36 visiteur(s) et 0 membre(s) en ligne.
  Créer un compte Utilisateur

  Utilisateurs

Bonjour, Anonyme
Pseudo :
Mot de Passe:
PerduInscription

Membre(s):
Aujourd'hui : 0
Hier : 0
Total : 2295

Actuellement :
Visiteur(s) : 36
Membre(s) : 0
Total :36

Administration


  Derniers Visiteurs

administrateu. : 01h05:42
murat_erpuyan : 01h06:11
duygu : 1 jour, 05 min.27
lalem : 3 jours
bendeniz : 5 jours


  Nétiquette du forum

Les commentaires sont sous la responsabilité de ceux qui les ont postés dans le forum. Tout propos diffamatoires et injurieux ne sera toléré dans ces forums.


Forums d'A TA TURQUIE :: Voir le sujet - Can Baydarol'dan mektuplar...
Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum Forums d'A TA TURQUIE
Pour un échange interculturel
 
 FAQFAQ   RechercherRechercher   Liste des MembresListe des Membres   Groupes d'utilisateursGroupes d'utilisateurs    

Can Baydarol'dan mektuplar...
Aller à la page Précédente  1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10
 
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque
Voir le sujet précédent :: Voir le sujet suivant  
Auteur Message
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 1005

MessagePosté le: 19 Mai 2026 13:39    Sujet du message: Répondre en citant

Trump-Xi ve sonrası

Can Baydarol


Öncelikle küçük bir özür. Bazen sağlık, bazen çalışma yoğunluğu içinde yazılarıma ara vermek zorunda kalıyorum, benden yorum bekleyen okurlarımdan peşinen özür dilerim. Olanı biteni birlikte anlamaya çalışmadan önce herkesin 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramını kutlarım.

Hemen bu noktada ezeli rakibimiz Fenerbahçe’nin başkanlığına aday olan sayın Aziz Yıldırım’a bir yandan başarılar dilerken, diğer yandan “neden listelerinde kadın aday olmadığını” soran gazeteciye verdiği, “savaşa erkeklerle gidilir” mealindeki cevabından ötürü kendisini şiddetle kınıyorum. Kadınlara yaptığı satır arası hakaret bir yana, spor, branşı ne olursa olsun bir savaş değil, bir centilmenlik arenası en fazla mücadele çabasıdır. Kazanan tebrik edilir, mağlup olan daha iyi çalışıp bir sonraki müsabakayı kazanmak için çaba gösterir. Maalesef “savaş” kavramı ile “19 Mayıs Bayramı” yan yana asla getirilemez.

Neyse, Fenerbahçeli dostları daha fazla kızdırmadan, ana konumuz olan dünyada olup bitenlere dönelim.

Geçtiğimiz haftanın en merak edilen konusu kuşkusuz ABD Başkanı Trump ile Çin Devlet Başkanı Xi arasındaki görüşmeydi. Görüşmenin ardından ABD – Çin ilişkilerinin nasıl gelişeceği, bunun dünya ekonomisine ve siyasetine nasıl yansıyacağı merak edilenlerin başında geliyordu. Doğal olarak Trump’ın gafları, verdiği fotoğraf vs. gibi magazinsel unsurlar da hafızalarda yerini almakta gecikmedi.

“Görüşmenin galibi kim?” sorusunu hemen sorup, cevaplandırmaya çalışırsak,” bu soruya cevap getirmek için erken olmakla birlikte, kesinlikle Trump değil!” demekte sakınca yok. Kamuoyuna yansıdığı kadarı ile daha görüşmenin ilk dakikalarında Xi’nin kendi kırmızı çizgisi olarak Tayvan konusunu açtığı, bu alanda olası bir müdahalenin sıcak çatışmaya yol açma ihtimalinden bahsettiği anlaşılıyor. Bu yaklaşıma karşı Trump’ın giderek kadim müttefiki haline gelen Tayvan’ı korumak için bir şey diyemediği de ifade edilenler arasında.

Trump’ın somut başarı olarak göstermek istediği Çin’in 200 adet Boeing uçak siparişi ise beklenti olan 700 adetin üçte biri bile değil. Diğer alanlarda ifade edilen karşılıklı iyi niyetin rakamsal ifadeleri de şimdilik çok iç açıcı gözükmüyor. Bundan sonraki heyetler arası müzakerelerde ne noktalara varılır konusu belirsizliğini sürdürüyor.

ABD heyetinin dönüş yolunda Çin’den alınan bütün hediyelerin siber casusluk endişesi ile uçağa alınmadan çöpe atılması da, aslında temasların mahiyeti konusunda epey aydınlatıcı: “ABD Çin’e güvenmiyor!” Peki olup bitenlerin ardından ABD’ye güvenen kaldı mı? Bu soru herhalde önümüzdeki dönemin en belirleyici sorusu olmaya aday.

Özellikle ABD Başkanı Trump’ın Çin’den İran konusundaki beklentilerine aldığı yanıtlara ne kadar güvenebileceği de bir başka soru işareti olarak karşımıza çıkıyor. Hürmüz’ün açılması konusunda yardım, İran’a yapılan silah desteğinin kesilmesi için ABD’nin Tayvan’dan elini çekip çekmeyeceğini daha önce de belirttiğimiz gibi bilemiyoruz. Temasların ardından barış için ABD’nin İran’dan, neredeyse İran’ı tamamı ile teslim alma koşullarını dayatması, buna karşılık İran’ın adeta “savaş galibi” olma mahiyetiyle ABD İsrail cephesinden istekleri bitmez tükenmez savaş senaryolarını gündemde tutmaya devam ediyor. Trump-Xi Zirvesinin de mevcut durumu giderici bir rol oynadığını söylemeye imkan yok.

Peki Avrupa cephesi olana bitene nasıl yaklaşıyor?

Bu noktada son olarak oğlum Dr. Ali Baydarol’un İstanbul Politikalar Merkezi bünyesinde yayınlanan “The rise of Selective Protectionism within the EU’s evolving economic architecture” başlığını taşıyan çalışmasına kısaca göz atmakta yarar var. Ali bana göre kendisinin kavramsallaştırdığı “Seçici Korumacılık” yaklaşımı ile önemli bir bakış açısına dikkat çekiyor. ABD ve Çin rekabetine karşı yüksek korumacılık, orta ölçekli ekonomilere karşı daha az korumacılık ve nihayet bazı ülke ve ülke gurupları ile yaptığı Serbest Ticaret Anlaşmaları ve bizim de içinde yer aldığımız Gümrük Birliği ile ekonomik işbirliği modelleri geliştiriyor. Yine Ali’nin çalışmasında yer alan kapitalizm tartışmaları içinde bu sefer benim kavramsallaştırmaya çalıştığım “a la carte Kapitalizm” ile de tanışıyoruz. Klasik neo liberalizm, devlet kapitalizmi ve kapitalist devlet bundan sonra çokça tartışacağımız kavramlar olarak karşımıza çıkacak.

Doğal olarak, Avrupa cephesinin güvenlik endişeleri ve ABD’ye duyulan güvensizlik, bu bağlamda NATO’nun varlığı tartışmaları da önümüzdeki yaz günlerinin sıcak gündem maddelerini oluşturmaya devam edecek. Bu bağlamda özellikle 6/7 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi ABD ile yola devam mı? Yoksa tamam mı sorularına yanıt arayacak.

Yine doğal olarak ülkemizin çıkacak görünüm altında AB ile ilişkileri de sürekli tartışacağımız konular arasında yer alacak. Son yayınlanan yazımda da belirttiğim gibi, Türkiye açısından tam üyelik dışında AB’nin güvenliğini sağlayacak ülke gibi bir görünüme, özellikle Rusya ile ilişkilerimiz bağlamında şiddetle karşı çıkmamız gerektiği görüşündeyim. Mevcut görünüm altında tam üyelik hayal mi? Bu soru açık uçlu olarak sorulmaya devam edecek. Maalesef pek olası gözükmüyor,

Son olarak yeniden ABD’ye dönersek. Trump gidici mi? Kalıcı mı?
Mevcut görünüm altında görev süresini tamamlamasına şüpheyle bakanlar arasında yer alıyorum. ABD kamuoyunda giderek artan Trump karşıtlığı Kasım ayı içinde yapılacak yenileme seçimleri sonrasında kendisinin “topal ördek” konumuna gelmesine yol açabilir. Hatta bu tarihten önce Trump’ın akıl sağlığına yönelik girişimlerin şiddetlenmesi, azledilmesine de neden olabilir.
Bekleyip göreceğiz. Trump giderse Dünya kamuoyunda giderek daha da antipatik hale gelen İsrail yaptıklarına devam edebilir mi? Bizim iç politikamıza yansımaları ne olur? Dedik ya belirsizlikler had safhada.
Rahmetli Süleyman Demirel’in “dün dündür, bugün bugündür” diğer ifadesi ile uluslararası hukukun önemli öğretisi “rebus sic stantibus” (koşullar değişti), yarına Allah kerim diye bitirelim.

Kalın sağlıcakla…





91298
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 1005

MessagePosté le: 25 Mai 2026 14:02    Sujet du message: Répondre en citant

Meşruiyet

Can Baydarol


Son günlerde yaşananlar, gençlik yıllarında bolca sarf ettiğim bir dileği bana hatırlattı. “Bir daha dünyaya gelirsem, ABD’nin Ankara Büyükelçisi olmak isterim!” İçinde yaşadığımız kaos ve kabus senaryolarını kaleme alıp raporlayan bir ABD Büyükelçisi olsanız, herhalde çok eğlenirdiniz. Emekliye ayrıldıktan sonra yazacağınız anılarınız da her halde çok satanlar listesinin başında yer alırdı.

