Les commentaires sont sous la responsabilité de ceux qui les ont postés dans le forum. Tout propos diffamatoires et injurieux ne sera toléré dans ces forums.
Forums d'A TA TURQUIE :: Voir le sujet - Can Baydarol'dan mektuplar...
Forums d'A TA TURQUIE Pour un échange interculturel
Öncelikle küçük bir özür. Bazen sağlık, bazen çalışma yoğunluğu içinde yazılarıma ara vermek zorunda kalıyorum, benden yorum bekleyen okurlarımdan peşinen özür dilerim. Olanı biteni birlikte anlamaya çalışmadan önce herkesin 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramını kutlarım.
Hemen bu noktada ezeli rakibimiz Fenerbahçe’nin başkanlığına aday olan sayın Aziz Yıldırım’a bir yandan başarılar dilerken, diğer yandan “neden listelerinde kadın aday olmadığını” soran gazeteciye verdiği, “savaşa erkeklerle gidilir” mealindeki cevabından ötürü kendisini şiddetle kınıyorum. Kadınlara yaptığı satır arası hakaret bir yana, spor, branşı ne olursa olsun bir savaş değil, bir centilmenlik arenası en fazla mücadele çabasıdır. Kazanan tebrik edilir, mağlup olan daha iyi çalışıp bir sonraki müsabakayı kazanmak için çaba gösterir. Maalesef “savaş” kavramı ile “19 Mayıs Bayramı” yan yana asla getirilemez.
Neyse, Fenerbahçeli dostları daha fazla kızdırmadan, ana konumuz olan dünyada olup bitenlere dönelim.
Geçtiğimiz haftanın en merak edilen konusu kuşkusuz ABD Başkanı Trump ile Çin Devlet Başkanı Xi arasındaki görüşmeydi. Görüşmenin ardından ABD – Çin ilişkilerinin nasıl gelişeceği, bunun dünya ekonomisine ve siyasetine nasıl yansıyacağı merak edilenlerin başında geliyordu. Doğal olarak Trump’ın gafları, verdiği fotoğraf vs. gibi magazinsel unsurlar da hafızalarda yerini almakta gecikmedi.
“Görüşmenin galibi kim?” sorusunu hemen sorup, cevaplandırmaya çalışırsak,” bu soruya cevap getirmek için erken olmakla birlikte, kesinlikle Trump değil!” demekte sakınca yok. Kamuoyuna yansıdığı kadarı ile daha görüşmenin ilk dakikalarında Xi’nin kendi kırmızı çizgisi olarak Tayvan konusunu açtığı, bu alanda olası bir müdahalenin sıcak çatışmaya yol açma ihtimalinden bahsettiği anlaşılıyor. Bu yaklaşıma karşı Trump’ın giderek kadim müttefiki haline gelen Tayvan’ı korumak için bir şey diyemediği de ifade edilenler arasında.
Trump’ın somut başarı olarak göstermek istediği Çin’in 200 adet Boeing uçak siparişi ise beklenti olan 700 adetin üçte biri bile değil. Diğer alanlarda ifade edilen karşılıklı iyi niyetin rakamsal ifadeleri de şimdilik çok iç açıcı gözükmüyor. Bundan sonraki heyetler arası müzakerelerde ne noktalara varılır konusu belirsizliğini sürdürüyor.
ABD heyetinin dönüş yolunda Çin’den alınan bütün hediyelerin siber casusluk endişesi ile uçağa alınmadan çöpe atılması da, aslında temasların mahiyeti konusunda epey aydınlatıcı: “ABD Çin’e güvenmiyor!” Peki olup bitenlerin ardından ABD’ye güvenen kaldı mı? Bu soru herhalde önümüzdeki dönemin en belirleyici sorusu olmaya aday.
