Les commentaires sont sous la responsabilité de ceux qui les ont postés dans le forum. Tout propos diffamatoires et injurieux ne sera toléré dans ces forums.
Forums d'A TA TURQUIE :: Voir le sujet - Can Baydarol'dan mektuplar...
Forums d'A TA TURQUIE Pour un échange interculturel
39. CHP Kurultayı sırasında Genel Başkan Özgür Özel’in beni mesleki olarak ilgilendiren iki vaadi vardı. Bunlardan AB tam üyeliği hedefinin güçlüklerini bir önceki yazımda paylaşmıştım. Türkiye’nin mevcut koşullarda tekrar tam üyelik rotasına girmesi güç olsa da hala ayakta tutulması gereken bir hedef olarak CHP Genel Başkanı tarafından dile getirildiğini duymak açıkçası hoşuma gitti.
Gelelim ikinci vaade. Bütün Türk vatandaşları için vizesiz Avrupa. Türkiye ekonomisi bunca kötü performans gösterirken çok zor. Bugün AB ülkeleri Türkiye’ye vizeleri kaldırdık dese acaba kaç Türk vatandaşı AB kapılarına dayanır sorusunu kendimize sormamız gerekiyor. Her ne kadar vize serbestisi beraberinde çalışma hakkını getiren “işçilerin serbest dolaşımı hakkını getirmese de” kaçak göç olasılığını ister istemez düşünmemize yol açıyor. Bu noktada iki gerçeğin daha altını çizmekte yarar var.
- Türk pasaportuna erişip AB’ye göç etme arzusundaki Türkiye’ye gelen göçmenlerin fazlalığı önemli bir engel.
- Göç arzusunda olanların nitelikleri. Eğer geçerli bir eğitim aldığınızı kanıtlayan diplomanız varsa zaten yolunuz açık, bırakın vize sorununu hemen oturma izni ve çalışma imkanınız var. En iyi örnek doktorların durumu. Doğal olarak bizlerin ödediği vergilerle çok pahalı eğitim alan gençlerin, AB ülkelerinin kasalarına yük olmaksızın kullanımlarının önünde bir engel yok.
Peki eğitimsiz olanlar? Yollar kapalı.
Peki yapılacak bir şey yok mu?
Vize serbestisi ile başlatılan çalışmaların geçmişi oldukça eskiye dayanıyor. AB’nin koyduğu yanlış hatırlamıyorsam 72 kriterin 66’sı yerine getirilmiş, son iki kriterde takılmıştık. Bunlardan en önemli iki tanesi “anti terör” yasasının AB normlarına getirilmesi, ikincisi ise Kişisel Verilerin Korunması (KVK) kapsamında atılacak adımlardı.
Özellikle bugünlerde ülkemizin bir numaralı tartışma konusu haline gelen “barış” süreci ile terörle mücadele yasasında değişikliğe gidilebileceğini varsaysak bile, karşı tarafın vize serbestisini tanımamak için muhakkak yeni bahaneler üreteceği kanaatindeyim.
Ancak bu vize meselesinin negatiften pozitife dönüştürülebilecek başka boyutları da var. Bu çerçevede konuyu gümrük birliği kapsamında değerlendirmek gerekiyor.
Bu noktada küçük bir teknik değerlendirme yapalım. Gümrük birliği, tarafı olan ülkeler için kendi aralarındaki ticaretin serbestleştirilmesi bağlamında bir yasaklamalar rejimidir. Bu çerçevede kendi aralarındaki ticarette
- Gümrük vergisi koyamazlar
- Gümrük vergisi ile aynı sonucu doğuran eş etkili uygulamalar yapamazlar
- Miktar kısıtlaması, diğer ifadesi ile kota koyamazlar
- Miktar kısıtlaması ile aynı sonucu doğuran uygulamalar yapamazlar.
Bu noktada özellikle ikinci ve dördüncü yasağın iyi anlaşılmasının önemi ortaya çıkıyor. Türkiye ile o dönemin AET’si, bugünün AB’si arasında bir ortaklık tesis eden Ankara anlaşmasının ve o anlaşmaya bağlı olarak yapılan gümrük birliğinin en zayıf halkası, malların nasıl dolaşacağı tarif edilirken, malların nasıl taşınacağına başka başlık altında, “hizmetler” kapsamında verilmiş olmasıdır. Bu çerçevede taşımacılık hizmetleri bugüne kadar kapsam dışında tutulmuş, dolayısı ile gümrük vergisi ile eş etkili uygulamalar ve miktar kısıtlaması ile aynı sonucu doğuran uygulamalar kaçınılmaz olarak ortaya çıkmıştır.
Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın verdiği bir kararda, özellikle mal taşıyan TIR’lara uygulanan geçiş ücretlerinin TIR’ın üstündeki malın pazardaki fiyatını yükselttiği için bir tür eş etkili vergi olduğunu kabul etmiştir.
Peki aynı soruları eğer randevu alır da vize başvurusu yapabilme şansına eriştiğinizde, vize ücreti ödemenin bir türlü eş etkili vergi olup olmadığını da sorgulamak gerekmez mi? Bu noktada iki tür Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşının konumuna bakmak gerekir.
- İş insanları ve çalışanları. Malların serbest dolaştığı noktada malı üretenin ve üreticiyi temsil edenlerin vize yolu ile kısıtlanmaları ve vize için alınan ücretler, yukarıda bahsettiğimiz ikinci ve dördüncü yasaklamanın ihlali niteliğindedir.
- Malları taşıyan şoförler. Bu bağlamda yine aynı yasaklamaların ihlali ile karşı karşıya geliyoruz.
Özellikle Türkiye’nin tam üyelik ile ilgili olarak başlatılan müzakere başlıklarının önemli bir kısmının askıya alınmasının gerekçesi Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin gemi ve uçaklarına Türkiye liman ve hava meydanlarını kapatmasıydı. AB tarafının ana argümanı GKRY mallarının Türkiye’ye girişinde çıkartılan engellerdi. O sırada söylenen “mallar serbest dolaşıyor da, o mallar gemi ve uçak yoksa Türkiye’ye elini kolunu sallayarak mı gelecek?” şeklindeydi. Bu noktada da TIR şoförlerine getirilen vize engelinin (ya vizenin reddi ya da çok kısa süreli vize vermek) esas itibarı ile zamanında AB’nin Kıbrıs konusunda söylediklerini kendilerine hatırlatmakta yarar var.
Konuyu fazla dağıtmadan sadede gelirsek.
Vizelerin bütünüyle kalkması bugünden yarına başarılabilecek bir şey değil. Bu noktada gerçekçi olmak gerekiyor. Propaganda söylemi hoş olabilir ama kabul etmek gerekir ki içi boş bir söylem.
Yanlış hatırlamıyorsam Davutoğlu’nun 6 ay süren Başbakanlığı döneminde 2016 yılında yaptığı bir Brüksel ziyaretinde vize konusu ele alınmış, AB tarafı bazı meslek gurupları için tam serbesti olmasa da vize kolaylığının getirilebileceğini ön plana çıkartırken, Davutoğlu “ya hep ya hiç” yaklaşımı ile bu teklifi reddetmişti.
Peki bugün aynı teklifi biz AB’ye yapsak, diğer ifadesi ile “iş insanları, taşımacılık yapan şoförler, öğrenciler, akademisyenler, gazeteciler, sporcular, sanatkarlar, vs.” vize kolaylığı ve uzun süreli vize verilmesini talep etsek AB’nin cevabı sizce ne olur?
Türkiye’nin AB’nin güvenliği, enerji yollarının güvenliği ve tedarik zincirinin sürdürülebilirliği konularındaki stratejik önemi bu kadar artarken, vize meselesini müzakere etmek sizce önemsiz mi?
