, yazan, üreten, gelişen Türkiye’nin kapladığı yer, AKP’nin yabancısı olduğu alandır.

Ensar Vakfı’nın 38. genel kurulunda konuşan AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan şu sözleriyle bu durumdan yakınıyordu:
- 14 yıllık kesintisiz iktidarız, ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var.

AKP’nin sosyal ve kültürel yaşamı baskı altına alıp gerileten tutumunun ona bu alanlarda sıkıntı yaratmasından daha doğal hiçbir şey olamaz. Demokrasi ve özgürlüklerin amansız karşıtı AKP’nin, gelişmesi için bunlara ihtiyaç duyan, sosyal ve kültürel alanda yadırganması kaçınılmazdır.

***

Ama beşikten mezara, hatta mezar ötesine kadar yaşamın her anını, her alanını denetim altında tutmayı amaçlayan Reis sisteminin kendi etkisinin dışında bir karışlık tek parsele bile tahammülü yoktur.

Reis sisteminin dışlandığı sosyal ve kültürel alana entegre olmak için, o alanda özgürlük ve çeşitlilik çiçeklerinin açacağı ortamı yaratma yolunu tutmasını beklemek onu hiç tanımamış ve anlamamış olmak demektir.
Yasama, yürütme ve yargıyı tam denetimine almış olmasının yanı sıra, ihaleler yoluyla ve çeşitli yöntemlerle ekonomik yaşamı da çelik cendere içine almış olan, totaliter Reis düzeni artık sıranın, sosyal kültürel ve sanatsal alanın işgaline geldiğine karar vermiş görünüyor.

Bu anın geleceği daha başından belliydi. Totaliter rejimler, otoriter rejimler gibi yalnızca görünüşte siyasal alanı ve onun yanında ekonomik yaşamı denetlemekle yetinip, bunların dışında bir nötr alanı da bireyin kendi tasarrufuna bırakmaz. O yaşamın her anını ve her alanını demir pençesinin içinde tutar.

Totaliter rejimler, kişinin kendi tasarrufuna bırakılmış en ufak bir alanı bile, gittikçe yaygınlaşabilecek bir otorite boşluğu olarak görür ve onu doldurmaya çalışır.

***

Totaliter yönetimlerde, sosyal alanın sanat ve kültür yaşamının, tek ses, tek düşünce, tek görüş, tek form, tek renk, çizgisi içerisinde tek tipleştirilmesiyle denetlenmesi esastır.

Buna uygun kuşakların yetiştirilmesi, sorgucu eğitimin yerine dogmacı eğitimi ikame etmiş olan Milli Eğitim örgütünün görevidir.

Ama tek başına bu da yetmez. Devletin ve onun egemeni partinin demir yumruğuyla yönlendirdiği sanat ve kültür politikalarına, artık örgütlenmiş bir baskı ve denetim öğesi olan muhtarların katılımıyla desteklenmiş, totaliter propagandanın emrindeki “mahalle baskısı” kurumu harekete geçirilir.
Cumhurbaşkanı, Ensar Vakfı Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, bu mekanizmanın harekete geçirileceğinin haberini veriyordu.

Bu yolla, tek millet, (aslında ümmet okunur) tek bayrak, tek vatan, tek lider, tek mürşit, tek ses, tek renk,tek form, tek kılıklı, tek tip toplum oluşturularak totalitarizmin amaçladığı yapıya ulaşılmış olunur.
İstenen bu.

Ne var ki bugüne kadar, harcanan bütün çaba, dökülen bütün para, yapılan tüm baskıya karşın bu amaca ulaşmak mümkün olmadı. Bugünden sonra da olmayacak. Ama bu arada toplumu sıkan cendere daha da daralacak, daha da güç günler yaşanacak.

O kadar da olacak artık. Sıkıntı çekilmeden selamete ulaşıldığı nerede görülmüş?


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7231
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 06 Juin 2017 13:07    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


Öldüren sevgi

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 04 Haziran 2017



Sait Faik’in “Öyle Bir Hikâye”sinde, yazar, dostu Pakize’yi öldüren susam helvası satan Hidayet’e sorar:
- Neden öldürdün Hidayet?

Yanıt allak bullak edicidir:

- Çok seviyordum be abi!..

Sevgi de hani öyle böyle değildir. Hidayet’in günü Pakize ile ağarır, onu düşünmediği bir dakikası bile yoktur, rüyada gibi yaşar, her laf gelir Pakize’ye dayanır...

Her gün TV ekranlarında, gazete sayfalarında görüyoruz, yurdumuzda artık yadırganmayan, bu öldüren sevdanın kanlı örneklerini.
Sevgimiz için göze almayacağımız şey yoktur, öldürmek dahil...
Aslında sevginin bu türlüsünü ve tezahürlerini pek anlayamıyorum, ama gerçekler ortada. Türkiye’de yaşaya yaşaya sevgiden korkmam işte bu yüzdendir.