Özellikle ABD Başkanı Trump’ın Çin’den İran konusundaki beklentilerine aldığı yanıtlara ne kadar güvenebileceği de bir başka soru işareti olarak karşımıza çıkıyor. Hürmüz’ün açılması konusunda yardım, İran’a yapılan silah desteğinin kesilmesi için ABD’nin Tayvan’dan elini çekip çekmeyeceğini daha önce de belirttiğimiz gibi bilemiyoruz. Temasların ardından barış için ABD’nin İran’dan, neredeyse İran’ı tamamı ile teslim alma koşullarını dayatması, buna karşılık İran’ın adeta “savaş galibi” olma mahiyetiyle ABD İsrail cephesinden istekleri bitmez tükenmez savaş senaryolarını gündemde tutmaya devam ediyor. Trump-Xi Zirvesinin de mevcut durumu giderici bir rol oynadığını söylemeye imkan yok.
Peki Avrupa cephesi olana bitene nasıl yaklaşıyor?
Bu noktada son olarak oğlum Dr. Ali Baydarol’un İstanbul Politikalar Merkezi bünyesinde yayınlanan “The rise of Selective Protectionism within the EU’s evolving economic architecture” başlığını taşıyan çalışmasına kısaca göz atmakta yarar var. Ali bana göre kendisinin kavramsallaştırdığı “Seçici Korumacılık” yaklaşımı ile önemli bir bakış açısına dikkat çekiyor. ABD ve Çin rekabetine karşı yüksek korumacılık, orta ölçekli ekonomilere karşı daha az korumacılık ve nihayet bazı ülke ve ülke gurupları ile yaptığı Serbest Ticaret Anlaşmaları ve bizim de içinde yer aldığımız Gümrük Birliği ile ekonomik işbirliği modelleri geliştiriyor. Yine Ali’nin çalışmasında yer alan kapitalizm tartışmaları içinde bu sefer benim kavramsallaştırmaya çalıştığım “a la carte Kapitalizm” ile de tanışıyoruz. Klasik neo liberalizm, devlet kapitalizmi ve kapitalist devlet bundan sonra çokça tartışacağımız kavramlar olarak karşımıza çıkacak.
Doğal olarak, Avrupa cephesinin güvenlik endişeleri ve ABD’ye duyulan güvensizlik, bu bağlamda NATO’nun varlığı tartışmaları da önümüzdeki yaz günlerinin sıcak gündem maddelerini oluşturmaya devam edecek. Bu bağlamda özellikle 6/7 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi ABD ile yola devam mı? Yoksa tamam mı sorularına yanıt arayacak.
Yine doğal olarak ülkemizin çıkacak görünüm altında AB ile ilişkileri de sürekli tartışacağımız konular arasında yer alacak. Son yayınlanan yazımda da belirttiğim gibi, Türkiye açısından tam üyelik dışında AB’nin güvenliğini sağlayacak ülke gibi bir görünüme, özellikle Rusya ile ilişkilerimiz bağlamında şiddetle karşı çıkmamız gerektiği görüşündeyim. Mevcut görünüm altında tam üyelik hayal mi? Bu soru açık uçlu olarak sorulmaya devam edecek. Maalesef pek olası gözükmüyor,
Son olarak yeniden ABD’ye dönersek. Trump gidici mi? Kalıcı mı?
Mevcut görünüm altında görev süresini tamamlamasına şüpheyle bakanlar arasında yer alıyorum. ABD kamuoyunda giderek artan Trump karşıtlığı Kasım ayı içinde yapılacak yenileme seçimleri sonrasında kendisinin “topal ördek” konumuna gelmesine yol açabilir. Hatta bu tarihten önce Trump’ın akıl sağlığına yönelik girişimlerin şiddetlenmesi, azledilmesine de neden olabilir.
Bekleyip göreceğiz. Trump giderse Dünya kamuoyunda giderek daha da antipatik hale gelen İsrail yaptıklarına devam edebilir mi? Bizim iç politikamıza yansımaları ne olur? Dedik ya belirsizlikler had safhada.
Rahmetli Süleyman Demirel’in “dün dündür, bugün bugündür” diğer ifadesi ile uluslararası hukukun önemli öğretisi “rebus sic stantibus” (koşullar değişti), yarına Allah kerim diye bitirelim.
Son günlerde yaşananlar, gençlik yıllarında bolca sarf ettiğim bir dileği bana hatırlattı. “Bir daha dünyaya gelirsem, ABD’nin Ankara Büyükelçisi olmak isterim!” İçinde yaşadığımız kaos ve kabus senaryolarını kaleme alıp raporlayan bir ABD Büyükelçisi olsanız, herhalde çok eğlenirdiniz. Emekliye ayrıldıktan sonra yazacağınız anılarınız da her halde çok satanlar listesinin başında yer alırdı.