Tedarik zincirinin sürdürülebilirliği konusu ile vize sorununu bir sonraki yazımızda değerlendirmeye çalışacağız.
ABD Devlet Başkanı Trump alışılagelmiş dünya düzenini bütünüyle yıkmaya niyetli olduğunu açıklamaktan geri durmuyor. Son olarak 2027’den itibaren neredeyse NATO’nun sonunu getirmeye yönelik açıklamalar, daha 2026’ya girmeden 2027 senaryolarını konuşmamıza neden oluyor. ABD’nin 2027’den itibaren Avrupa’nın kendi sorumluluklarına sahip çıkması, gerekirse ABD’nin NATO savunma koordinasyon mekanizmalarına katılmayı durdurabileceği mesajları, artık ABD’nin Avrupa güvenliğini çok fazla gözetmeyeceği şeklinde algılandı. Bu Trump tarafından ortaya atılan bir şantaj mı? Yoksa gerçek niyet beyanı mı? Şu an için erken bir değerlendirme olabilir. Ancak yine geçtiğimiz hafta içinde açıklanan ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Strateji belgesi de yol ayırımının kesin olacağı algısını kuvvetlendirdi.
Bu algıya bağlı olarak Almanya şansölyesi Merz de “Pax Amiecana”nın sona erdiğini ve artık Avrupa’nın kendi başının çaresine bakması gerektiğini beyan etti.
Evet galiba 2-11 Şubat 1945 Yalta Konferansı’nın ardından ortaya çıkan paradigma tamamı ile sona eriyor. ABD ile SSCB arasında paylaşılan ve Soğuk Savaş olarak nitelendirdiğimiz dönem bütün artçı izleri ile birlikte ortadan kalkacak gibi duruyor. Yerine belki de iki büyük hasım ABD ile Rusya’nın AB ülkelerini yok sayarak üzerinde anlaştığı bir döneme mi tanıklık edeceğiz? sorusuna yol açıyor.
Trump ve idaresinin açıklamaları karşısında AB ülkeleri oldukça endişeli. ABD’nin içinde yer almayacağı NATO ayakta kalabilir mi? ABD’nin istihbarat dahil olmak üzere konvansiyonel desteğinin yerine hemen bir şey koymak ne kadar mümkün olabilir? Yapılan önceki hesaplara göre eğer Rusya ile karşı karşıya gelecekleri bir savaş ortamı için kendilerine biçtikleri süre 5 yıldı. Bu 5 yıl için 800 milyar Euro tutarında bir bütçe öngörülmüş, ayrıca AB dışındaki ülkelerin de katılmasına olanak sağlayan SAFE programı için 150 milyar Euro tutarında bir kaynağın tahsisi öngörülmüştü. 5 yıllık program 1 yıla sığdırılabilir mi? Neredeyse imkansız.
Bütün bu gelişmeler karşısında ister istemez (toprağı bol olsun) Altiero Spinelli’nin 1954 yılında son anda reddedilen Avrupa Savunma Topluluğu projesini hatırlıyoruz. Gençlik yıllarını Mussolini döneminde komünist olduğu gerekçesiyle hapishanede geçiren Spinelli, AB tarihine federalizmin en büyük savunucusu olarak geçecekti. 1952 yılında kurulan Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nun “uluslarüstü hukuk” kavramını doğuran kurumsal yapısından çok etkilenen Spinelli kurucu 6 ülke arasında vakit kaybetmeksizin bir Siyasi Birlik ve Savunma Topluluğu kurulması için projeler sunmuştu. Eğer son dakikada Fransa “bu projelerin kabulü Almanya’nın tekrar silahlanmasına yol açar!” gerekçesi ile veto kartını kullanmasaydı, bugünün tarihi farklı yazılabilirdi.
Peki ABD’nin güçlü desteğinden yoksun kalacağı açıkça anlaşılan AB yeniden NATO’ya alternatif bir savunma topluluğu arayışına dönebilir mi?
Peki ya biz?
Avrupa Parlamentosu’nun 2 giriş kapısından bir tanesi hikayesini kısaca anlatmaya çalıştığımız “Spinelli” adını taşır. İkincisi ise Spinelli projelerinin fazla idealist olmaları nedeniyle iflasının ardından günümüz AB’sinin ilk temel taşı niteliğindeki AET’nin mimarı Belçika eski başbakanı Spaak’ın adını taşır.
Bizim yılan hikayesine dönen AB ile ilişkilerimiz, esasen Avrupa Parlamentosu’na Spaak kapısından girememiş olmakla betimlenebilir.
Peki günümüz koşullarında Spinelli kapısı bize açık mı?
Son günlerdeki hareket tarzına bakıldığında yukarıda kaygılarına kısaca yer verdiğimiz Merz Türkiye’yi yanlarında görme arzusunu açıkça beyan ediyor. Eksikliğini fazlasıyla hissedecekleri konvansiyonel güç ve hızla gelişmekte olan Türk savaş sanayii Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisinde büyük önem taşıyor. Bugünlerde gerçekleştirilecek AB hükümet ve devlet başkanları zirvesinde Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum kesiminin bütün itirazlarına karşı Türkiye için olumlu bir paragrafa yer verilmesi için Almanya Büyükelçisi’nin COREPER’de (Daimi temsilciler toplantısı) ciddi bir kavga verdiği sızan bilgiler arasında.
Diğer taraftan yine aynı iki ülkenin Türkiye’nin SAFE programına katılımını veto ettiklerini de biliyoruz. Hoş Türkiye’ye çok sıcak bakmayan Fransa’nın varlığı da ortada. Diyelim ki bütün engeller Almanya’nın üstün gayretleri ile giderildi ve Spinelli kapısı bize açıldı.
Peki Spaak kapısı hala kapalıyken Spinelli kapısından girmek isteyecek miyiz?
Sahi biz ABD tarafında mıyız? Eğer olacaksa yerimizi ABD/Rusya/İsrail ekseninde mi alacağız? Hani barış süreci için Demirtaş’ı yok varsayıp Öcalan’a bunca bel bağlamanın yukarıda anlatmaya çalıştığımız senaryolarla bir ilişkisi var mı?
2026’da akla takılan deli soruları sormaya devam edeceğimizden hiç kuşkum yok.
Türkiye’nin o sıradaki ismiyle Avrupa Topluluklarına (AT) tam üyelik başvurusu yaptığı 1987 yılında Avrupa Komisyonu Başkanı Jacques Delors ‘du. Açık konuşmak gerekirse biz Türkler onu hiç sevmedik. Delors Türkiye’ye AT yollarını kapatmak üzere Avrupa kimliğini tanımlayacak “judeo chretienne, greco latin”, yani Yahudilikle Hristiyanlığın, antik Yunanla Latin dünyasının kesiştiği noktadır deyip kestirip atacaktı. Delors’un yaptığı bu tanımın izlerini bugün hala kırabilmiş değiliz.
Ancak Delors görev yaptığı 1985-1995 yılları arasında Avrupa entegrasyonu için çok önemli adımlar atmış bir Komisyon Başkanı olarak da karşımıza çıkıyor. AET kurucu antlaşması yürürlüğe girdiği an itibarı ile (1 Ocak 1958) virgülüne bile dokunulamayan bir nitelik göstermekteydi. Antlaşma’nın yapısına yönelik farklı yorumlar kurucu devletler arasında önemli siyasi çekişmelere yol açıyor, virgülüne dokunursak kurulan düzen tamamı ile elden gider endişesi, özellikle federal düşünceyi savunanlarda korunma mekanizmasını ortaya çıkartıyordu.