Ancak maalesef Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak yaşıyorsanız aynı eğlenceli ortamı paylaşamıyorsunuz. Çok değil birkaç ay önce Türkiye’deki meşruiyetin Trump’dan geçtiğini ima eden ABD Büyükelçisi Barrack’ın son olarak CHP’yi karıştıran mutlak butlan süreci ve Kılıçdaroğlu hakkında yazdığı raporu çok merak ediyorum. Hani ister istemez 12 Eylül 1980 darbesinin ardından “bizim çocuklar kazandı!” mesajını da hatırlamamak ne mümkün.
Peki eğer senaryo tahmin ettiğimiz gibi Türkiye’nin dışında bir yerlerde çizildiyse olana bitene meşruiyet kazandırır mı? ya da evdeki hesap çarşıya uyar mı?

İlk reaksiyonlardan anladığımız kadarı ile pek öyle gözükmüyor. Muhalefetin giderek daha fazla konsolide olması, Özgür Özel’in liderliğinin daha da perçinlenmesi ilk gözlemler. Doğal olarak yapılan ilk yorumlar bu girişimle CHP’nin bölünme riskinin olduğu ve oyların da bölünerek Cumhur ittifakına yarayacağı doğrultusunda. Ancak kişisel kanaatime göre bu yorumlar fazlası ile TBMM’deki dağılımın esas olduğu bir önceki Türkiye’ye ait. Mevcut koşullarda TBMM çatısı altında kaç milletvekiliniz olduğunun çok fazla önemi yok.

Cumhurbaşkanlığı yarışında yüzde 50+1 esas hedef. Bu koşullarda muhalefetin büyük çoğunlukla konsolide olması kimin işine yarar? Şu anda meçhul.

Özellikle 70’li yılları öğrenci psikolojisi ile yaşamış, ardından o yılların analizleri ile yakından ilgilenmiş olan bendenizin olup bitenden duyduğu en büyük endişe olası provokasyon ihtimalleri. Ne yazık ki ortam bunca gerildiğinde ve siyasette kutuplaşma esas olduğunda, hiç arzulanmayan sonuçlar küçük bir kıvılcım tanesi ile tetiklenebilir. Eğer Türkiye’nin bu hassas dönemden sağduyulu ve esenlik içinde çıkmasını arzu ediyorsak özellikle siyasetçilerimize büyük görev düşüyor.

Yorumlamaktan çok haz duymadığım iç politika ile ilgili bu değerlendirmeleri bir yana bırakıp, dünyada bizi ilgilendiren konulara kısaca göz atarsak.
Son yazdıklarıma göz attığımda ABD Başkanı Trump ile Çin devlet Başkanı Xi’nin temaslarına yer vermişim. Trump’ın Çin ziyaretinin etkileri yeterince anlaşılmadan, yıldırım harekatı ile Rusya devlet Başkanı Putin Xi’nin konuğu oldu. Özellikle Çin ile Rusya arasında mevcut işbirliği anlaşmasının 25inci yılına denk gelen bu ziyaret, adeta ABD’ye karşı bir gövde gösterisi niteliğindeydi. Dünya’nın ABD’nin hegemonyasına bırakılamayacağı mesajının altının çizilmesi, en azından ABD’yi dengeleyici Doğu’daki Kutup’un varlığına işaret ediyordu.

Özellikle Çin’in ABD Başkanına verdikleri hediyelerin Trump uçağa binmeden çöpe atılması karşısında duydukları kızgınlık da satır aralarında okunur mahiyetteydi.

Bizi daha da yakından ilgilendiren gelişme ise hemen sınırlarımızın Doğu’sunda ve Güney’inde yaşanmakta olan ABD-İsrail/İran savaşı ile ilgili. Anlaşıldığı kadarı ile Trump bir an önce İran ile bir barış antlaşmasının imzalanmasını arzu ediyor. Buna karşılık İsrail ayak diremeye devam ediyor. Trump’ın amacı belli. Yaklaşan Kasım yenileme seçimlerine kuvvetli girmek istiyor.

Ancak İsrail’in bunca güdümüne girmek, ülkesi içinde Hürmüz krizi nedeniyle artan petrol fiyatlarının yarattığı hoşnutsuzluk, Trump’ın da meşruiyetini sorgular hale getirdi. Savaşın bitmesi ve Hürmüz’ün açılması Trump’ın bir numaralı hedefi.

Ancak Netanyahu için en iyi senaryo, arkasına aldığı ABD gücü ile İran ve Lübnan’daki savaşı sürdürmek. Bu çerçevede neredeyse 10 dakikada bir değişen savaş ve barış haberlerine tanıklık ediyoruz.
Olup bitende bizim rolümüz ne?

Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu rolü çok iyi düşünüp anlamasında kendi meşruiyeti açısından yarar var.

Enseyi karartmayacağımız günlerin yakında olması dileği ile herkese iyi bir bayram dilerim…




91756
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 1005

MessagePosté le: 08 Juin 2026 1:13    Sujet du message: Répondre en citant

Kritik Eşik

Can Baydarol


Hatırladığım kadarı ile 4-5 Kasım 2023 tarihli CHP’nin 38inci Kurultayı’nın ardından yazdığım yazının başlığı “CHP değişirse Türkiye değişir, Türkiye değişirse Dünya değişir mi?” sorusu ile ilgiliydi. Geçtiğimiz uzun bayram süreci ve hemen öncesinde alınan “mutlak butlan” kararı esas itibarı ile değişen CHP’nin Türkiye’yi ne kadar değiştirdiğine yönelik de bir test süreci gibiydi.

Normal koşullarda haddim olmayan iç politika yazılarından kaçınmakla birlikte, bazı gözlemlerimi alt alta sıralamak kaçınılmaz oldu.

Öncelikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaklaşık 2.5 yıl önce uğradığı seçim yenilgisini hala hazmedememiş olmasını şaşkınlıkla karşıladık. Kendisinin olağan koşullarda bir tür “akil adam” rolünü oynaması gerekirken, milyonlarca kişinin tepkisini çeken davranış kodlarını herhalde tarih çok da iyi sıfatlarla değerlendirmeyecek.

Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışı iktidara açık destek olarak algılandığı kadar, iktidarın dış destekçi ülkeleri olarak değerlendirilen ABD-İsrail ortaklığının da arzuladığı bir durum olarak kayda geçti.

Hemen küçük bir parantez açmakta yarar var. Son birkaç yıldır düzenli olarak haber izleyen okurlarımın “siyasete giriş”. “ekonomiye giriş”, “hukuka giriş” derslerini yeterince aldıklarını farz ediyorum. “Mutlak butlan” kavramını bu vesile ile öğrenmeyen belki kalmadı, ancak kararı verenlerin sosyolojiden ya da toplum psikolojisinden sınıfta kalrıklarını emekli bir öğretim görevlisi olarak rahatlıkla söyleyebilirim. Kararın amacı eğer CHP’yi zayıflatmaksa işe yaramış, hatta CHP’yi fiilen ortadan kaldırmış olarak değerlendirilebilir. Ama mesele CHP değil de Özgür Özel ve ekibini zayıflatmak ve ortadan kaldırmaya yönelikse, tam tersi sonuç verdiğini kabul etmek gerekir.

Kurban Bayramı vesilesiyle Ankara’da yapılan “bayramlaşmalar”, itibar görmeyen Kılıçdaroğlu ile Anıtkabir’e yüzbinleri yürüten Özel’in kıyaslanması olarak anılardaki yerini şimdiden aldı. Bu çerçevede Özel’in siyasi liderliğinin fazlası ile pekiştiği çok açık. Hani bu saatten sonra Özel’in dokunulmazlığını kaldırsanız ve Silivri yollarını gösterseniz de “nafile”, sadece tepkileri artırır kendisine olan desteğin oranını yükseltirsiniz.

Gelelim bundan sonra olabileceklere…

Hani erken seçim, baskın seçim bekleyenlerle aynı kanaatte değilim.

Ekonomide bir iyileşme, bir çıkış yolu olmadıkça gerekçesiz bir seçime Cumhur ittifakı yanaşmaz. Bahçeli her an bir sürpriz yapabilir diyenlere de şüpheyle yanaşıyorum.

Hoş, bu bağlamda Bahçeli’nin savunduğu Kürt açılımının pek bir geleceği kalmadı gibi gözüküyor. Bu yeni durumda MHP’nin yerini CHP alır, AKP MHP’yi tasfiye eder mi? Eğer CHP’den ayrılıp yeni bir parti kurulacaksa, CHP’den geride kalanlar iktidar için yeterli olur mu? Sanmıyorum.

Özel ve arkadaşlarının CHP’den ayrılıp yeni bir parti kurmaları ya da mevcut bir partiye geçici olarak yanaşmaları mümkün mü? Olabilir ama önce parti içindeki mücadelelerini inandırıcı bir şekilde sonuçlandırmaları gerekiyor. Ayrılık olduğu takdirde ilk seçimlerde Atatürk’ün CHP’sinin baraj altında kalması mukadder.

Peki parti içi mücadele için vakit var mı? Eğer pek olasılık vermediğimiz erken ya da baskın seçim olmayacaksa vakit var, eğer yanılıyorsak o zaman acil durum düğmesine basmak kaçınılmaz. Doğal olarak giderek çığırından çıkan hukuk sistemimizin gelişmeler karşısında alabileceği tavırları da bu bağlamda hesaba katmak gerekiyor.

Evet CHP değişti, iyi ya da kötü yönde Türkiye’yi de değiştiriyor. Yönün “iyi mi?” “kötü mü?” olduğuna karar vermek için henüz erken.