Ancak maalesef Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak yaşıyorsanız aynı eğlenceli ortamı paylaşamıyorsunuz. Çok değil birkaç ay önce Türkiye’deki meşruiyetin Trump’dan geçtiğini ima eden ABD Büyükelçisi Barrack’ın son olarak CHP’yi karıştıran mutlak butlan süreci ve Kılıçdaroğlu hakkında yazdığı raporu çok merak ediyorum. Hani ister istemez 12 Eylül 1980 darbesinin ardından “bizim çocuklar kazandı!” mesajını da hatırlamamak ne mümkün.
Peki eğer senaryo tahmin ettiğimiz gibi Türkiye’nin dışında bir yerlerde çizildiyse olana bitene meşruiyet kazandırır mı? ya da evdeki hesap çarşıya uyar mı?
İlk reaksiyonlardan anladığımız kadarı ile pek öyle gözükmüyor. Muhalefetin giderek daha fazla konsolide olması, Özgür Özel’in liderliğinin daha da perçinlenmesi ilk gözlemler. Doğal olarak yapılan ilk yorumlar bu girişimle CHP’nin bölünme riskinin olduğu ve oyların da bölünerek Cumhur ittifakına yarayacağı doğrultusunda. Ancak kişisel kanaatime göre bu yorumlar fazlası ile TBMM’deki dağılımın esas olduğu bir önceki Türkiye’ye ait. Mevcut koşullarda TBMM çatısı altında kaç milletvekiliniz olduğunun çok fazla önemi yok.
Cumhurbaşkanlığı yarışında yüzde 50+1 esas hedef. Bu koşullarda muhalefetin büyük çoğunlukla konsolide olması kimin işine yarar? Şu anda meçhul.
Özellikle 70’li yılları öğrenci psikolojisi ile yaşamış, ardından o yılların analizleri ile yakından ilgilenmiş olan bendenizin olup bitenden duyduğu en büyük endişe olası provokasyon ihtimalleri. Ne yazık ki ortam bunca gerildiğinde ve siyasette kutuplaşma esas olduğunda, hiç arzulanmayan sonuçlar küçük bir kıvılcım tanesi ile tetiklenebilir. Eğer Türkiye’nin bu hassas dönemden sağduyulu ve esenlik içinde çıkmasını arzu ediyorsak özellikle siyasetçilerimize büyük görev düşüyor.
Yorumlamaktan çok haz duymadığım iç politika ile ilgili bu değerlendirmeleri bir yana bırakıp, dünyada bizi ilgilendiren konulara kısaca göz atarsak.
Son yazdıklarıma göz attığımda ABD Başkanı Trump ile Çin devlet Başkanı Xi’nin temaslarına yer vermişim. Trump’ın Çin ziyaretinin etkileri yeterince anlaşılmadan, yıldırım harekatı ile Rusya devlet Başkanı Putin Xi’nin konuğu oldu. Özellikle Çin ile Rusya arasında mevcut işbirliği anlaşmasının 25inci yılına denk gelen bu ziyaret, adeta ABD’ye karşı bir gövde gösterisi niteliğindeydi. Dünya’nın ABD’nin hegemonyasına bırakılamayacağı mesajının altının çizilmesi, en azından ABD’yi dengeleyici Doğu’daki Kutup’un varlığına işaret ediyordu.
Özellikle Çin’in ABD Başkanına verdikleri hediyelerin Trump uçağa binmeden çöpe atılması karşısında duydukları kızgınlık da satır aralarında okunur mahiyetteydi.
Bizi daha da yakından ilgilendiren gelişme ise hemen sınırlarımızın Doğu’sunda ve Güney’inde yaşanmakta olan ABD-İsrail/İran savaşı ile ilgili. Anlaşıldığı kadarı ile Trump bir an önce İran ile bir barış antlaşmasının imzalanmasını arzu ediyor. Buna karşılık İsrail ayak diremeye devam ediyor. Trump’ın amacı belli. Yaklaşan Kasım yenileme seçimlerine kuvvetli girmek istiyor.