Öte yandan Antlaşma’nın güncellenmesi, gelişen ihtiyaçlar kapsamında bir zaruret olarak da ortaya çıkmıştı. Özellikle artık tamamlandığı varsayılan “Ortak Pazar” üye devletler arasında çeşitli yollarla yapılan korumacılığı gidermekte yeterli olmuyordu.
Bu bağlamda Delors, Başkanlığa gelir gelmez, Ortak Pazar’dan Tek Pazar’a geçiş mesajını verecek, yanına iş dünyası desteğini de çekebilmek için İtalyan ekonomist Cecchini’ye bir rapor hazırlatarak, “Tek Pazar” olamamanın maliyetini ortaya koyacaktı. Buna göre “teknik”, “fiziki” ve “mali” engellerin yıllık maliyeti 7 milyar dolardan fazlaydı ve dolayısı ile bu yük AET kurucu antlaşmasının ruhu ile bağdaşmamaktaydı.
Bütün bu tartışmaların sonucunda 1987 yılında “Avrupa Tek Senedi” ortaya çıkacak ve kurucu antlaşmada ilk kez değişiklik yapılacaktı. (Bu noktada hala “Tek” kelimesine karşı olduğumu belirtmek isterim. Frasızca “unique” kelimesinin karşılığı “kendine özgü” ya da “münhasır” olarak çevirilebilirdi) Yine hemen belirtmekte yarar var fiziki ve teknik engeller konusunda değişiklikler getirilebilirken, her üye devlet kendi doğasına göre kendi vergi yapısına dokundurtmaya yanaşmayacak dolayısı ile mali engeller konusunda adım atılamayacaktı.
Geçmişe yönelik bu kısa değerlendirmenin ardından yavaş yavaş günümüze gelelim.
Birkaç yıl önce yaşadığımız “Covid” salgını sırasında ekonomi operatörlerinin en fazla yakındıkları konu, üretimdeki tedarik zincirinin kırılması oldu. Hammadde, işlenmiş ara malları ve nihai mamulün sevkiyatı olarak özetleyebileceğimiz mal hareketliliğinin sürekliliği temin edilemediği oranda üretim ekonomisi büyük bir krize girer. Bu noktada hemen belirtilmesinde yarar gördüğümüz husus tedarik zincirinin en önemli aktörleri karayolu taşımacılığı yapan “TIR”lar ve TIR süren şoförleridir.
Doğal olarak taşımacılık sadece karayolu ile yapılmaz. Buna hava yollarını, demir yollarını ve deniz taşımacılığını da eklemek gerekir. Ancak hava yollarının pahalılığı, demir ve deniz yollarının süre açısından hantallığı (özellikle savaş nedeni ile deniz yollarının giderek daha riskli hale gelmesi), en cazip taşımacılık için karayollarını ön plana çıkartmaktadır. Pandemi sırasında hem AB içinde, hem de AB dışındaki üçüncü ülkelerde sağlık gerekçesi ile uygulanan sınır kontrolleri mal trafiğinde, diğer ifadesi ile tedarik zincirinin işleyişinde önemli tıkanıklara yol açacaktı.
Peki bugünün koşullarında pandemi bitti, artık sorun kalmadı diyebilir miyiz?
Bu noktada yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığımız Delors’un “fiziki engellerine” ve daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz gümrük birliğinin yasaklarına geri dönmekte yarar var. Tek Senet çerçevesinde hayata geçirilen “fiziki engellerin” kaldırılması olgusu, 31 Ocak 1995 itibarı ile gerçekleştirilen Türkiye-AT gümrük birliğinin son dönemine girilmesi ile birlikte sadece AB ülkeleri için değil, Türkiye-AB arasındaki mal trafiği için de geçerlidir. Her ne kadar Türk taşımacıları AB’nin ilk sınırından geçerken sınır kontrolleri ile karşı karşıya geliyor, aynı uygulama Türkiye sınırlarından geçen Avrupalı taşımacılara uygulanıyor olsa da ortaya çıkan vakit kaybı maliyetlerini, TIR’ın üstünde taşınan malın fiyatını artırdığı oranda bir rekabet dezavantajı olarak da değerlendirmek gerekir. Bu çerçevede gümrük birliği olgusunun getirdiği bir yasaklama olan “eş etkili vergi” ve “miktar kısıtlaması ile eş etkili önlem” olarak değerlendirebiliriz.
Aynı doğrultuda “TIR”ı süren şoförün karşı karşıya geldiği sorunlara da bakmak gerekir. Türk TIR şoförü her mal sevkiyatında Scengen sınırları içinde geçerli ve süresi dolmamış bir vizeye sahip olmak mecburiyetindeyken, AB’den Türkiye’ye mal taşıyan Avrupalı sürücüler için böyle bir zorunluluk bulunmamaktadır.
Bu durumun yarattığı bir haksız rekabetin ortaya çıktığının da altını çizmek gerekir. Türk sürücü son yıllarda her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının şikayeti olan uzun vize kuyruklarında beklemekte, sonunda vize alsa bile hala “cascade” (kademeli olarak vize süresinin artırılması) sistemine dahil edilmediği için çoğunlukla kısa süreli vizelerle yetinmek zorunda kalmaktadır. Ayrıca her vize için ödenen paraları da dikkate almak gerekir.
Bu bağlamda şoför vizelerini hemen yukarıda bahsettiğimiz eş etkili vergi ve eş etkili önlem kapsamında değerlendirebiliriz. Her vize için ödenen paralar özü itibarı ile taşınan malın değerine yansıyacağı oranda bir eş etkili vergi, vize reddi ya da çok kısa süreli vizeler taşımacılığı engellediği oranda bir eş etkili önlemdir.
Bu saptamaları yaptıktan sonra günümüz gerçeklerine dönersek.
Öncelikle Türkiye-AB ilişkilerine kısaca göz atalım. Bugün itibarı ile Türkiye’nin toplam ihracatının yaklaşık yüzde 45’i AB ülkelerine yapılmaktadır. Ancak bu yüzde 45’in yaklaşık yarısı Türkiye’de üretim yapan AB’li yatırımcının Türkiye’den yaptığı ihracat niteliğindedir. Diğer ifadesi ile AB’nin şoförlere yaptığı engelleme sadece Türkiye’nin çıkarlarına değil, AB’nin de çıkarlarına aykırı bir uygulamadır.
Tedarik zincirini daha geniş bir perspektifte ele alırsak. Diğer ifadesi ile işin içine Çin’de dahil olmak üzere bütün Uzakdoğu’yu katarak değerlendirme yoluna gidersek. Bu noktada iki tür şoför kimliğine dikkat çekmemiz gerekiyor. Bunlardan birinci kategoriye AB menşeli olanları koyalım. Giderek yaşlanan AB ülkelerinin taşımacılık yapacak şoför bulma sıkıntısı ortada. Bulsalar dahi Türkiye sınırından geçtikten sonra daha Doğu’daki sınırlarda karşılaştıkları ve karşılaşacakları sorunlar, Avrupalı şoförlerde Uzakdoğu taşımacılığı yapmak konusunda caydırıcı etki yaratıyor.
Türkiye şoförleri ile ilgili olarak da nüfusumuzun da giderek yaşlandığının altını çizmek gerekiyor. Öte yandan özellikle gençler arasında “vize sorunu” bu mesleğe yönelmeyi engelliyor. Uzakdoğu taşımacılığı ise Türk TIR’ları için AB menşeli TIR’lara oranla hem alışkanlıklar, hem de özellikle Türk kökenli cumhuriyet adet ve uygulamaları bilindiği için o kadar sorun değil. Özellikle Zegnazur koridoru açıldığında Türk taşımacıları için daha da cazip hale gelmesi bekleniyor. Doğal olarak bir diğer varsayımda Ermenistan ile kapalı olan sınırların açılması Uzakdoğu’ya gidişlerde önemli bir fırsat olacak.