Azgelişmiş ülkelerde cinayetlere yol açan, karasevdanın yanı sıra bir de vatan sevgisi var.

Tarihi, vatan sevgisinin öldürücü tezahürüyle karartılmamış ülke yok. Yalnız toplumlar ilerledikçe, demokrasi geliştikçe bu türlü olaylar da azalıyor.

***

Maşallah hamasi duyguları gelişmiş bir toplumuz. Son zamanlarda çok cephede birden mücadele etmek zorunluluğuyla karşı karşıya kalan toplumun yurt sevgisine daha da sık başvurulur oldu.

Yurt sevgisinin toplumların güç koşulları aşmada destekleyici bir etkisi olduğu yadsınamaz.

Ne ki yurt sevgisinin tanımında ortak paydada buluşabilmek güç.
Kiminin yurtseverlik olarak gördüğü davranış kimine göre vatan hainliği olabiliyor. Böylece de insanların ortak paydada birleştikleri durumlarda toplumsal azmi ve enerjiyi güçlendiren vatan sevgisi, görüş ayrılıklarının derinleştiği, ötekileştiren zihniyetin iktidarda olduğu dönemlerde, kaosu, kargaşayı, çatışmayı, hatta katliamı kışkırtabiliyor.

Vatan sevgisiyle gözü kararmış kitlelerin o büyük sevgi ile galeyana geldiklerinde yapamayacakları şey kalmıyor.

Ve birinin vatanseverlik olarak kabul ettiğini öbürü vatan hainliği olarak algıladığından kan gövdeyi götürebiliyor.

Bu ortamda kimin vatansever, kimin vatan haini olduğunu nesnel olarak belirlemek de mümkün olmadığından iş içinden çıkılmaz hale geliyor ve sonunda çatışmada kazanan vatansever, kaybeden de vatan haini oluyor.
Akim kaldığı için hepimizin çok şükür diyerek rahat bir nefes aldığımız 15 Temmuz darbe girişimini düşünün. Maazallah, darbe sağduyu sahiplerince bastırılamayıp da başarıya erişseydi, özgürlüğümüze kastettikleri için bugün ihanetle yargılanmakta olanlar, kahraman ilan edilecekler ve sözlerinden çıkmak da vatana ihanet olacaktı.

Çok şükür darbe bastırıldı da böylesi abes bir durumu yaşamak zorunda kalmadık.

***

Görülüyor ki kimi zaman vatan sevgisi, Sait Faik’in susam helvası satıcısı Hidayet’in sevgisi kadar yıkıcı ve abes sonuçlara yol açabiliyor.

O yüzdendir ki ben vatan sevgisi ile vatanseverlik çağrısı yapan siyasal nutuklardan çok korkuyor ve “vatan sevgimizi biraz dizginlesek daha iyi olacak galiba” diyorum.

Ama toplumları sevgiden men etmeye de kimsenin hakkı yok, demokrasilerde kimseyi vatan sevgisinden mahrum etmek de mümkün ve doğru değil.

O zaman ne yapmalı?

O zaman belki de yapılacak tek şey, çok demokratik olan eşitlik kavramını vatan sevgisine de uygulamak ve herkesin vatan sevgisinin eşit olduğunu kabul etmek.

Durum böyle olunca, herkes vatanı eşit derecede sevmek konumunda olacağından, kimse kimseye vatan sevgisi nedeniyle saldıramayacak.
Hatta durumu güvenceye almak için, aslında anayasalarda yer alması pek doğru olmayan yasaklama getirmek düşünülemez de değil.

O zaman herhalde şöyle bir maddenin konması yararlı olur:
“Her yurttaş vatanını sevmekte eşittir. Hiçbir vatandaşın vatanını diğerlerinden fazla sevme hakkı yoktur. Vatanını diğer vatandaşlardan daha çok sevmek yasaktır.”

İnanın, ilk bakışta vatanseverliğe sınırlama getiriyor gibi görünen bu düzenleme çok vatansever sonuçlar doğurabilir.


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 7231
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 15 Juin 2017 14:43    Sujet du message: Répondre en citant

Citation:


‘Haddini bil Tarkan zeytin senin neyine!’

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 10 Haziran 2017




Bizim topraklarımız zeytin ve zeytinyağının anavatanıdır, ama ne yazık ki bu nimetin kıymetini, hatta kimi bölgelerde hiç kullanılmadığı da düşünülürse, tadını bile yeterince bilmeyiz. Gerçekten kişi başına yıllık zeytinyağ tüketimi, Yunanistan da 24, İspanya ve İtalya’da 14, Portekiz Lübnan ve Suriye’de 8 litre olmasına karşın bizde ancak 2 litredir.

Yüzyılın bitkisi olarak nitelenen, kutsal kitaplarda yeri olan zeytinin yeterince değerini bilmeyen Türkiye’de son yıllarda, bin yıl ömrü olan bu ağacın önemi az da olsa kavranmış, 2000’lerin başında sayıları 100 milyon olan zeytin ağacı miktarı 169 milyona yükselmiştir.