Peki ya Dünya?

Malum Trump her gün İran ile barışıyor, tam barıştı derken tekrar savaş senaryolarının eşiğine geliyor. Son olarak Beyaz Saray’dan Trump’ın sağlığı ile ilgili yapılan açıklama, özellikle Trump’ı sağlık nedenleriyle görevden azletmek isteyen muhaliflere cevap niteliğindeydi. Bu vesileyle fiziki ve akli sağlığına tamamen kavuşan! Trump, her nedense Suriye ve Irak görevlerinden el çektirilen Ankara Büyükelçisi Barrack’ı eski görevlerine yeniden atamakta gecikmedi. Şimdi temel soru 7/8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesine ABD Başkanı sıfatı ile teşrif edip etmeyecekleri. Geleceğini söyleyenler, “eğer gelirse Erdoğan sevgisinden”, gelmeyeceğini söyleyenler, “Zirveye katılacak Avrupa ülkelerine duyduğu nefretten” vurgusunu yapıp adeta fal açıyorlar.

Peki Özgür Özel’in bu konuyla ilgili düşüncesi ne? Trump’ı Ankara’da görmek istiyor mu? Yoksa istemiyor mu?

Dedik ya Türkiye değişirse belki de Dünya değişir






92900
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 1005

MessagePosté le: 08 Juin 2026 1:21    Sujet du message: Répondre en citant

SWAPlasak mı? SWAPlamasak mı?

Can Baydarol



ABD Ankara Büyükelçisi Barrack bir an önce istenmeyen adam (persona non grata) ilan edilmediği sürece zihinlerimizi meşgul etmeye devam edecek.

Kendisinin önce Suriye ve Irak’taki görevlerine son verildiğinin açıklanması, ardından bizzat ABD Başkanı Trump tarafından bu bölgeye tam yetkiyle adeta bölge valisi olarak atanması, önce ABD yönetiminde bir çatlak mı var sorusunu sormamıza, ardından Trump gidene kadar çok fazla bir şeyin değişmeyeceğini anlamamıza yol açtı.

Barrack’ın çoğumuzda infial yaratan açıklamalarında ne dediklerini kısaca hatırlayalım.

- Erdoğan meşruiyet istiyor, biz ABD olarak kendisine bu meşruiyeti verelim. Diğer ifadesi ile Barrack’a göre ülkeyi yönetecek kişinin meşruiyeti seçilmiş olmaktan kaynaklanmıyor, ABD’nin tercihinden kaynaklanıyor.

- Ortadoğu bölgesi için demokrasi lükstür; en iyi yönetici tipi tatlı sert bir otokrattır.

- Bu bölgede Türkiye, Irak ve Suriye bir arada bir refah ve cazibe merkezi yaratmalıdır.

Bu üç genellemeden anladığımız, hele Türkiye’nin Abraham anlaşmalarını imzalaması sağlanırsa, İsrail için iyi bir güvenlik koridorunun planlarının yapıldığı. Doğal olarak bu planlamaya Kürt unsurunu da katmak gerekiyor.
Doğal olarak bu beklentileri gölgeleyebilecek olan şey, Türkiye’nin mevcut ekonomik koşullarda bir er ya da geç bir seçime zorlanması ve tercih edilen tatlı sert otoritenin iktidardan uzaklaşması olasılığı. Bu durumda söylentilerden anladığımız kadarıyla Türkiye ile ABD arasında daha önce Arjantin için yapılan 20 milyar dolarlık SWAP (takas) anlaşmasının bir benzerinin yapılması. Amaç olası bir seçim öncesi TL’nin itibarının korunması, risk priminin azaltılması, seçim öncesi Türk halkına suni bir refah yaşatılması olarak özetlenebilir.

Bu ihtimal kaçınılmaz olarak bir baskın seçim olur mu tartışmasını da hemen beraberinde getirdi. Özellikle CHP’ye yönelik yapılan mutlak butlan operasyonu, Özgür Özel’in güç kaybı, yeni bir parti kurmaya gitmesi sürecindeki belirsizlikler yaşanırken, klasik “iki koyun gütmeyi beceremezler!” mottosu ile ve “ekonomiyi ancak biz düzeltiriz!” algısı ile seçimi kazanmak.

Tabii bu senaryoda itiraz edilecek pek çok gerçek var. CHP’yi bölme Özgür Özel’i zayıf düşürme senaryosu, bir önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi şimdilik boş çıktı. Sosyoloji ve toplum psikolojisi bilmeme şeklinde görüntüyü özetlemiştik. Özel zayıflayacağına bütün muhalefeti konsolide etti ve etmeye de devam ediyor.

Öte yandan ABD gerçekten Türkiye ile bir SWAP yapmak istiyor mu? Bu çerçevede itiraf etmeliyim ki bir ABD uzmanı değilim. Ancak sözüne güvendiğim akademisyenler ABD içinde bırakın Cumhuriyetçi-Demokrat ayırımını, Cumhuriyetçiler arasında da ciddi görüş ayrılıkları olduğunu vurguluyorlar.

Peki diyelim ki Türkiye ABD SWAP anlaşması yapıldı, peki ya sonrasında ne olacak?

Bu bağlamda ilk aklımıza gelen Sayın Cumhurbaşkanı’nın yıllar önce söylediği “borç alan emir alır!” mealindeki sözleri.

Peki hangi emir ABD’den tarafımıza doğru gelir. Herhalde bu yazının giriş bölümünde kısaca yer verdiğimiz Barrack’ın sözleri yeterince aydınlatıcı olur.
Doğal olarak bu gelişmeler çok daha eski tarihleri de hatırlamamıza yol açtı. Kurtuluş Savaşına giden yolda ehveni şer olarak ABD mandası arzulayan Osmanlı yöneticileri olmamış mıydı? Yine Barrack’ın Lozan barış antlaşmasından hoşlanmayıp, Sevres’i övmesi de her nedense anılarımızdaki taze yerini koruyor. ABD İsrail’in talepleri doğrultusunda bölgede kendisine yeni eyalet ya da eyaletler arıyor olabilir. Ancak bu hayallerinin gerçekleşemeyeceğini biraz bölge ve Türkiye Cumhuriyeti tarihi okuyup öğrenseler anlayacaklar diye umuyorum.

Şüphesiz uluslararası çerçevede düşünürken Kuzey’deki komşumuz Rusya ile bölgedeki niyetlerini çok da gizlemeyen yeni potansiyel hegemon güç Çin’in davranışlarını da göz ardı etmeyelim. Özellikle İran bağlamında yaşananlardan ABD-İsrail ittifakı yeterince ders almış mıdır?

Bilemiyorum, gereksiz naif bir ihtiyatlı iyimserlikte miyim diye kendime sormadan edemiyorum?




92902
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 1005

MessagePosté le: 15 Juin 2026 15:46    Sujet du message: Répondre en citant

Korkularımız

Can Baydarol



Seçim kampanyasında “Korkmaktan başka korkacak bir şeyimiz yok!” demişti ABD’nin genç Başkanı John F. Kennedy ve 22 Kasım 1963 tarihinde hala açıklanamayan bir suikast sonucunda hayatını kaybetmişti. Aslında korku ile ilgili ilk söylemin çıkışı yine bir başka ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’in 1933 yılında göreve başlarken yaptığı konuşmasında kullandığı “korkulacak tek şey korkunun kendisidir!” ifadesi.

Çıkış kaynağını bence biraz daha eskiye dayandırarak içselleştirmek de mümkün. 1921 yılının Şubat ayında Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılan ve 12 Mart 1921 tarihinde TBMM tarafından resmi olarak kabul edilen İstiklal marşımızın ilk kelimesini hatırlayalım: “Korkma!”

2000’li yılların hemen başında sevgili dostum, müteveffa diplomat Bülent Karadeniz’in (Galatasaray Lisesi’ndeki lakabıyla “Keşiş”in) daveti üzerine Çavuşesku rejiminden oldukça yeni kurtulan Romanya’yı AB ile tam üyeliğe iten motifleri öğrenmek üzere ziyaret etmiştik. Romen bir emekli büyükelçiden aldığımız kısa değerlendirme, Romenlerin AB’den ziyade NATO’yu önemsedikleriydi. İkinci Dünya Savaşının ardından Sovyet rejiminin altında ezilen Romenler için “kalkınma amaçlı olarak AB önemliydi ama tekrar Rusların tahakkümüne düşmemek için NATO şemsiyesi daha da önemliydi. Diğer ifadesiyle Romenlerin birinci korkuları Rusya idi.

Peki biz Türkler için Rus korkusu Romenlerden ne kadar farklıydı? Eğer Türkiye’nin NATO’ya giriş tarihinin, Osmanlı’nın Ruslarla yaptığı savaşların, Montreux Boğazlar sözleşmesinin perde arkasında yatan gerekçelerin, vs. kısaca hatırlanması gerekirse, bizim siyasi tarihimizde de egemen olan temel korkunun “sıcak denizlere açılmak için gözünü Türkiye’ye dikmiş olan, Osmanlıyı sürekli olarak toprak kayıplarına uğratan Rus tehdidi” olduğunu ileri sürmek hatalı olmayacaktır. Mülkiye yıllarında bir hocamızın söylediği: “Rus tehlikesi olmasa, genç Türkiye Cumhuriyeti kapitalizm yerine sosyalizmi seçebilirdi!” sözcüğünde ne kadar haklılık payı olduğunu hala sorgularım.
Neyse, tarihi yerinde bırakıp, güncel korkulara dönelim.