Sonuçta AB sürücülerinin yapısı, Türk sürücülerine uygulanan vizeler tedarik zincirini aksattığı oranda ne AB’nin ne de Türkiye’nin yararına. Dileğimiz karşılıklı ortak çıkarlar için bu sorunların bir an önce giderilmesi.
Son söz Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ile ilgili olacak. Gümrük Birliği güncellenirse pratikte ortaya çıkan bu sorunların üstesinden gelinebileceği öne sürülebilir. Peki ne zaman? Hatırlayalım Avrupa Komisyonu’nun müzakere yetkisi alabilmek için AB çıkarlarını ön plana çıkartarak Dünya Bankası’na hazırlattığı rapordan bu yana yaklaşık 12 sene geçti. Siyasi gerekçelerle engellenen Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, güncelleme yapılmadığı için ortaya çıkan zararların önüne geçemiyor.
Her yılın sonunda gelmekte olan yılla ilgili “neler oldu?”, “neler olacak?” türünden yazı yazmak kaçınılmazdır. Yazılar genellikle geçmiş yıldaki olumsuzlukları ön plana çıkartır, gelecek yılla ilgili olarak da, mevcut koşulları dikkate alarak ve biraz da yazarın dünyaya, içinde yaşadığı bölgeye ve ülkesine bakış açısına göre “ihtiyatlı bir karamsarlık” ya da ihtiyatlı bir iyimserlik” içinde sonuçlandırılır. Bu satırların yazarı temelde naif çizgisini koruyarak tercihini hep ihtiyatlı iyimserlikten yana kullanmış, ne yazık ki karamsarlar her defasında kendisini ağır yenilgilere uğratmıştır. Her ne olursa olsun umut tükenmemeli, Umudun olmadığı yerde yenilgiyi kabul etmiş oluruz mantığı ile gelelim 2025’in son haftalarının bize bıraktıklarına ve nasıl bir 2026’ya başlayacağımıza…
Şu an için algımızı bu yazının başlığı özetliyor. Son birkaç hafta yaşadıklarımızı düşünün. Bir savaş alanı olmasını asla arzu etmediğimiz Karadeniz’de Türk münhasır ekonomik bölgesinde, hatta karasularında vurulan Rus gemisi, Ukrayna karasularında vurulan Türk gemileri, Ukrayna gemileri, Türk hava sahasından sızan, düşürülen ya da düşen kaynağı meçhul dron ve insansız hava araçları (İHA). Birileri bize bir mesaj mı veriyor? Mesaj ayağını denk al ile buyur sen de savaşa katıl noktasında mı?
Mesajı daha iyi okuyabilmek için galiba Rusya-Ukrayna savaşındaki gidişatı daha yakından mercek altına almak gerekiyor. Bu satırları kaleme alırken Trump-Zelensky görüşmesinin yeni yıldan önce yapılmasının beklendiği, bu görüşmeden Zelensky tarafından pozitif beklentiler olduğu haberleri dolaşıma sokuldu. İyimser tarafımız inşallah öyle olur diyor, kötümser tarafımız konuya frene basarak yaklaşmamız gerektiğini söylüyor.
26 küsur maddeden oluşan Trump barış planı 20 maddeye düşürülmüş vaziyette. Yaklaşımlara göre taraflar 20 maddenin yüzde 90’ında anlaştılar. Peki geride kalan yüzde 10? En can alıcı ve savaşın gerçek nedenini çözmeye yönelik bu yüzde 10 üstünde iyimser olmalı mıyız? Hele şu Trump-Zelensky görüşmesi gerçekleşsin, anlayacağız. Tabii bütün bu olup bitenin ardındaki nadir toprak elementleri meselesini de unutmadan. (Bu arada dünyanın en önemli nadir toprak elementlerinin Türkiye’de olduğunun kaydını da düşelim!).
Peki Rusya ile ABD arasında Ukrayna barışı için yapılan bu girişimler içinde AB’nin yeri nerede? Barış planlarına (ya da müzakerelerine) katılmak isteyen AB ülkelerinin Trump tarafından sürekli aşağılandıklarına yıl boyunca tanıklık ettik. Peki müzakerelere katılmak isteyen AB ülkelerinin başta Almanya olmak üzere, bir barışı arzu ettikleri gibi bir yanlış algıya gerek var mı? Söylemle gerçekler örtüşüyor mu?
Son aralık AB zirvesinde Avrupa’daki Rus varlıklarını (yaklaşık 210 milyar Euro) dondurup Ukrayna’ya aktarmak projesi, başta Belçika’nın bankacılık sistemine olan güveni kaldıracağı endişelerine dayalı itirazları nedeniyle hayata geçirilemedi. Buna karşılık yeni bir destek programı ile Ukrayna’ya önümüzdeki iki yıl boyunca 90 milyar Euro tutarında destek yapılması kabul edildi. Bu söylenenlerin anlamı aslında AB’nin destekleri ile Rusya-Ukrayna savaşının devamının destekleneceği. Neden mi?
Eğer Ukrayna’da her şey süt liman hale gelirse, sonraki hedefin eski Sovyet rejiminin kontrolü altında olan Avrupa toprakları olacağı. Evet şu andaki Rusya’nın konvansiyonel savaş gücü AB ülkeleri ile bir savaşı kaldıramaz. İyi de nükleer tehdidi bir yana bırakabilir miyiz? Sorunun ucu açık. Kaldı ki Putin’in son günlerdeki askeri manevraları doğrudan bu tehdidi ön plana çıkartıyor.
Peki bu tehdide karşı NATO cephesinde neler oluyor. Fransa devlet başkanı Macron’un birkaç yıl önce söylediği “NATO’nun ruhu öldü!” mealindeki sözlerinin bugünkü devamı Federal Almanya şansölyesi Merz’in “Pax Americana bitti!” cümlesinde kendisini göstermiyor mu?
Trump’ın adeta 2027’de biz NATO’dan çıkıyoruz mesajı, AB ülkelerinin Rus tehdidine karşı daha hızlı hareket etmeleri ve Ukrayna’nın Rusya’yı oyalamaya devam etmesi için desteklenmesi gereğini ön plana çıkartmıyor mu? Kendi kendine yeterli bir AB güvenliği için önümüzdeki 5 yıl boyunca 800 milyarlık bir savunma sanayii bütçesi, AB dışındaki ülkelerin de katılımını sağlamak üzere 150 milyar Euro kaynak ayrılan SAFE programı, eğer savaş erken biterse zamanlama açısından bütün tahsis edilen kaynaklara rağmen yeterli olabilir mi? Tabii doğal olarak artık refah toplumu olmaktan çıkacak AB ülkelerinde daha da yükselmesi kaçınılmaz olacak aşırı sağ gerçekliği AB’nin sürdürülebilirliği konusundaki endişeleri artırmayacak mı?
Bu görünüm altında gelelim bize. Daha doğrusu yukarıda söylenenleri şimdilik saklı tutmak kaydıyla geçen hafta yaşadığımız İsrail-Yunanistan-GKRY anlaşmasına. Tamamen bize karşı, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının kullanımı konusunda Türkiye’nin hak talep etmesini engellemeye yönelik bir askeri iş birliği ortaya çıkıyor. Peki bu üç ülkenin gücü Türkiye’yi durdurmaya yeter mi? Belki de doğru soruyu, arka planda ABD’nin desteği olmasa böyle bir anlaşma yapılabilir miydi diye sormak gerekiyor. Mevcut durumdan yararlanan Netanyahu’nun anlaşma imzalandıktan sonra “bizim topraklarımız üzerinde eski imparatorluğu yeniden canlandırmak imkansizdır!” mealindeki ve doğrudan ülkemizi hedef alan sözleri sadece bize mi yoksa Tom Barrack’a karşı mı söylendi? Öte yandan bizim hakikaten eski Osmanlı’yı canlandırmak gibi bir projemiz var mı? Hani RTE sonrası Bilal beyin “Külliyeye hazırlanıyor” imajını bu doğrultuda mı okumak gerekiyor.