Buna rağmen, hâlâ zeytin ve zeytinyağı tüketiminde, üretiminde, üretim verimliliğinde diğer Akdeniz ülkelerinin gerisindeyiz. 2013 -14 yılında İspanya 1 milyon 537 bin, İtalya’da 450 bin, küçücük Yunanistan’da 230 bin ton zeytinyağı üretilirken, Türkiye’de bu rakam 180 bin tonda kalmıştır.

***

Türkiye’de zeytin ve zeytinyağ üretimindeki gerilik üretimin her aşamasını kapsamaktadır. Her şeyden önce, Türkiye’deki zeytin üretim alanlarının yüzde 90’ı sulanamamaktadır.

Ağaç başına verim, İtalya ve İspanya’nın üçte biri oranındadır. Modern zeytin toplama teknikleri bu ülkelerdeki kadar yaygınlaşmamıştır.

Üretimin kalitesi de düşüktür. Marka yaratılamamış olup, paçal mal satılmakta ve katma değer kaybına uğranmaktadır.

Zeytinyağın diğer nebati yağlarla paçal edilerek satılması kayıplara, talebin düşmesine yol açmaktadır.

Kısacası zeytin ve zeytinyağı tüketiminden, üretiminin ve işlenip, pazarlanmasının bütün aşamaları süresince çözüm bekleyen büyük sorunlarla karşı karşıyayız.

Oysa zeytincilik hem ülke ekonomisi, hem üretici açısından kârlı, nispeten az mihnetli gelişme potansiyeli büyük bir üründür.

Ülkede iktidarların konunun önemini kavrama temposunun kamuoyunun bu yöndeki bilinçlenme düzeyinin gerisinde kaldığından yakınılırken, bütün tarımı hoyratça talan eden AKP iktidarı, sanayi tesisi ve madencilik bahanesiyle, zeytinliklere göz diken ve zeytin üretim alanlarını azaltan girişimlerin önünü açmış bulunmaktadır.

Son olarak, yine zeytinliklere yönelik tasallutların önünü açan bir düzenleme, içinde yaşadığımız dönemin alışkanlığına uygun olarak bir torba yasa içine sokuşturularak hayata geçirilmeye çalışıldı.

Basın ve kamuoyu bu konuda övgüye değer bir duyarlılık gösterdi. Zeytine tasalluta gelen tepkiler sonunda, AKP tasarının görüşülmesinin ertelenmesine karar verdi.

Tepki gösterenlerden biri de pop - star Tarkan’dı.

Tarkan, “Dünya Çevre Günü” başlığıyla Eken Güven isimli kullanıcının Instagram’da yazdığı fotoğraf ve yazıyı paylaşırken, “zeytin ağaçları Anadolu’nun hazinesidir, belleğidir; rant için zeytinlere kıymayın!” demiş.

***

Bilim ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü, Tarkan’ın tepkisine çok kızmış ve şu sert çıkışı yapmış:
- Tarkan’ın zeytinlikleri mi varmış, ne yapacakmış zeytinlikleri?

Ardından da eklemiş:
- Tarkan’ın şarkılarını seviyoruz. Tarkan şarkılarını söylesin!

Yani Sayın Bakan özetle Tarkan’a “Ey Tarkan haddini bil, zeytin senin neyine!” diyor.

Zavallı Tarkan bir an için vatandaşlığının, kendisini ülkesinin sahibi yaptığını zannetmiş ve bir sorun hakkında görüşünü açıklama hakkı olduğunu düşünmüş ki bunun da biat rejiminde hiç yeri yoktur.

Biat rejiminde, yazar zülf-ü yare dokunmadan kitabını yazar, gazeteci iktidarın istediği algıyı yaratacak haberi üretir, yorumcu yağcılığını yapar, futbolcu futbolunu oynar, madenci toprak altında can verir, asker vatan için şehit olur, ülke sorunları hakkında ne konuşulup nasıl çözüme varılacağına ise yalnızca iktidar karar verir.

Bu ortamda Tarkan’a düşen de şarkısını söyleyip, sonrasında haddini bilmektir ve Sayın Bakan’ın fırçası üzerine verilecek de bir tek cevabı kalmaktadır:

- Oynama şıkıdım, şıkıdım!..




Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Montrer les messages depuis:   
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque Toutes les heures sont au format GMT + 2 Heures
Aller à la page Précédente  1, 2, 3 ... , 13, 14, 15  Suivante
Page 14 sur 15

 
Sauter vers:  
Vous ne pouvez pas poster de nouveaux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas répondre aux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas éditer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas supprimer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas voter dans les sondages de ce forum


Powered by phpBB v2 © 2001, 2005 phpBB Group ¦ Theme: subSilver++
Traduction par : phpBB-fr.com
Adaptation pour NPDS par arnodu59 v 2.0r1

Tous les Logos et Marques sont déposés, les commentaires sont sous la responsabilités de ceux qui les ont postés dans le forum.