Yıllardır korkuları makro ve mikro bazda ikiye ayırıp düşünmeye çalışıyorum.
Makro bazda kişinin siyasi tercihine bağlı olarak “Bölünme korkusu!”, şeriat korkusu!” ve “darbe korkusu!” benim ilk aşamada saptayabildiklerim. Peki bu korkular gerekçesiz mi? Balkanizasyon diye siyasi tarihte sıkça atıfta bulunduğumuz “Osmanlı”nın bölünüp “Misak-ı Milli” sınırlarına çekilmemiz bir gerçek. “Şeriat korkusu özellikle aşırı dinci akımların hevesleri dikkate alındığında yersiz mi?” Seküler dünya görüşünü benimseyen bireyler için hiç de azımsanmayacak bir korku. Darbe korkusu mu? dediniz. Doğduğum tarihten bu yana anlattığım kendi tarihim bir tür darbeler tarihi.

Bu üç temel korkuya yeni korkuları da eklemeden geçmeyelim. Özellikle son dönemde ortaya çıkan ABD menşeli ve Türkiye’deki bazı politikacılar destekli korkular: “demokrasi yerine meşruiyeti ABD’den alma korkusu” ve “içinde bulunduğumuz coğrafyaya rol model olma bahanesiyle büyüyerek bölünme korkusu!” Yok canım öyle şeyler olur mu? diye sorarsanız, ABD Ankara Büyükelçisi ve Suriye ile Irak’ın baş valisi kimliğini gizlemeyen Barrack’ın beyanlarını tekrar tekrar hatırlayın. Özellikle de Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun çoğumuzun büyük tepkileriyle karşılaşan CHP içindeki davranış kodlarına ve MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin açılım süreciyle ilgili olarak aldığı tavıra bakın.

Kendi adıma 7, 8 Temmuz tarihlerinde NATO Zirvesi nedeniyle Ankara’ya gelmesi beklenen ABD Başkanı Trump’ın sepetinde neler getireceğini endişeyle bekliyorum.

Peki yukarıda yeni korkular üstüne alınan pozisyonlardan, aşağıdaki biz fanilerin temel mikro korkularına geçersek.

Çok özetle söylemek gerekirse büyük korkular yüzünden bir türlü halletmeye fırsat bulamadığımız ekonomi biz küçük adamlar dünyasının en büyük korkularının menşeini oluşturuyor.

Eğer toplumun giderek sayıları artan alt gelir gurubu kişilerinin içinde yer alıyorsak: “akşama evde ne yiyeceğiz korkusu!”, “çocuğun okul taksitini nasıl ödeyeceğiz korkusu!”, “ev kirasını nasıl atlatacağız korkusu!” vesaire, vesaire…

Eğer toplumun sayıları giderek azalan müreffeh üst gelir gurubu içinde yer alan kişilerdensek: “paranın değerini korumak için altına mı? dövize mi? faize mi? girsek sorularına beraberinde getiren belirsizlik korkuları! Yatırımcıysak bu belirsizliklerden başımı kurtarıp sakin limana nasıl kaçarım arayışlarının korkuları; vesaire, vesaire…

Hepinize ve hepimize korkusuz günler dilerim!…





93660


Dernière édition par administrateur le 20 Juin 2026 18:45; édité 1 fois
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 1005

MessagePosté le: 17 Juin 2026 16:52    Sujet du message: Répondre en citant

Siyasi Intihar

Can Baydarol


MHP lideri Bahçeli’nin 2001 Temmuz ayında yaptığı ve DSP-ANAP-MHP koalisyonunu sonlandırarak 2 Kasım 2002 tarihinde yapılan erken seçim çağrısının ardından, koalisyon başbakanı rahmetli Ecevit bu süreci “siyasi intihar” girişimi olarak değerlendirmişti. Gerçekten de 3 Kasım 2002 tarihi itibarı ile seçim sonuçlarına bakıldığında oyların yüzde 34.3’ünü alan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 363 milletvekilliği kazanırken, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yüzde 19,39 oy oranı ile 179 milletvekilliğinde kalıyordu. Bu şekilde iki partili bir döneme girilirken, bir dönem öncesinin koalisyon ortakları baraj altında kalarak TBMM’ye milletvekili sokamıyorlar, bir anlamda Ecevit’in “siyasi intihar!” kehaneti de tutmuş oluyordu. Bu sonuçların ortaya koyduğu siyasi meşruiyet tartışması bir yana, koalisyon ortaklarından ikisinin siyasi aktörlüklerinin sona ermesi, ortaklardan sadece MHP’nin, o gün baraj altında kalmış olsa da mevcudiyetini devam ettirmesi kayda geçirilmesi gereken bir diğer önemli olgudur.

Doğal olarak o günlerden bu günlere köprülerin altından çok sular aktı. Yine bir erken seçim arzusunun muhalefetin CHP’li (ya da CHP dışında kalabilecek) lideri Özgür Özel tarafından dillendirildiğine, yaklaşık çeyrek asır öncesinin erken seçim baş aktörü Bahçeli’nin bu sefer “zamanında seçim!” kampında yer almasına tanıklık ediyoruz.

Muhalefet lideri Özel’in konumu da bazı çevreler tarafından yine 2002 seçimleri öncesinde ortaya çıkan siyasi gelişmelerle irtibatlandırılarak değerlendiriliyor. Mutlak butlan kararı sonrasında yeni bir siyasi parti kurarak muhalefetin sesini CHP dışında yükseltmek alternatifine karşı çıkanlar, 2002 seçimlerinde rahmetli İsmail Cem’in önderliğinde kurulan Yeni Türkiye Partisi’nin (YTP) akıbetine işaret ediyorlar. Başlangıçta DSP’den ayrılan İsmail Cem, Hüsamettin Özkan ve koalisyonun adeta dördüncü ortağı olan Kemal Derviş’in bir araya gelmesi ile vücut bulan YTP, ilk kamuoyu anketlerine göre yüzde 35’ler bandında bir siyasi parti olarak doğuyordu. Ancak ardından ABD’den geldiği şimdi daha iyi anlaşılan telkinler doğrultusunda, Derviş’in YTP’yi terk ederek CHP’ye katılması, YTP’nin ağır seçim hezimetine (oyların yaklaşık yüzde 1.5’ini alması ile) yol açacaktı. Ardından dış politikada yaşadığımız 1 Mart tezkeresi ve Türk siyasi hayatına yansımalarına da hepimiz tanıklık ettik.

Konuyu daha fazla dallandırıp budaklandırmadan bugüne, yani “Özel CHP’de kalsın mı? kalmasın mı?” şeklinde bakılan papatya falına dönersek…
Cem-Özkan-Derviş hareketi esas itibarı ile kişilere bağlı bir üçlü koalisyon olarak karşımıza çıkıyordu. Ekonomik kriz ortamında hareketin ana aktörü Derviş’in YTP’ye katılır gibi yapıp ayrı düşerek CHP’ye katılması, yukarıda bahsettiğimiz seçim sonuçlarının da ana nedeniydi. Peki bugün yine bireye bağlı üç aktörlü bir koalisyon görüntüsü var mı? Kimilerine göre evet. Özel, Yavaş ve siyasi geleceğinin gayrı hukuki hukuk yolu ile önü kesilmeye çalışılan Silivri’deki İmamoğlu bu sacayağının ana aktörleri. Bu üçlünün birbirlerinden ayrılma olasılığı var mı? Görülebildiği kadarı ile en azından öngörülebilir bir gelecekte yok. İmamoğlu son dakikaya kadar bu üçlünün Cumhurbaşkanı adayı, Yavaş son verdiği görüntülerle Özel’in en önemli yol arkadaşı, Özel’de şu andaki siyasi hareketin önderi. Diğer ifadesi ile yeni Osmanlıcı Kemal Kılıçdaroğlu’nun el koyduğu CHP’den ayrılmak ciddi bir seçenek ve mevcut görünüm altında, durum korkulan YTP kaderi ile pek özdeşleştirilebilir değil. Eğer yüzde 35 ve hatta üstü destek hesapları doğruysa, oy konsolidasyonu hatta daha da üstü bu yolla sağlanabilir. Kaldı ki mevcut başkanlık rejimi nedeni ile esas önemli olan TBMM’ye sokulacak milletvekili sayısından ziyade, anayasa değişmediği sürece yüzde 50+1’i alarak başkanlık koltuğuna oturmak.

Peki Özel yeni bir parti kurmak için daha beklemeli mi?

Bir görüşe göre hayır. Kılıçdaroğlu’nun belirlenmiş misyonu seçimlere katılmayı tehlikeye düşürmemek için bir an önce yapılması gereken “kurultayı” mümkün olduğunca geciktirmek. Bu durumda olası bir erken ya da baskın seçim olasılığını dikkate alarak, Özel’in CHP’den ayrılıp yeni bir siyasi parti içinde yer alması (tercihen kurultayını tamamlamış bir tabela partisi). Bu görüş kanaatimce AKP-MHP ikilisinin baskın seçime gidecek siyasi cesareti göstereceği tezine kendisini dayandırıyor. İyi de ufukta mevcut ekonomik kriz ötesi durumu değiştirerek algıyı tersine çevirecek yeni bir gelişme yoksa, böyle bir tercih iktidar cephesi için bir siyasi intihar olmaz mı?

7/8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi bu algı değişikliği için bir fırsat olabilir mi? Örneğin Zirveye bizzat katılacak olan Trump, (eğer katılırsa?) beraberindeki pakette Erdoğan’a bir SWAP müjdesi getirir mi? Bu müjde daha gelmeden bir erken ya da baskın seçim yatırımı olarak emekli, memur, çalışan maaşları Temmuz ayında iyileştirilebilir mi?