Gelelim Suriye’nin doğusuna. Hatta sayın Bahçeli tarafından ortaya atılan ve sonuna kadar desteklenen “PKK’nın tasviyesi, kalıcı barış planı, vs.” sürecinin geleceğine. Hani, PKK’mı kaldı, kalanların hepsi PYD/YPG ile bütünleşmedi mi? haklı soruları bir yana, Suriye’nin geleceği konusunda endişelerimizin devam ettiğini bize gösteriyor. Son olarak Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın çıkışları, Suriye’de yaptığı konuşmanın bir teknik arıza mı olduğu ya da daha fazla konuşmasının engellenmesi için teknik arıza bahanesine mi sığınıldığı bilinmez, Türkiye tarafından bir kırmızı çizgi olarak algılandığını da bize gösteriyor. Diğer ifadesi ile olup bitenin kabul edilemeyeceği, Türkiye’nin Suriye’nin doğusuna müdahale edebileceğinin açıklanması karşısında ABD menşeli yeni mühimmatın bu bölgeye gönderilmesi de manidar değil mi?
Mesaj açık. “Eğer bir müdahalede bulunacaksanız, karşınızda sadece PKK’nın uzantısı olan PYD/YPG’yi değil, İsrail/ABD’yi bulacaksınız!” Sahi ABD bizim dostumuz, müttefikimiz mi? Pax Americana bizim için ne zamandan beri geçerli?
Dönelim yapmaya çalıştığımız bu analizin önce ortalarına ardından başlarına. Rusya-Ukrayna savaşının AB açısından nasıl algılanıp reaksiyon verildiğine, mutlak surette vakit kazanılma arzusuna değinmiştik. Bu noktada hemen vakit kazanmanın önemli unsurlarından bir tanesinin de nükleer aşamaya geçmeden önce savaşın konvansiyonel sınırlarda tutulmasıdır. Bu noktada bu satırların uzmanlık bilgisini çok aşan askeri doktrinlere girmek istemem. Ancak şu gerçeği süreçlerle ilgili herkes tarafından bilindiği düşüncesiyle, Ruslara karşı Avrupa’da savaşı konvansiyonel cephede sürdürebilecek tek ülkenin Türkiye olduğu herhalde aşikar. NATO’nun ikinci büyük ordusu olarak yıllarca öğündüğümüz Türk silahlı kuvvetleri, bugün başta Almanya olmak üzere (kendilerini ABD-İsrail ikilisine dayamış Yunanistan, GKRY hariç) bütün AB ülkelerinin dikkatini çekiyor. Geçtiğimiz aylarda önce İngiltere Başbakanı’nın ardından Federal Almanya şansölyesinin Ankara’yı ziyaretleri, Türkiye’nin SAFE programına katılımı için gösterilen gayretler, tam üyelik olmasa bile oluşturulacak yeni Avrupa savunma doktrininde Türkiye’yi yanlarında görmek istediklerinin işaretleri.
Peki biz, adını tam olarak telaffuz edemediğimiz, bu yeni Avrupa savunma projesinde yer almayı gerçekten istiyor muyuz? Esas itibarı ile Rusya’ya karşı oluşturulacak bu yapılanma işimize ne kadar gelecek? Rusya ile örtüşen ya da kaybetmemek istediğimiz çıkarlarımız önemli değil mi? Erdoğan Putin’e S400’leri geri alma teklifi yaparken Ankara semalarına kadar gelen, kendiliklerinden düşen İHA’lar başka bir mesaj değil mi?
Hepsi bir yana neredeyse Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin tek dostu gibi görülen Libya genelkurmay başkanının dönüş yolunda düşmesi sizce basit bir kaza mı? Yoksa bu analizde çizmeye çalıştığımız büyük harita ve Türkiye bağlamında önemli bir komplo teorisinin parçası mı?
Evet bu yazının başlığı abluka. Abluka altındaki Türkiye’de olabilirdi. Umarım 2026’dan 2027’ye girerken ablukadan kurtulmuş Türkiye’nin bu işi nasıl başardığını yazarız. Ben hala bütün naif kişiliğimle, aklın galebe çalacağı “ihtiyatlı iyimserler” kategorisinde yer almaya devam edeceğim.
2026 hepimiz için iyi bir yıl olsun umuduyla…
Geçtiğimiz yıl yazdığım pek çok yazı ne yazık ki oldukça kötümserdi. “İçimizi kararttın, yazılarına bir süre ara ver!” uyarılarını dikkate alarak yazılarıma bir süre ara vermek niyetindeydim. Umutlu ve iyimser bir yıl olması dileği ile (klavyeden uzak!) yeni yılın ilk Cumartesi sabahı televizyonun başına oturdum. “Aman Allah’ım o da ne!” diyerek gözlerime inanamadım. ABD, aslında beklenildiği gibi dersek hatalı olmaz, Venezuela’yı acımasızca vurmaya başlamıştı. Bombardıman sesleri durduktan sonra Venezuela devlet başkanı Maduro ve eşinin “Delta force” tarafından nokta operasyonu ile nasıl yakalandığı ekran başından ayrılamayan bütün dünya kamuoyuna naklen yayınlandı.
Bu noktada Maduro’nun savunulacak bir tarafı olmadığının altını hemen çizelim. Maduro ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki temaslar sırasında yazmaya çalıştıklarımı hatırlayanlar kendisi ile ilgili düşüncelerim hakkında bilgi sahibi olabilirler. Halkını sefalete sürükleyen, Chavez’in mirasına sahip çıktığı var sayılan ama yakından uzaktan bu mirasla ilgisi olmayan, rakiplerini hapse attırmakta dahil olmak üzere her türlü seçim hilesine başvuran Maduro’nun sevilecek bir tarafı olmadığı aşikar. Dolayısı ile Maduro’nun kimliği ile Maduro’nun başına gelenleri karıştırmamak gerekiyor.
Dönelim bu yazının başlığındaki “haydut”a ve haydutun temsil ettiği “haydut devlet” anlayışına.
Malum, Monroe doktrini 2 Aralık 1823 tarihinde dönemin ABD Başkanı James Monroe tarafından Kongre’ye sunulan ve 18inci yüzyıl boyunca geçerliliğini sürdüren, Amerika kıtasına Avrupalı sömürgecilerin müdahalesini engellemeye yönelik, kıtada sadece ABD’nin borusunu öttürebileceğini öngören, Trump’ın yeniden sahiplendiği bir doktrin olarak karşımıza çıkıyor. “Amerikan kıtasında hala Avrupa sömürgeciliği tehdidi mi var?” diye sorabilirsiniz. Belki Avrupa artık tehdit değil ama, kuşkusuz Trump’ın hedefinde Çin var.
Konuyu daha derinlemesine anlayabilmek için film şeridini biraz daha ileriye saralım. Özellikle 2. Dünya Savaşına dahil olan ve artık kendisi içe kapalı bir anlayışla Dünya meselelerini yürütemeyeceği anlaşılan ABD, savaşla birlikte üzerinde güneş batmayan imparatorluk İngiltere’nin yerini alacak, savaş sonunda Dünya sorunlarını çözmekte yetersiz kalan Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) yerine Birleşmiş Milletler’in (BM) kurulmasına öncülük edecekti. Kurucu 5 ülkenin (2. Dünya Savaşı galibi) her birisinin Güvenlik Konseyi’nde veto yetkisi bulunan BM kararları, uluslararası hukuk olarak bildiğimiz hukuk düzeninin de kaynağını oluşturacaktı.