Ancak İsrail’in bunca güdümüne girmek, ülkesi içinde Hürmüz krizi nedeniyle artan petrol fiyatlarının yarattığı hoşnutsuzluk, Trump’ın da meşruiyetini sorgular hale getirdi. Savaşın bitmesi ve Hürmüz’ün açılması Trump’ın bir numaralı hedefi.
Ancak Netanyahu için en iyi senaryo, arkasına aldığı ABD gücü ile İran ve Lübnan’daki savaşı sürdürmek. Bu çerçevede neredeyse 10 dakikada bir değişen savaş ve barış haberlerine tanıklık ediyoruz.
Olup bitende bizim rolümüz ne?
Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu rolü çok iyi düşünüp anlamasında kendi meşruiyeti açısından yarar var.
Enseyi karartmayacağımız günlerin yakında olması dileği ile herkese iyi bir bayram dilerim…
Hatırladığım kadarı ile 4-5 Kasım 2023 tarihli CHP’nin 38inci Kurultayı’nın ardından yazdığım yazının başlığı “CHP değişirse Türkiye değişir, Türkiye değişirse Dünya değişir mi?” sorusu ile ilgiliydi. Geçtiğimiz uzun bayram süreci ve hemen öncesinde alınan “mutlak butlan” kararı esas itibarı ile değişen CHP’nin Türkiye’yi ne kadar değiştirdiğine yönelik de bir test süreci gibiydi.
Normal koşullarda haddim olmayan iç politika yazılarından kaçınmakla birlikte, bazı gözlemlerimi alt alta sıralamak kaçınılmaz oldu.
Öncelikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaklaşık 2.5 yıl önce uğradığı seçim yenilgisini hala hazmedememiş olmasını şaşkınlıkla karşıladık. Kendisinin olağan koşullarda bir tür “akil adam” rolünü oynaması gerekirken, milyonlarca kişinin tepkisini çeken davranış kodlarını herhalde tarih çok da iyi sıfatlarla değerlendirmeyecek.
Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışı iktidara açık destek olarak algılandığı kadar, iktidarın dış destekçi ülkeleri olarak değerlendirilen ABD-İsrail ortaklığının da arzuladığı bir durum olarak kayda geçti.
Hemen küçük bir parantez açmakta yarar var. Son birkaç yıldır düzenli olarak haber izleyen okurlarımın “siyasete giriş”. “ekonomiye giriş”, “hukuka giriş” derslerini yeterince aldıklarını farz ediyorum. “Mutlak butlan” kavramını bu vesile ile öğrenmeyen belki kalmadı, ancak kararı verenlerin sosyolojiden ya da toplum psikolojisinden sınıfta kalrıklarını emekli bir öğretim görevlisi olarak rahatlıkla söyleyebilirim. Kararın amacı eğer CHP’yi zayıflatmaksa işe yaramış, hatta CHP’yi fiilen ortadan kaldırmış olarak değerlendirilebilir. Ama mesele CHP değil de Özgür Özel ve ekibini zayıflatmak ve ortadan kaldırmaya yönelikse, tam tersi sonuç verdiğini kabul etmek gerekir.
Kurban Bayramı vesilesiyle Ankara’da yapılan “bayramlaşmalar”, itibar görmeyen Kılıçdaroğlu ile Anıtkabir’e yüzbinleri yürüten Özel’in kıyaslanması olarak anılardaki yerini şimdiden aldı. Bu çerçevede Özel’in siyasi liderliğinin fazlası ile pekiştiği çok açık. Hani bu saatten sonra Özel’in dokunulmazlığını kaldırsanız ve Silivri yollarını gösterseniz de “nafile”, sadece tepkileri artırır kendisine olan desteğin oranını yükseltirsiniz.
Gelelim bundan sonra olabileceklere…
Hani erken seçim, baskın seçim bekleyenlerle aynı kanaatte değilim.
Ekonomide bir iyileşme, bir çıkış yolu olmadıkça gerekçesiz bir seçime Cumhur ittifakı yanaşmaz. Bahçeli her an bir sürpriz yapabilir diyenlere de şüpheyle yanaşıyorum.