Şu an için görülebildiği kadarı ile çok zor. Diğer ifadesi ile mevcut ekonomik krizden kısa ve hatta orta vadede çıkış, buna bağlı algıyı değiştirmek ufukta gözükmüyor.

Peki bu durumda Özel ve arkadaşlarının CHP içinde devam etmeleri kendilerine daha fazla zarar vermez mi?

CHP’nin savaşmadan terkinin vereceği zarar ile, savaşarak terkinin vereceği zarar ya da yarar herhalde çok iyi hesaplanması gereken bir durum. Eğer ortada bir erken/baskın seçim yoksa çok aceleci davranmamak Özel ve arkadaşlarına yarar. Doğal olarak son günlerde kendisi hakkında yazılanları/çizilenleri okumama özelliği ile tanınan Kılıçdaroğlu’nun bu süreçte okur yazarlığının da geliştirilmesi için çaba gösterilmesinde yarar var.

Bu bağlamda Özel ve arkadaşları için zamanlama optimizasyonu olmazsa olmaz koşul olarak gözüküyor.

Son sözü şimdilik Osmanlıcadan bize miras tasavvufi bir deyimle noktalayalım.

“Bunlar da geçer ya hu!”






93911
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 1005

MessagePosté le: 20 Juin 2026 18:44    Sujet du message: Répondre en citant

Şu Avrupa Parlamentosu (AP) dedikleri

Can Baydarol



Bir zamanlar Türk basınında en fazla haberi yapılan AB kurumlarının başında AP geliyordu dersem çok fazla hatalı bir şey dememiş olurum sanırım. Son günlerde yine AP’nin konuşulmaya başlamasının (kısa bir süre sonra unutulmaya mahkum şekilde) başlıca nedeni, Parlamento’nun Türkiye raportörü N.S.Amor’un bir raporda ilk kez Türkiye’nin kurumlarını ve aksaklıklarının yanı sıra bir birey olarak Adalet Bakanı Akın Gürlek’i hedef alması. Raporun içeriğini tartışmayacağız. Akın Gürlek’in de rapordan çok etkileneceği kanaatinde olmadığımı hemen belirtmemde yarar var. AP raporları içinde bulunulan aşamada istişari nitelikten öteye geçmiyor.

Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) kuruluşundan AB’ye gelene kadar her daim tartışılan sorunların başında “demokratik meşruiyet sorunu” geldi. Sorunun nedeni Avrupa entegrasyon sürecinin motoru niteliğindeki Avrupa hukukunun kendine özgü kurumsal yapısıydı. Esas karar alma organı olan “Bakanlar Konseyi” hükümet temsilcilerinden meydana geliyor, yürütme organı olan Avrupa Komisyonu konsensüsle seçilmiş bireylerin altındaki Avrupa bürokrasisini oluşturuyor, yargıçlardan oluşan Avrupa Adalet Divanı da bağımsız yargıyı vücuda getiriyordu. Bu sistem içinde halkın temsilcisi olduğu iddia edilen AP’nin başlangıçta çok da önemi yoktu.

Ancak süreç içinde demokratik meşruiyet ile ilgili çıkışlar AP’nin de giderek karar alma süreçlerine kısmen katılımını sağlayacak, zaten ağır çalışan karmaşık AB karar alma sürecini daha da hantal hale getirecekti. Bugün için AP’nin karar alma sürecinde bazı kararlar için Konsey ile birlikte yer aldığı bir gerçek, ancak söz konusu Türkiye ile ilişkiler olduğunda, içinde bulunduğumuz aşamada AP’yi çok da fazla önemsememek gerekiyor. Eğer bir gün yine AB ile tam üyelik sürecine girersek, o aşamada AP bağlayıcı görüş verecek. Zaten o aşamaya gelebilirsek eğer, olumlu bir görüş çıkacağına hemen hemen emin olduğumu söyleyebilirim.

Bu söylediklerime yıllardır itiraz eden uzmanların olduğunu da biliyorum. Onlara göre adı ne kadar istişari olursa olsun, nihai analizde AP Avrupa halklarının görüşünü temsil eder ve ciddiye alınması esastır. Evet doğru olmakla beraber Bakanlar Konseyi’ni ikna etmediğiniz oranda konu AP tarafından ciddiyetle ele alınmaz.

Bu söylediğime bir itiraz da “Gümrük Birliği Anlaşması’nın” 1995 yılında AP onayından geçtikten sonra yürürlüğe girdiğine işaret edenler tarafından öne sürülmekte.

Evet doğrudur, bizim gümrük birliğinin son dönemi yürürlüğe girmeden önce AP’nin yetkileri artırılarak o sıradaki adı ile Avrupa Topluluklarının (AT) üçüncü taraflarla yaptığı uluslararası anlaşmaları onaylaması koşulu getirilmiştir. Bu tezi öne sürenler ortada bir anlaşma olduğu varsayımından hareket etseler de Türkiye ile AT arasında son dönemi gerçekleştirilen gümrük birliği bir anlaşmanın değil, 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı’nın (OKK) konusudur. Dolayısı ile bir OKK’nın AP tarafından onaylanması bir tür abesle iştigal olmuştur. En basit hali ile “onaylamasaydı ne olurdu?” sorusuna bugüne kadar doğru dürüst bir cevap veren kimseyle karşılaşmadım.

Bu bağlamda gümrük birliğinin bir uluslararası anlaşma ile bağıtlandığı tek metin 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanıp, 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe giren Ankara Anlaşmasıdır. Anlaşma usulüne uygun olarak yürürlüğe girdiği andan itibaren gümrük birliğinin koşulları belliydi. Daha sonra AP tarafından yapılacak herhangi olumlu ya da olumsuz bir müdahale kabul edilemezdi.

AP’nin Türkiye ile ilişkilerde olumlu bağlayıcı rolü ise 2004 yılında Türkiye ile AB arasında tam üyelik müzakerelerine başlanması için verdiği onaydır. Bu noktada Parlamento’nun büyük çoğunlukla verdiği onay, esas itibarı ile o günün koşulları içinde Türkiye’nin AB kamuoyu nezdinde kazandığı itibarın da bir göstergesi olarak adlandırılabilir.

Günümüze gelindiğinde her yıl yayınlanan AP raporlarının hiç iç açıcı olmadığı, Türkiye’de pek çoğumuzun yaptığı eleştirilerin bir derlemesi olduğunu da ileri sürmek mümkün. Son raporu da alışılageldiği gibi Dışişleri Bakanlığımızın şiddetle kınayacağı, konu ile ilgili yetkililerin daha önce de yaptıkları gibi raporu çöp kutusuna atacakları beklenen gelişmeler.

Peki sayın Amor’a yazdıkları pek çok konuda hak verirken, kendisine yönelik hiç mi eleştiride bulunmayacağız?

Benim sayın raportöre önerim bundan sonraki raporlarını kaleme alırken, Türkiye’nin bu içler acısı duruma gelmesinde AB’nin hataları konusunda da birkaç satır karalaması.

Kendisine hatırlatalım:

3 Ekim 2004 tarihli müzakere çerçeve belgesi “Türkiye ile müzakerelerin açık uçlu olacağını ve Türkiye tam üye olamasa bile, Türkiye’nin mutlak surette AB limanına demir atması gerektiğini” düzenlemiş, ardından önce dönemin Fransa Devlet Başkanı Sarkozy, ardından Federal Almanya Şansölyesi Merkel “biz burada olduğumuz sürece Türkiye asla tam üye olamaz!” demişler, bununla yetinmeyen Fransa Türkiye’nin tam üyeliğini referanduma sunmayı öngören bir değişikliği anayasasına getirmişti.

AB’nin bu yaklaşımlarının ardından Türkiye’nin “biz ne yaparsak yapalım, nasıl olsa bizi almayacaklar!” algısı ile Kopenhag kriterlerinden uzaklaştığını ve bugün eleştirilen noktalara sürüklendiğini unutmaması da sayın Amor’dan ricamız!

Bu film henüz bitmedi! Arkası yakın gelecekte. Hele bir 7/8 Temmuz NATO Zirvesini bekleyelim.




94278
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 1005

MessagePosté le: 01 Juil 2026 1:30    Sujet du message: Répondre en citant

Kuşku

Can Baydarol



Önümüzdeki hafta Ankara NATO ülkelerinin devlet başkanlarını konuk edecek. Son birkaç haftadır Ankara’da günlük hayata yönelik olana bitene baktığımda, başkentte yaşamama kararı almanın ne kadar doğru bir karar olduğunu tekrar anladım. Ankara’da yaşayan tüm dostlara ve bütün Ankaralılara sabırlar diliyorum.

Günlük hayatın bir açık hava hapishanesine dönüşmesini, “Allah korusun ya protesto eylemi yaparlar da bizi rezil ederlerse!” korkusuyla yapılan tutuklamaları, “aman fakirliğimiz gözükmesin!” diye boyanan ya da önüne perde çekilen evleri”, “itibardan tasarruf olmaz diye olsa gerek şimdilik sadece NATO liderlerinin inecekleri havalimanı pistinin yenilenmesini” (Etimesgut), “abuk sabuk soru sorup da ayıp ederler kuşkusuyla akredite edilmeyen muhalif gazetecileri” şimdiden kayda geçtik. Bakalım 7/8 Temmuz günleri daha nelere tanıklık edeceğiz.

Kuşkulara gelince…

Öncelikle bir magazin haberi gibi ortaya çıktı. ABD Başkanı Trump İtalya Başbakanı Meloni için “Benimle fotoğraf çektirmek için yalvardı!” dedi, ardından Meloni “bir İtalyan Başbakanı asla yalvarmaz!” mealindeki sözleri ile Trump’a hakkettiği cevabı verdi, iç politikadaki popülerliğini artırdı.