ABD’nin Venezuela saldırısının BM Güvenlik Konseyi’ne taşınması, otomatik olarak ABD’nin vetosu ile karşılaşacağından bir anlam ifade etmemektedir. Bununla birlikte ülkelerin mevcut toprak bütünlüğünü garanti altına alan BM sisteminin açıkça ihlal edildiği ve dolayısı ile artık BM’nin de sorunları çözmekte yetersiz kaldığı, yeni bir sistemin tartışmaya açıldığı açıktır. Hoş sistemi, uluslararası hukuku yerle bir eden Haydut’un, kendi anayasal düzenini de ihlal ettiği, savaş kararı almak için Kongre olurunu alması gerekirken, saldırıyı ABD çıkarlarına aykırı narkotik bir düzleme çekerek gerekçelendirdiği de söylemlerden anlaşılmaktadır.
Peki Haydut esas olarak neyin peşinde? Anlaşıldığı kadarı ile Chavez döneminde iki kere millileştirilen Venezuela petrolü ABD’nin esas iştahını kabartan olgu. ABD şirketlerinin bu petrolün (Dünya rezervinin yaklaşık yüzde17’si) yönetiminin başına geçmesi, özellikle ambargo döneminde esas alıcı Çin’in de kıtadan uzaklaştırılması için olmazsa olmazlar arasında yer alıyor. Buna bir de her durumda karşımıza çıkan nadir toprak elementlerini de eklemek gerekiyor.
Venezuela için her şey olup bitti mi? Anayasalarına göre geçici başkanlık görevini üstlenen Rodriguez’in işi hiç kolay değil. Venezuela’da yönetimin hakim gücü niteliğindeki ordu o kadar da ABD’ye teslim olma, ABD’nin ülkeyi kayyum aracılığı ile yönetmesine razı değil. Rodriguez bu durumda ABD’ye yakın mı duracak yoksa ordudan gelen sesleri mi daha fazla dinleyecek? Trump derhal Rodriguez’i tehdit etmekten geri durmadı ve Maduro’nun başına gelenlerden daha kötüsünün kendi başına gelebileceğini beyan etti. Peki ya Venezuela halkı? Chavez’e karşı darbe yapıldığında sokaklara dökülen, Chavez’in geri gelmesini sağlayan halk nerede?
Anlaşıldığı kadarı ile hiç birisine güvenmiyor ve olup bitenin sona erip hayatın normal akışına geri dönmesini bekliyor. Peki hayat normal akışına geri dönebilir mi? Ne Venezuela halkı ne de Trump’ın temsil ettiği “haydut devlet” anlayışından vaz geçilmediği oranda diğer halklar için bu beklenti fazlası ile iyimser.
Yaklaşık bir aydır sağlık sorunları nedeniyle yazılarıma ara ermek zorunda kaldım. Arada ”hayrola, neden yazmıyorsun?” diyen birkaç dost dışında pek de ciddiye alınan bir yazar olmadığımı anladım. İroni bir yana, tedavi sürecim bundan böyle evimle sağlık kuruluşları arasında mekik dokumakla geçecek. Bu süreçte tedavim için canla başla çalışan doktorlar başta olmak üzere bütün sağlık çalışanlarına, bütün kaprislerime katlanan sevgili eşime ve tabii ki sabahın köründe de olsa sağlığımdan endişe duyarak kendisini en güzel rüyalarından mahrum bırakan sevgili oğluma kocaman teşekkürler.
Yazılarıma geri dönmek için kısmet bugüneymiş diyerek son günlerde yaşadığımız birkaç başlığı art arda sıralayalım.
- Avrupa Birliği’nin genişlemeden sorumlu komiseri Marta Kos Ankara’yı ziyaret etti.
- Türk iş dünyası Türkiye’nin AB tam üyeliği için harekete geçme kararı aldı.
- Devlet Bahçeli, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları referansı ile Öcalan’a “umut hakkı”, Demirtaş’a özgürlük çağrısı yaptı.
- Zeydan Karalar tahliye edildi.
Marta Kos’un Ankara ziyareti Türkiye’de pek yankı uyandırmadı. Özellikle muhalif çevreler bu ziyaretten somut bir sonuç çıkmamasını diğer ifadesi ile gümrük birliğinin yeniden müzakereye açılması, vize serbestisi, vb. konularında adım atılmamış olmasını öne sürerek kendilerince haklı gerekçelerle eleştirdiler.
Bu eleştirilere kısmen katılmakla birlikte öncelikle sembolik anlama dikkat çekmek isterim. Bazı STK’larla yaptığımız Brüksel ziyaretlerimizde üzüntüyle tanıklık ettiğimiz olgu, Türkiye meselelerini tartışmak için “iyi komşuluk ilişkileri” komiserliği bünyesinde ağırlanmış olmaktı. Her ne kadar tam üyelik müzakereleri hukuken devam ediyormuş gibi olsa da, siz artık genişlemenin bir parçası değilsiniz görüntüsü açıkça ifade ediliyordu. İşte bu koşullarda Kos’un Ankara ziyaretini bir makas değişikliği olarak adlandırmak ne kadar mümkün olacak? Bunu önümüzdeki günlerde daha iyi anlayacağız.
Bu noktada Türk iş dünyasının devreye girmesi de manidar. Yaklaşık son on yıldır AB konusunda sesini çok fazla yükseltmemeyi tercih eden iş dünyamız herhalde siyasi kanattan gelen bazı sinyaller doğrultusunda harekete geçme kararı aldı olsa gerek. (Bazı iş dünyası STK’larını tenzih ederim!)
Bu görünüme AB’nin 1 Temmuz 2026 itibarı ile başlayacak Kıbrıs dönem başkanlığını da eklemek gerekiyor kanaatindeyim. Öyle ya, tam üye olduğu günden bu yana ne zaman Türkiye ile ilgili olumlu bir şeyler söylenmek istense şiddetle karşı çıkan GKRY kendi dönem başkanlığında neler yapar, neler yapmaz?
Hatırlayalım. 2004 yılında GKRY adanın bütününü temsilen AB tam üyesi olduğunda, Türkiye mevcut gümrük birliği koşullarının GKRY’ye uygulanamayacağı savından hareketle (bu savın temelinde GKRY’yi adanın bütününü temsil ediyor olarak tanıma endişesi yatıyordu), GKRY gemi ve uçaklarının Türk limanlarına ve hava limanlarına gelmesini yasaklıyordu. Bu yasaklama AB çevrelerinde büyük eleştirilere yol açacak, GKRY mallarının serbest dolaşımında engel olarak kabul edilecekti. Özellikle GRRY ve Yunanistan’ın girişimleri ile Türkiye ile AB arasında başlayan tam üyelik müzakerelerinin yanlış hatırlamıyorsam 10 küsur başlığı açılmadan askıya alınacaktı.
Peki şöyle bir senaryo düşünürsek. Diyelim ki Türkiye, Ada’da kalıcı bir çözüm bulunana kadar tanımanın söz konusu olamayacağı kaydı ile GKRY gemi ve uçaklarına uyguladığı yasakları kaldırdığını açıklarsa ne olur? Acaba Kos bu konuda Ankara’nın eğilimini ölçmek için özellikle Dışişleri Bakanı Fidan’la görüşmüş olamaz mı? Bu sorunun cevabı için de bekleyip göreceğiz. Kıbrıs’ta çözüm için karşılıklı güven artırıcı önlemler önümüzdeki dönemin sihirli kelimeleri olabilir.