Hoş, bu bağlamda Bahçeli’nin savunduğu Kürt açılımının pek bir geleceği kalmadı gibi gözüküyor. Bu yeni durumda MHP’nin yerini CHP alır, AKP MHP’yi tasfiye eder mi? Eğer CHP’den ayrılıp yeni bir parti kurulacaksa, CHP’den geride kalanlar iktidar için yeterli olur mu? Sanmıyorum.
Özel ve arkadaşlarının CHP’den ayrılıp yeni bir parti kurmaları ya da mevcut bir partiye geçici olarak yanaşmaları mümkün mü? Olabilir ama önce parti içindeki mücadelelerini inandırıcı bir şekilde sonuçlandırmaları gerekiyor. Ayrılık olduğu takdirde ilk seçimlerde Atatürk’ün CHP’sinin baraj altında kalması mukadder.
Peki parti içi mücadele için vakit var mı? Eğer pek olasılık vermediğimiz erken ya da baskın seçim olmayacaksa vakit var, eğer yanılıyorsak o zaman acil durum düğmesine basmak kaçınılmaz. Doğal olarak giderek çığırından çıkan hukuk sistemimizin gelişmeler karşısında alabileceği tavırları da bu bağlamda hesaba katmak gerekiyor.
Evet CHP değişti, iyi ya da kötü yönde Türkiye’yi de değiştiriyor. Yönün “iyi mi?” “kötü mü?” olduğuna karar vermek için henüz erken.
Peki ya Dünya?
Malum Trump her gün İran ile barışıyor, tam barıştı derken tekrar savaş senaryolarının eşiğine geliyor. Son olarak Beyaz Saray’dan Trump’ın sağlığı ile ilgili yapılan açıklama, özellikle Trump’ı sağlık nedenleriyle görevden azletmek isteyen muhaliflere cevap niteliğindeydi. Bu vesileyle fiziki ve akli sağlığına tamamen kavuşan! Trump, her nedense Suriye ve Irak görevlerinden el çektirilen Ankara Büyükelçisi Barrack’ı eski görevlerine yeniden atamakta gecikmedi. Şimdi temel soru 7/8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesine ABD Başkanı sıfatı ile teşrif edip etmeyecekleri. Geleceğini söyleyenler, “eğer gelirse Erdoğan sevgisinden”, gelmeyeceğini söyleyenler, “Zirveye katılacak Avrupa ülkelerine duyduğu nefretten” vurgusunu yapıp adeta fal açıyorlar.
Peki Özgür Özel’in bu konuyla ilgili düşüncesi ne? Trump’ı Ankara’da görmek istiyor mu? Yoksa istemiyor mu?
ABD Ankara Büyükelçisi Barrack bir an önce istenmeyen adam (persona non grata) ilan edilmediği sürece zihinlerimizi meşgul etmeye devam edecek.
Kendisinin önce Suriye ve Irak’taki görevlerine son verildiğinin açıklanması, ardından bizzat ABD Başkanı Trump tarafından bu bölgeye tam yetkiyle adeta bölge valisi olarak atanması, önce ABD yönetiminde bir çatlak mı var sorusunu sormamıza, ardından Trump gidene kadar çok fazla bir şeyin değişmeyeceğini anlamamıza yol açtı.
Barrack’ın çoğumuzda infial yaratan açıklamalarında ne dediklerini kısaca hatırlayalım.
- Erdoğan meşruiyet istiyor, biz ABD olarak kendisine bu meşruiyeti verelim. Diğer ifadesi ile Barrack’a göre ülkeyi yönetecek kişinin meşruiyeti seçilmiş olmaktan kaynaklanmıyor, ABD’nin tercihinden kaynaklanıyor.
- Ortadoğu bölgesi için demokrasi lükstür; en iyi yönetici tipi tatlı sert bir otokrattır.
- Bu bölgede Türkiye, Irak ve Suriye bir arada bir refah ve cazibe merkezi yaratmalıdır.
Bu üç genellemeden anladığımız, hele Türkiye’nin Abraham anlaşmalarını imzalaması sağlanırsa, İsrail için iyi bir güvenlik koridorunun planlarının yapıldığı. Doğal olarak bu planlamaya Kürt unsurunu da katmak gerekiyor.