Buradan hareketle, “ne olmuş yani? İkisi arasındaki aşk giderek nefrete dönüşmüş, bize ne?” diye sorabilirsiniz. Ancak Trump Meloni ilişkisi Avrupalı NATO ülkeleri geneline yaygınlaştırıldığında, aynı nefretin izlerini bütün ikili ilişkilerde görmek mümkün. İstisna yok mu? İki istisnadan bahsedebiliriz. Ara sıra çok kızsa da Trump’ın Netanyahu ile arasının çok açık olmadığını biliyoruz, her seferinde muhabbetini yenilemekten geri kalmadığı Cumhurbaşkanımız Erdoğan’a olan sevgisini son günlerde daha sık işitiyoruz. Öylesine ki; Avrupalı NATO ülkelerine olan kızgınlığından ötürü Ankara’ya gelmeyebileceği söylenen Trump’ın, Erdoğan sevgisi yüzünden fikrini değiştirdiği, sonradan görmeliğin son örneği olan yeni uçağı ile Ankara semalarını şenlendireceği anlaşılıyor.

Doğal olarak Trump Erdoğan’a müjdelerle geleceğini de şimdiden ifade etti. Büyük olasılıkla uçağı hazır, motoru olmayan savaş uçaklarımız için motorlar yola çıkıyor. CAATSA yaptırımları ve F34, hatta F16’lar için şimdilik umut yok gibi. Daha önce bir yazımızda ifade ettiğimiz SWAP olur mu? O noktada da kuşkularım var. Uzmanlara göre ABD ekonomisi bu işlem için darda. Hani baskın seçim sinyalleri şu sıralarda yapılan 6 aylık zam yenilemelerinde gelmediği oranda SWAP ihtimali şimdilik rafa kalkmış gibi gözüküyor.
Peki kuşku duyduğumuz esas nokta ne? Trump bu kadar sevecen ve bonkör hale geldiyse bizden ne isteyecek? Bilemiyoruz…

Gelelim Zirve ile ilgili ön değerlendirmelere. Çok güvendiğim bazı NATO uzmanlarına göre bu zirveyi sadece bir NATO Zirvesi olarak adlandırmak yanlış. Doğrusu NATO ME(NATO Middle East – Orta Doğu) ya da NATO 3.0 olarak düşünmek gerekiyor. Yani NATO Orta Doğu’ya genişleyecek ve üçüncü defa ana stratejisinde değişiklik yapacak. NATO 1.0 Soğuk Savaş sırasında Sovyetlere karşı bir savunma örgütüyken, 2.0 Berlin Duvarının yıkılmasının ardından özellikle Rusya’ya karşı bir örgüte dönüşüyordu. Bugün gelinecek yeni konumu anlamak için Zirve öncesinde öncelikle ABD’den gelen mesajlara bakalım:

- ABD artık NATO’nun savunma bütçesine daha fazla katkı vermek istemiyor;

- ABD İran savaşı sırasında müttefiklerinden yeterli desteği alamadı, Hürmüz krizi ABD’den çok AB ülkelerinin krizi oldu;

- İran’a karşı cephede İsrail’in ve enerji yollarının güvenliği artık daha fazla AB ve bölge ülkelerinin sorumluluğu; bu bağlamda İbrahim Anlaşmaları herkes için geçerli olmalı.

- Çin’e karşı ortak cephe bölgenin güvenliği için belirleyici olmalı.

ABD bu çerçevede toplayabileceğimiz talepleri sıralarken, AB cephesinin derdi ise daha fazla Rus tehdidi ile ilgili. ABD’nin NATO’nun Avrupa kanadındaki etkinliğini azaltmasını ikame edecek bir askeri gücün hem silah, hem de ordu olarak oluşturulması başta Almanya olmak üzere AB ülkelerinin bir numaralı sorunu. Bu bağlamda Ukrayna’nın desteklenmesi, bu ülkenin son olarak dronlarla Moskova’nın içlerine saldırarak özellikle petrol rafinerilerini vurması, Rusya’nın belki de tarihte ilk kez petrol kısıtlaması ile karşı karşıya gelmesi çok da rastlantı değil.

Peki bütün bunların bize etkisi ne? NATO’nun olası kimlik değiştirmesinden korkmalı mıyız? Yoksa bütün değişimlerin merkezinde yer alacak olmamız itibarı ile artacak stratejik önemimizden ötürü çok mu sevinmeliyiz? Sırf Zirvenin Ankara’da yapılması bile ne kadar önemli hale geldiğimizin bir göstergesi değil mi?

Olup biteceklerin artısını eksisini Zirvenin ardından değerlendirecek olmakla birlikte, sürece dair çeşitli kuşkularımızın olduğunun altını çizelim. Hani insanoğlu kötü habere kulağını tıkayıp, her şeyi hayra yormak istiyor, istemesine de, “ah bir de şu Barrack olmasaydı!”





95140
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 1005

MessagePosté le: 10 Juil 2026 1:49    Sujet du message: Répondre en citant

Trump 3.0

Can Baydarol


Öncelikle hemen belirtmekte yarar var. Aldığım eğitim gereği sosyal olgulara ve özellikle uluslararası-uluslarüstü yapılara ideolojik gözlüklü bakmam, bakamam. Benim için esas olan öncelikle elimden geldiğince muhatabı anlamak, anlayabildiğim kadarı ile ülke çıkarı doğrultusunda yorum yapmak.

Bu bağlamda son olarak Ankara’daki NATO Zirvesi vesilesi ile yapılan protestoları bir temel hak olarak sonuna kadar destekliyor, güvenlik güçleri tarafından uygulanan orantısız güç kullanımını kınıyorum. NATO defol, NATO’dan çıkalım demek bir haktır. Ben bu protesto sözlerine katılıyor muyum? Kesinlikle hayır. Profesyonel yaşamının önemli bir kesimini AB karar alma masasında yer alabilme mücadelesi vermiş, ancak başarısız olmuş bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak gördüğüm, istediğiniz kadar haklı olun karar alma süreçlerinin dışında kaldığınızda etken değil, edilgen olursunuz. NATO bünyesinden ayrılmak, bu bünyedeki temsil ve oy kullanma hakkından vaz geçmek anlamına geldiği oranda, NATO şemsiyesinin dışına çıkmak güvenlik konularında da tam olarak edilgen olmak anlamına gelir ki; moda tabiri ile söyleyelim, tam bir beka sorunudur.

Neyse, bu ciddi girişten sonra 36ncı NATO Zirvesi’nin öncesinde ve sırasında yaşananlar ile ilgili bazı değerlendirmelere yer verelim. Doğal olarak en az Zirvenin kendisi kadar ilgi çekici Trump Erdoğan görüşmesi ve sonuçlarına göz atalım.

Önce bir saptama. Bu görüşme NATO bünyesinde miydi, yoksa sadece iki liderin buluşması mıydı? Trump’ın Anıtkabir’i ziyaret etmemesi için NATO şemsiyesi haklı gösterilebilir, yok eğer iki liderin Ankara buluşması ise en sert eleştiriler yapılabilir. Hele Büyükelçi Barrack’ın son zamanlarda yaptığı açıklamalarla üstü kapalı biçimdi Atatürk rejimi düşmanlığı yaptığı düşünülürse, bu eleştirilerde ciddi haklılık payı vardır.

Gelelim Trump vaatlerine ya da müjdelerine.

CAATSA yaptırımlarına son verme, dolayısı ile Türkiye’nin parasını verdiği F35’lere kavuşması (benim bilgi dağarcığımda 6 adet F35 varken, liderler 5 adetten bahsettiler), yeni F16’lar ve F16 yenileme kitlerini alabilmemiz, nihayet Kaan uçağımızın motorlarını satın alabilmemizin önünün açılması. Doğal olarak bu çerçevede S400’lerden kurtulmamız ilk ön koşul.

Müjdeler kulağa hoş gelmekle birlikte bazı gerçekler dikkate alındığında, bu işler bu kadar kolay mı sorusu kaçınılmaz olarak karşımıza çıkıyor. Eğer bütün bu müjdelerin ön koşulu CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ise, bu bir ABD yasası olduğu oranda tek başına Trump’ın kararı yeterli değil, ABD kongresinin onayı gerekiyor. Trump’ın ABD’deki seçmen gözünde giderek popülerliğini kaybettiği oranda, Kasım ayı içinde yapılacak yenileme seçimlerinde sandalye kaybına uğrama ihtimali yüksek. Dolayısı ile hala etkileme gücü varken vaatlerini bir an önce yerine getirmesi gerekiyor. Peki hızlı hareket edebilir mi? Türkiye’nin hava gücünün kuvvetlenmemesi için lobi yapan Yahudi ve Rum lobilerinin seçimleri etkileme gücü Trump tarafından göze alınabilir mi? Meçhul. 1985 yılında Türkiye ile ABD arasında SEİA (Savunma Ekonomik İşbirliği Anlaşması) yapılırken ABD’nin talepleri derhal ve net şekilde yerine getirilirken, Türkiye’nin taleplerinin inşallah ve maşallaha bağlanmış olmasına bizzat tanıklık etmiş bir kişi olarak her nedense tam olarak tatmin olamıyorum. Hatta çok ağrıma giden, ABD yardımları içinde ABD askerlerinin Türk genel evlerinde yaptıkları harcamalara yer verilmesini de üstünden 40 yıl geçmesine rağmen bir türlü unutamadım.