Peki diyelim ki GKRY ve Yunanistan sorunlarını aştık. Hukukun üstünlüğüne saygılı bir devlet görüntüsünü verebilecek miyiz? Hani Sayın Bahçeli’nin AİHM kararlarına referansla Öcalan’ın önünü açma, Demirtaş’a özgürlük sağlama girişimleri, Türkiye’nin hukuka saygılı devlete dönüşme arzusu olarak da nitelenebilir. İyi de AİHM önünde Türkiye aleyhine açılmış 100 binin ötesinde dava varken sadece iki vakadan yola çıkılarak her şey çözüldü gibi mi yapacağız? Diyebilirsiniz ki her şey bahane, esas olan siyesi irade. AB Türkiye’ye özellikle güvenlik endişeleri bağlamında bunca muhtaçken illa ki bir kılıf uydurulur.
Demokrasi mi? Zeydan Karalar’ın tahliye edilmesi önemli bir başlangıç olarak kabul edilebilir mi? Hele bir göreve iade edilsin de görelim diyenlerden misiniz? Yoksa İmamoğlu özgürlüğüne kavuşana kadar demokrasinin varmış gibi gösterildiğine kanaat getirenlerden mi?
Umarım yaşıyormuş gibi yapmaktan çıkıp, yaşamdan gerçek anlamda zevk alacağımız günlere kavuşuruz. Akıl sağlığı başta olmak üzere nice sağlıklı günlere…
Tam 4 yıl bitmek üzere. 24 Şubat 2022 tarihinde Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ile başlayan savaş dördüncü yılını 24 Şubat 2026 itibarı ile tamamlayacak. Bitme umudu var mı? Ara sıra dillendirilse de, arada ateşkes ihtimalleri belirse de yok gibi. Kazananı olmayan bir savaş, yaşamını yitiren yüzbinler, evinden yurdundan olan milyonlar, savaşa harcanan milyarlarca dolarlar. Kim haklı, kim haksız kimin umurunda?
Rusya-Ukrayna savaşının yarattığı korkular, ya sıra bize gelirse diyen başta Almanya olmak üzere Rus tehdidini hisseden AB ülkeleri. Giderek kaybolma tehlikesi daha da artan NATO kalkanını yerinde tutmak için umutsuzca çırpınışlar. Hani geçen gün Alman Dışişleri Bakanının Deutsche Welle’ye verdiği mülakat Amlan umutsuzluğunun her halde had safhasıydı. Alman Dışişleri Bakanı NATO’yu överken, eski güzel günler göndermesi yaparken, eş zamanlı olarak ABD Dışişleri Bakanı NATO’nun ömrünün sonuna gelindiği mealindeki açıklamalarına devam ediyordu.
Bu koşullarda Rusya Ukrayna savaşı biter mi? Ukrayna Rusya’nın daha da yıpratılması için başta Almanya olmak üzere sonuna kadar desteklenmeye devam eder mi?
Kuzeyimizdeki savaşın bize yansımaları, Türkiye’nin askeri gücü sayesinde artan önemi ve AB ile ilişkilerde yeni dönemin nasıl olacağı, bu gelişmelerin Rusya ile ilişkilerimize nasıl yansıyacağı önümüzdeki günlerin başlıca soru işaretleri olarak karşımıza çıkıyor. Doğal olarak dış politikada yaşanması muhtemel önemli gelişmelerin iç politikamıza nasıl yön vereceği de ayrıca tartışılır olacak.
Peki ya Güneyimizde olup bitenler?
ABD ikinci uçak gemisini Arap Denizine konuşlandırırken, İran Hürmüz Boğazını kapatmaya yönelik tatbikatlara başladı haberlerinin gölgesinde ABD İran müzakereleri devam ediyor. Trump’a göre müzakerelerde bir sonuca varılamaz ise İran’a yazık olacak. Hani iki uçak gemisi ile İran’ın vurulması, İsrail’in oynayacağı olası rol, nedense dört yıl önce Rusya – Ukrayna savaşı sırasında söylenenleri hatırlamamıza yol açıyor. Pek çok uluslararası ilişkiler analisti için savaş en fazla 4 gün sürer, ardından Rusya istediğini alır, sulh yoluna gidilirdi.
Peki öyle mi oldu? Yukarıda anlatmaya çalıştık, 4 yıl bitiyor ve ne zaman biteceği konusundaki belirsizlikler devam ediyor.
Peki olası ABD + İsrail – İran çatışması 4 gün içinde biter mi? Haydi ismini doğru koyalım orantısız güç kullanımı ile ABD İsrail ittifakı esas hedefi olan Molla rejimine son verip ABD yanlısı yeni bir rejimin İran’da iş başına geçmesini temin edebilir mi? Pehlevi sülalesinin son temsilcileri herkes için bir umut olabilir mi?
Hiç kolay gözükmüyor. İran içinde kışkırtılan onca ayaklanma, ayaklanmaların meşruiyetine gölge düşürecek şekilde ABD İsrail ittifakı tarafından desteklendiği oranda Molla rejimini konsolide etti. Evet orantısız güç kullanımı İran’a büyük zarar verebilir, iyi de İran’ın karşı atakları göz ardı edilebilir cinsten mi? Özellikle Çin ve gücü yettiği oranda Rusya destekli İran’ın mukavemeti ne kadar hesaplanabiliyor? İran’ın oynayacağı aşikar olan Hürmüz Boğazı kartının Dünya petrol fiyatları üstündeki sonuçları ve global ekonomik krizi tetikleyici etkisi yok sayılabilir mi?
Bizim için dünyanın karşı karşıya geleceği olası risklerden payımıza düşenin yanı sıra İran’ın bölgedeki bütün Amerikan varlığını vurma tehdidini de dikkate alma zorunluluğumuz var. Türkiye topraklarındaki ABD varlıklarının İran tarafından vurulma olasılığı, bizi İran’la sıcak bir çatışmaya sokar mı?
2026 yılının Şubat ayı umarız barış rüzgarlarının tekrar esmeye başlamasına aracılık eder. Umalım 2022 Şubat’ından farklı duygularla Mart ayına gireriz.
Sui generis gölgesinde büyük risk: AB’de üretildi mi? AB ile birlikte mi üretildi?
Can Baydarol
Normal koşullarda bana ayrılmış bir sütunda ders notu niteliğinde köşe yazısı yazmam. Ancak AB’nin ABD ve Çin’e karşı tarihinin en önemli korumacılığını gündeme getirdiği ve Türkiye’nin de büyük risk altında olduğu, ne yazık ki cehaletin had safhada olduğu günümüz koşullarında böyle bir yazıyı kaleme almak kaçınılmaz oldu. AB’nin Türkiye’yi dışlayarak ve aşağıda belirteceğimiz gümrük birliği olgusunu hiçe sayarak bu mal AB’de üretildi kararını vermesi halinde sadece otomotiv sektörü itibarı ile düşünürsek, uğrayacağımız yıllık kayıp iflas bayrağı çekmemiz için yeterli olabilir. Türkiye’nin içinde bulunduğumuz yıl ana sanayii ile yan sanayiinin toplam ihracatı 45 milyar dolar seviyesine ulaşmış, bunun yüzde 70’i AB ülkelerine yapılmıştır dersek, meramımız belki daha iyi anlaşılır. Bu can acıtıcı girişten sonra, gelelim ders notlarına.
Sui generis.
Latince olan bu kavramın tam Türkçesi kendine özgü ya da eski deyimiyle nev-i şahsına münhasırdır. Ben bütün dünya ile ortak dil olarak Latince halini kullanmayı tercih ediyorum. Öz Türkçeci arkadaşlar kusura bakmasın.