Doğal olarak bu beklentileri gölgeleyebilecek olan şey, Türkiye’nin mevcut ekonomik koşullarda bir er ya da geç bir seçime zorlanması ve tercih edilen tatlı sert otoritenin iktidardan uzaklaşması olasılığı. Bu durumda söylentilerden anladığımız kadarıyla Türkiye ile ABD arasında daha önce Arjantin için yapılan 20 milyar dolarlık SWAP (takas) anlaşmasının bir benzerinin yapılması. Amaç olası bir seçim öncesi TL’nin itibarının korunması, risk priminin azaltılması, seçim öncesi Türk halkına suni bir refah yaşatılması olarak özetlenebilir.
Bu ihtimal kaçınılmaz olarak bir baskın seçim olur mu tartışmasını da hemen beraberinde getirdi. Özellikle CHP’ye yönelik yapılan mutlak butlan operasyonu, Özgür Özel’in güç kaybı, yeni bir parti kurmaya gitmesi sürecindeki belirsizlikler yaşanırken, klasik “iki koyun gütmeyi beceremezler!” mottosu ile ve “ekonomiyi ancak biz düzeltiriz!” algısı ile seçimi kazanmak.
Tabii bu senaryoda itiraz edilecek pek çok gerçek var. CHP’yi bölme Özgür Özel’i zayıf düşürme senaryosu, bir önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi şimdilik boş çıktı. Sosyoloji ve toplum psikolojisi bilmeme şeklinde görüntüyü özetlemiştik. Özel zayıflayacağına bütün muhalefeti konsolide etti ve etmeye de devam ediyor.
Öte yandan ABD gerçekten Türkiye ile bir SWAP yapmak istiyor mu? Bu çerçevede itiraf etmeliyim ki bir ABD uzmanı değilim. Ancak sözüne güvendiğim akademisyenler ABD içinde bırakın Cumhuriyetçi-Demokrat ayırımını, Cumhuriyetçiler arasında da ciddi görüş ayrılıkları olduğunu vurguluyorlar.
Peki diyelim ki Türkiye ABD SWAP anlaşması yapıldı, peki ya sonrasında ne olacak?
Bu bağlamda ilk aklımıza gelen Sayın Cumhurbaşkanı’nın yıllar önce söylediği “borç alan emir alır!” mealindeki sözleri.
Peki hangi emir ABD’den tarafımıza doğru gelir. Herhalde bu yazının giriş bölümünde kısaca yer verdiğimiz Barrack’ın sözleri yeterince aydınlatıcı olur.
Doğal olarak bu gelişmeler çok daha eski tarihleri de hatırlamamıza yol açtı. Kurtuluş Savaşına giden yolda ehveni şer olarak ABD mandası arzulayan Osmanlı yöneticileri olmamış mıydı? Yine Barrack’ın Lozan barış antlaşmasından hoşlanmayıp, Sevres’i övmesi de her nedense anılarımızdaki taze yerini koruyor. ABD İsrail’in talepleri doğrultusunda bölgede kendisine yeni eyalet ya da eyaletler arıyor olabilir. Ancak bu hayallerinin gerçekleşemeyeceğini biraz bölge ve Türkiye Cumhuriyeti tarihi okuyup öğrenseler anlayacaklar diye umuyorum.
Şüphesiz uluslararası çerçevede düşünürken Kuzey’deki komşumuz Rusya ile bölgedeki niyetlerini çok da gizlemeyen yeni potansiyel hegemon güç Çin’in davranışlarını da göz ardı etmeyelim. Özellikle İran bağlamında yaşananlardan ABD-İsrail ittifakı yeterince ders almış mıdır?
Bilemiyorum, gereksiz naif bir ihtiyatlı iyimserlikte miyim diye kendime sormadan edemiyorum?
Toutes les heures sont au format GMT + 2 Heures Aller à la page Précédente1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10
Page 10 sur 10
Vous ne pouvez pas poster de nouveaux sujets dans ce forum Vous ne pouvez pas répondre aux sujets dans ce forum Vous ne pouvez pas éditer vos messages dans ce forum Vous ne pouvez pas supprimer vos messages dans ce forum Vous ne pouvez pas voter dans les sondages de ce forum