Bir diğer kuşku da yine uluslararası ilişkilerin klasik çıkara dayalı, al/ver ilişkiler olması doğasından kaynaklanıyor. Yukarıda verdiğim örnekten de anlaşılabileceği gibi somut olarak verdiklerimiz (şu an için öngörüler olmakla birlikte, hala belirsiz) ve soyut olarak aldıklarımız (Trump vaatleri) arasındaki denkserlik ilişkisi halihazırda tam olarak bilinmiyor.
Gelelim NATO Zirvesi’ne.

Gün boyunca yine Trump şovdan yansıyan haberler izledik. Kah Meloni ile olan büyük aşktan nefret ilişkisine dönen magazine yatkın haberler, kah başta İspanya ve Grönland meselesi için Danimarka’ya attığı amiyane tabiri ile fırçalar. Çok daha önemlisi NATO’dan iyi haberler bekleyen piyasaları alt üst eden İran’la ateşkes bitmiştir diyen Trump açıklamaları. Günün sonunda yayınlanan sonuç bildirisi ve basın toplantılarından anladığımız noktalar şu şekilde:

-NATO 5’in (birimize yapılan saldırı hepimize yapılmış sayılır) teyidi. Galibe bu noktada NATO’nun diğer ülkeleri Trump’a “sana saldırmazlar da sen saldırırsan biz o savaşta yokuz!” dediler.

- Hürmüz’ün uluslararası geçiş yolu olarak İran tarafından kapatılamayacağının kabulü.

- İran’ın hiçbir şekilde nükleer tehdit olamayacağı.

- Rusya’nın sürekli olarak tehdit oluşturacağının kabulü.

- Ukrayna’ya önümüzdeki yıl için 70 milyar $ yardım

-Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını ciddi olarak artırmaları (ABD’nin Avrupa güvenlik sorumluluğundan giderek ayrılır havasını vermesi)

- NATO 3.0’ın, yani yeni dünya koşullarına göre yeniden yapılanmasının teyidi.

Akılda kalan bu ara hatların önümüzdeki günlerde bize neler getirebileceği ile ilgili bazı düşüncelere gelince.

- Anlaşıldığı kadarı ile yeni Avrupa güvenlik mimarisinde bize yeni bir misyon yükleniyor. Hem son yıllarda hızla gelişen savunma sanayii, hem de AB ülkelerinde olmayan askerlerin NATO’nun ikinci büyük ordusu olması sıfatı ile bizde olması bütün Avrupa ülkelerinin iştahını kabartıyor.

- Avrupa güvenlik mimarisi denince, bundan böyle Rusya ile olan ikili ilişkilerimizin artık eskisi gibi olamayacağını da kabul etmek gerekiyor. Belli gerginliklerin ötesinde umudumuz Karadeniz barışının bozulmaması, Montreux Boğazlar sözleşmesine halel gelmemesi. İster istemez Kanal İstanbul’u düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz.

- Kafkasya ve Ortadoğu’daki rolümüzün artması. Her ne kadar İran ile ilgili olarak sadece Hürmüz’deki mayınların temizlenmesinde işbirliği yapabiliriz demiş olmakla birlikte, umudumuz İran ile olan ikili ilişkilerimizin de yara almaması.

- Adana’da çok uluslu bir kolordunun (yanlış bilmiyorsam 6ncı kolordu) kurulması.

Bütün bunlar alt alta sıralanınca NATO 1.0 ve 2.0’da periferik ülke olarak görülen ülkemizin giderek NATO’nun merkez ülkesi haline mi gelmekte olduğunu düşünmeden edemiyoruz. Eğer düşündüğümüz doğru ise yeni avantajlar ve risklerin bizi beklediğini de kabul etmek gerekir. Bunları zaman içinde gözlemleyip değerlendireceğiz.

Ancak son sözler olarak şunları da ifade etmeden geçmeyelim.

Trump’ı sevsek de, sevmesek de söylediği doğru bir söz var. Savunma giderlerini büyük oranda ABD’nin sırtına yıkan AB ülkeleri bir barış ve refah projesi kapsamında bugünlere geldiler. Söz konusu Türkiye olunca da çeşitli bahanelerin arkasına sığınarak bizi dışlamakta beis görmediler.

Madem ki bizden Avrupa güvenlik mimarisi için çok şey bekliyorlar, o zaman onlarında bize yaklaşımlarında sözde kalmayan önemli değişimler geçirmeleri gerekiyor. Örneğin vakit kaybetmeksizin tam üyelik yolumuzun tekrar teyidi, gümrük birliğinin güncellenmesi, AB menşei sorununun hemen çözülmesi, vize meselesinde acil ilerlemeler gibi…

Bir diğer söz de iç politikamıza. Evet stratejik önemimiz artıyor artmasına da, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları çok daha iyi koşullarda yaşamaya, muamele görmeye layık. Hedefimiz sadece askeri güvenlik, enerjinin güvenliği ve lojistik güvenlik meselelerinde anılmakla sınırlı olmamalı, Atatürk’ün çizdiği laik, sosyal hukuk devleti olma yolunda ilerlemek olmalı. Trump dediğiniz, Barrack dediğiniz bugün var, yarın yoklar ama biz bu toprakların kalıcı unsuruyuz ve unsuru olmaya devam edeceğiz.





95913
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 1005

MessagePosté le: 18 Juil 2026 19:23    Sujet du message: Répondre en citant

Yeni Parti

Can Baydarol



Son günlerde yaşanan gelişmeler Özgür Özel ve arkadaşlarının yeni bir parti kurmalarını giderek kaçınılmaz hale getiriyor. Tarih herhalde Kemal Kılıçdaroğlu’nu çok hoş sözlerle anmayacak. Ne yazık ki oldukça saygın bir kimlikten, kötü sıfatlarla anılacak bir siyasi kişiliğe dönüşmek bir siyasetçinin hiç yapmaması gereken bir hata olarak kayıtlara şimdiden geçti.

Gelelim daha adını tam bilemediğimiz ancak kurulmasına ramak kaldığını anladığımız “yeni partiyi” bekleyen olası gelişmelere. Bu satırları yaklaşık 24 yıl önce rahmet ve saygıyla andığım İsmail Cem ile yol arkadaşlığını kısmen paylaştığım Yeni Türkiye Partisi deneyimime istinaden kaleme alıyorum.
DSP-ANAP-MHP koalisyonunu bozma kararı alan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 2 Kasım 2002’de Türkiye’yi erken seçime taşıyınca, DSP’den ayrılan bir grup milletvekili ile birlikte İsmail Cem, Hüsamettin Özkan ve daha sonra YTP’ye katılmayıp CHP’ye geçecek olan Kemal Derviş önderliğinde bir parti, Yeni Türkiye Partisi kurulmuştu. İlk kurulduğunda yüzde 35 seviyesinde oy beklentisi olan YTP, ekonomi için ana güvence kimliğindeki Derviş’in oyun bozanlığı ile oylarını hızla yitirecek 2 Kasım 2002 seçiminde yanlış hatırlamıyorsam yüzde 1.5 civarında bir oy alarak siyasi hayatını tamamlayacaktı.

Yanlış anlaşılma olmaması için hemen belirteyim, benim ve çok sevgili birkaç dostumla birlikte YTP’ye katılışımız Derviş’in CHP’ye katılma kararı sonrasında gerçekleşti. Diğer ifadesi ile seçilme imkanı hemen hemen ortadan kalktığı dönemde YTP’li olmuştuk.

Yine o günleri hatırlayalım, Cem koalisyon ortaklığının Dışişleri Bakanıydı ve kaçınılmaz olarak o dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile teşriki mesai halindeydi.

ABD tam olarak Irak’a müdahale etmenin eşiğindeydi ve bu müdahaleye Türkiye’nin Güneydoğu topraklarını kullanarak başlamak niyetindeydi. Hatırlanacağı üzere, ABD Başbakan Ecevit’i ziyaret ederek bu hedeflerinden bahsetmiş, rahmetli Ecevit ABD taleplerine karşı çıkmış, Irak’ın stabilizasyonu için Irak’la ticareti artırmak üzere yeni bir sınır kapısı açma niyetinden bahsetmişti. Rahmetli Ecevit’in bu konuşmanın ardından sağlık koşulları hızla kötüye gidecekti. İster istemez Bahçeli’nin DSP-ANAP-MHP koalisyonunu bozma kararının bu koşullarda alınması ve Bahçeli’nin son zamanlarda sergilediği performans bir rastlantı mıydı sorusunu sormamıza yol açıyor.

Yine o günlerde rahmetli Cem’e siz Rice’a Irak konusunda ne dediniz diye sormuştum. “Sayın Başbakan ne dediyse, ben de aynısını tekrar ettim!” demişti. Ben de “neden bu hale geldiğimizi şimdi daha iyi anladım!” dediğimi hayal meyal hatırlıyorum.

Peki ya rahmetli Derviş?

CHP’den milletvekili seçildikten sonra malum, 1 Mart 2003 tarihinde ABD’nin talep ettiği Güneydoğu topraklarının Irak’a müdahale için kullanılması ve Karadeniz’de ABD’ye üs verilmesi konusunda tezkere oylaması yapıldı. ABD’nin çok güvendiği bazı AKP milletvekilleri ile CHP milletvekillerinin tümünün hayır oyu kullanması ile tezkere TBMM’ye takıldı. İsmi bende saklı çok yakınım yine rahmetli bir CHP milletvekilinden öğrendiğim, Derviş’in bu oylamaya çok bozulduğu şeklindeydi. Tabi oylama konusunda askeri kanadın çekimser kalması, daha sonra yaşadığımız pek çok siyasi ve hukuki gelişmenin de nedeni olacaktı. Moda tabiri ile söyleyelim “veto aktörleri zaman içinde tasviye edilecekti”.

O günün gelişmeleri ışığında CHP’lileri çok kızdıran sözlerin telifi de bana aittir. “Aklı başında siyasi bir oluşumun ortaya çıkmasına imkan vermediği için, mevcut görünümü altında CHP’yi kapatıp bir devrim müzesine dönüştürmek, yaşayan bütün genel başkanlarını da müzeden çıkmamak üzere müze bekçisi yapmak lazım!” demiştim. Hayatta olan eski genel başkanlardan özrümü kabul etmelerini rica ederim. Ancak bu cümleyi sarf ettikten yaklaşık 24 yıl sonra haklı çıkmış olmaktan da büyük üzüntü duyduğumu da ifade edeyim.

Gelelim kurulması artık an meselesi olan yeni partiye…

Lütfen özellikle dış politika hatalarına düşmeyin. NATO’dan çıkmak gibi bir düşünceniz asla olmasın. Oy kullanma hakkımız olan kurumlar bizim için en önemli güvencedir. ABD özellikle Trump rejimi ile kavga kaçınılmaz. Ancak o kavgayı bireyler üstünden değil, dış politikanın temelini oluşturan kurumsal ilişkiler üstünden yürütün. Bu beceriyi gösterebilmek için yok hale gelen kurumsal yapıyı tekrar tesis edeceğinizi teminat altına alacak söylem ve eylemlerde gecikmeyin.

Türkiye’nin artan stratejik önemi ne yazık ki sadece askeri ve silah sanayii boyutunda değerlendiriliyor. Türkiye’nin demokratik, laik, sosyal ve hukukun üstünlüğüne saygılı bir devlet olacağı ve bu şekliyle anılmak isteyeceğini bütün dünyaya haykırın. Ancak bu yolla son dönemlerde karşı karşıya geldiğimiz güven erozyonunun önüne geçebiliriz.

Söylenecek daha çok söz olmakla birlikte şimdilik burada yazıya son verelim, yola çıkanların yolu açık olsun diyerek sözümüzü noktalayalım.

Umudumuzu yitirmeyeceğimiz güzel yarınlara…





96551
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 1005

MessagePosté le: 26 Juil 2026 1:57    Sujet du message: Répondre en citant

Eğer!..

Can Baydarol


Son yazımın başlığı aslında bu yazının da başlığı olabilirdi. Biraz erken davranıp kuruluşundan önce “Yeni Parti” başlığı atınca kendimizi tekrarlamamak için eğerleri bol bir yazı yazmak elzem oldu.

Son yazımı okuyan dostlarımın, okurlarımın en büyük merakı Yeni Parti iktidara aday parti olur mu? Oy oranı ne olur? şeklinde.

İşte eğerlerin en önemlisi bu sorunun ilk aşamasında karşımıza çıkıyor. Bu sorulara tahmin üretebilmek için öncelikle az da olsa demokrasinin kırıntısı olan seçim sandığı kalmış ülkemizde bir sandığın geleceğinden emin olmamız gerekiyor. Bazı siyaset analistlerine göre er ya da geç o sandık gelecek. Bazı kötümser senaryo yazarlarına göre ise demokrasi devri çoktan bitti, seçim olsa bile göstermelik olacak. Ben umudunu muhafaza edenlerden olmakla birlikte kötümserleri de anlayışla karşılıyorum. Eğer sandık gelecek ise, sandığa sahip çıkmanın önemini altını tekrar tekrar çiziyorum.

Oy oranını merak eden dostlarıma yüzde 40 civarını ifade ettim. Bu ifadeyi kullanırken de “eğer ciddi bir hata olmazsa” diye sözlerime başladım.

Bir önceki yazımda Yeni Türkiye Partisi’nin 2002 seçimlerinde yüzde 35’ler tahmininden başlayıp seçim sonunda aldığı yüzde 1,15 oy ile uğradığı hezimetin nedenlerini kısaca anlatmaya çalışmıştım. Tekrar hatırlatmak gerekirse birinci sırada sacayağının bozulması yer alıyordu. Kemal Derviş, İsmail Cem, Hüsamettin Özkan üçlüsünden Kemal Derviş YTP’den ayrılıp CHP’ye geçince sacayağı bozulmuş ve kamuoyu için tercih nedeni ortadan kalkmıştı.

Peki Yeni Parti için aynı durum var mı? Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş YP’nin sacayağı görüntüsünü veriyor. Özel daha ziyade sosyal demokrat çizgiyi, İmamoğlu liberal demokrat olanını ve nihayet Yavaş da milliyetçi demokrat görünümü temsil ediyor. Bugünün siyasi açmazları zamanında Turgut Özal’ın ANAP’ında bir araya gelen 4 eğilim gibi çözüm bulabilir mi? Evet. Sacayağı bozulursa büyük umutlar yerini büyük hüsrana bırakır mı? Bu sorunun da cevabı evet. Peki iktidarın yeni saldırısı bu üçlünün arasını açmak üzere hamleler planlamak olabilir mi? Bilemiyorum.

Peki iktidar cephesi bu süreçte büyük hatalar yapabilir mi? Kuşkusuz evet. CHP’yi bölmek üzere başlatılan süreç tam aksi istikamette oluşumlara yol açtı. CHP bölündü bölünmesine de Kılıçdaroğlu umulan etkiyi göstermekten çok uzak kaldı, Özel’in temsil ettiği oluşum yeni bir partiye yol açarken hem oylarını yükseltti, hem de konsolide etti. Bu oluşuma doğrudan bir saldırı olur mu? Olabilir. Hani bugüne kadar yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır misali, beklentiler bu yönde. Ama eğer böyle bir girişim olursa ve eğer gerçekten sandık yolu açık kalırsa, o zaman benim yüzde 40 oy beklentisini yukarıya doğru revize etmem gerekecek. Bu tür bir girişim zaten çok kötü olan ekonomik koşulları daha da kötü etkiler, yaşam koşulları daha da bozulan geniş halk kesimleri tercihlerini muhalefetten yana kullanırlar.

Doğal olarak bu hesaplar yapılırken çoğunlukla kararsız kesimi temsil eden ve özellikle gelecek beklentileri büyük oranda umutsuzluğa dönüşmüş gençlerin de davranışlarını dikkate almak gerekecek.

Sandık geldiğinde de bir diğer olasılık olarak gösterilen Özel çeşitli nedenlerle YP’nin başında olmasa bile, o gün kim olursa olsun seçimi kazanan taraf olur yaklaşımı. Özel’in yerinde bir başkası aynı performansı gösterebilir mi? Çok zor. Kabul etmek gerekir ki Özel Genel Başkan olarak çıktığı yolda tam anlamıyla bir lidere dönüştü. Aynı performansı şu an gösterebilecek çok fazla aday yok.

Peki dış politikadaki gelişmelerin süreçteki etkisi göz ardı edilebilir mi?

Önceki yazımızda YTP’nin Kemal Derviş’in ihanetine uğrayışının perde arkasında ABD’nin Irak planına ne dönemin koalisyon hükümetinin Başbakanı Ecevit’in ne de Dışişleri Bakanı Cem’in evet dememelerinin yattığının altını çizmiştik. Peki içine girdiğimiz uluslararası konjonktür o güne kıyasla daha mı iç açıcı? Kesinlikle hayır. Dört bir yanımızda süren savaşlar ve kaos ortamı malum. Türkiye’nin artan stratejik önemi bütün gözlerin ülkemize ve yönetimine çevrilmesine neden oluyor. Kasım ayında ABD’de gerçekleşecek yenileme seçimleri öncesinde Türkiye’nin daha fazla dikkate alınabileceği hassas bir dönem bizleri bekliyor gibi. Dolayısı ile bu süreçte hem sacayağını bozmamak hem de dış politikada doğru mesajlar vermek çok önemli. Örneğin S400 meselesi ile bağlı F35 konusunda gösterilecek tavır hassas konuların başında geliyor.

Şimdilik son olarak şunu da belirtmek de yarar var. Evet tekrar AB tam üyeliği yoluna dönmek noktasında verilen mesaj çok yerinde. Bu mesaj sadece bir dış politika çizgisini değil, aynı zamanda 1993 Kopenhag kriterlerini de çağrıştırdığı oranda her türlü güvenin tazelenmesi için çok önemli ve izlenecek iç politika konusunda da kısmen aydınlatıcı. Hoş bir taraftan tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik üstüne titiz yaklaşımlar gösterilirken, “AB tam üyeliği son analizde Avrupa egemenlik sahasını paylaşmak adına ulusal egemenlik sahasının belirli alanlarından vazgeçmeyi gerektirmiyor mu?” sorusunu da ister istemez soruyoruz.

Sorularımız her gün biraz daha artarak devam edecek.

Eğer her şey yolunda giderse enseyi karartmayacağımız günlerin yakında olması dileğiyle.





97038
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Montrer les messages depuis:   
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque Toutes les heures sont au format GMT + 2 Heures
Aller à la page Précédente  1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10
Page 10 sur 10

 
Sauter vers:  
Vous ne pouvez pas poster de nouveaux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas répondre aux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas éditer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas supprimer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas voter dans les sondages de ce forum


Powered by phpBB v2 © 2001, 2005 phpBB Group Theme: subSilver++
Traduction par : phpBB-fr.com
Adaptation pour NPDS par arnodu59 v 2.0r1

Tous les Logos et Marques sont déposés, les commentaires sont sous la responsabilités de ceux qui les ont postés dans le forum.