Bugünün AB’si, o günlerin AKÇT (Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu – 1952) AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu -1958) ve EURATOM (Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu – 1958) kurulurken uluslararası ilişkiler jargonuna yeni bir kavram girdi: Uluslarüstü hukuk. Bu hukuk kendisini tanımlayan kurucu antlaşmalarını da diğer klasik uluslararası antlaşmalardan ayrı tuttu. Klasik uluslararası antlaşmalar kanun niteliğindeyken (yürürlüğe girdiği an bir statü yaratan, bir statüyü değiştiren ya da bir statüyü ortadan kaldıran) AB’ye kadar uzanan silsile içinde Avrupa entegrasyonunu belirleyen antlaşmalar kanun niteliği gösteren bazı maddeleri olsa da, çerçeve nitelik göstermekte, adı konmamış bir tür anayasal karakter içermekteydi. Diğer ifadesi ile örneğin AET’yi kuran antlaşma AET’yi kurmaktan ziyade AET’nin nasıl kurulacağını tarif ediyor, AB’yi kuran antlaşmada aynı doğrultuda AB’nin nasıl kurulacağını anlatıyordu. Esasen bugün geldiğimiz noktada pek çok tartışmanın kaynağı da aslında hala AB’nin kurulamamış olması, özellikle “Ortak Dış Politika ve Güvenlik Politikası” alanında tatminkar adımlar atılmamış olması değil mi? Bu adımlar atılamadığı oranda Dünya’daki büyük değişimler karşısında AB’nin sesinin cılız çıkması, AB hukukunun yine sui generis yapısı karşısında karar alınamaması en büyük sorunlar olarak karşımıza çıkıyor.
Peki artık AB olarak adlandıralım, bu sui generis yapının bize etkisi ne?
Türkiye’nin AET ile kurduğu ilişkinin tarihi 12 Eylül 1963 (yürürlüğe giriş 1 Aralık 1964) Ankara Anlaşmasına kadar uzanır. Ankara Anlaşması Türkiye ile AET arasında bir ortaklık tesis eden ve nihai hedefi siyasi nitelikte yani tam üyelik olan bir anlaşmadır. Ancak anlaşmayı bu kadarı ile tarif etmek yanıltıcı olacaktır. Anlaşma pek çok yönü ile AET kurucu antlaşmasının bir kopyası niteliğinde olup, çerçeve mahiyetindedir. 1963 yılında anlaşmaya imza atanlar büyük olasılıkla pek de farkında olmadan anayasal karaktere sahip bir anlaşmaya imza atmışlardı. Özellikle gençlik yıllarımda bir dönem dostluğundan büyük onur duyduğum merhum Ziya Müezzinoğlu’nun, İsmet Paşa’nın anlaşmaya kuşkulu yaklaşımı üzerine sorduğu soru. “Ziya bu anlaşmadan istediğimiz zaman çıkabilir miyiz?” şeklindedir. Ziya Bey “tabii ki Paşam” deyince Ankara Anlaşması imzalanmıştır,
Neyse bu tarihi anektodu bir tarafa bırakıp, tarihin akışına geri dönersek, Anlaşmanın ortaya koyduğu çerçeveyi 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe giren Katma Protokol doldurmuştur. Katma Protokol’e kadar geçen süre Anlaşma’nın hazırlık dönemiyken, Protokol ile birlikte geçiş dönemine girilmişti. Hemen bu noktada süreçle ilgili bazı yanlış anlamaları ve değerlendirmeleri gidermek üzere, Ankara Anlaşması’nın düzenlediği bu dönemlerin sonuncusu tam üyeliğe gitmesi gereken ve gümrük birliğine dayalı son dönemdi. Özellikle Sürecin sui generis yapısını dikkate almayan bazı ekonomistlerin ve uluslararası ilişkiler uzmanlarının öne sürdükleri: “tam üye olmadan gümrük birliğine girmek hatalıdır, bir STA (Serbest Ticaret Anlaşması ) yeterli olurdu” ifadesi anlaşmanın tam üyelik hedefini ortadan kaldıracağı ölçüde doğal olarak kabul görmemiştir.
Katma Protokol’ün yürürlüğe girdiği tarih itibarı ile hukuken (de jure) gümrük birliğinin asimetrik olarak başladığını da kabul etmek gerekir. Bu tarih itibarı ile AET ülkeleri Türkiye’ye karşı uyguladıkları tarife ve tarife dışı engelleri kaldırmış, diğer ifadesi ile gümrük birliğinden kaynaklanan kendi yükümlülüklerini yerine getirmiş, Türkiye’nin karşıt yükümlülüklerini yerine getirmesi 12 ve 22 yıllık listelerin konusu olmuştu. Bunlardan 12 yıl esasken, 22 yıl bazı hassas sanayi ürünlerini kapsıyordu.
Türkiye yaşadığı ekonomik zorluklar bahanesinin arkasına sığınarak bütün yükümlülüklerini yerine getirmeyi istisnai hassas ürünler listesine koyacak, burada da 1 Ocak 1995 esas olması gerekirken, 31 Aralık 1995 itibarı ile gümrük birliğinin son dönemini başlatacaktı.
Doğal olarak bu noktada da yakın geçmişte yaşadığımız ve bugün hala tekrarladığımız bazı yanlışlıkların altını çizmek gerekiyor.
Dönemin Başbakanı Çiller siyasi propaganda üreticilerinin desteği ile çok iyi bir malzeme bulduğuna inandırılmıştı. “Lozan’dan sonra en büyük Antlaşmayı yapmak bana kısmet oldu!” derken, büyük ihtimalle kendisi de kendi söylediğine inanıyordu. Ancak heyhat ortada ne bir antlaşma, ne de bir anlaşma vardı. Gümrük birliğinin son dönemini tarif eden belgenin adı: “Türkiye ile AT arasında Gümrük Birliği’nin son dönemini yürürlüğe koyan 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı” idi, Dikkat edilirse AB kısaltması kullanılmamış, Avrupa Toplulukları (AT) kısaltmasına yer verilmiştir.
Karar yürürlüğe girmeden adı bende saklı bazı politikacılar antlaşma metnini yaklaşık iki saat eleştirmek suretiyle bende büyük hayranlık uyandırmışlardı. Kapağını bile okumadıkları metnin içeriğini eleştirmek bende bugün de geçerli olan, her türlü uzmanlık bilgisinin politikacılarımıza gökten vahiy yolu ile geldiği kanaatine ulaşmama neden oldu. Ancak günümüzde hala bazı anlı şanlı uluslararası ilişkiler hocalarının gümrük birliğinin bir anlaşmayla tesis edildiği düşüncesinde olmalarını üzüntüyle karşılamaktayım.
Kararın yürürlüğe girmesi de ayrı bir şenlikti. Bizim taraf metnin bir anlaşma olduğu konusunda ısrar edince, AB tarafı da artan Parlamento yetkileri çerçevesinde anlaşmanın Avrupa Parlamentosu (AP) tarafından onaylanması gereğini dayattı. AP’ye lobi yapmak için giden siyasetçileri, bürokratları, kanaat önderlerini düşündükçe bugün bile hayıflanırım. Ortaklık Konseyi Kararları Ankara Anlaşması tarafından düzenlenmiştir ve bu konudaki onay mekanizması 1963-64 tarihleri arasında gerçekleşmiştir.
Doğal olarak bir de hak ve yükümlülüğün birbirine karıştırılarak anlatıldığı Çiller söylemine işaret etmekte yarar var. “Gümrük birliği hakkımızdır, hakkımızı alacağız!” söylemi, Çiller karşıtları tarafından gümrük birliği karşıtlığı halinde kullanılacaktı. Halbuki daha önce de belirttiğimiz gibi Türkiye’nin gerçekleştirdiği 1973 yılında asimetrik olarak elde ettiği haklara karşıt yükümlülüklerini yerine getirmekten ibaretti.
Gümrük Birliği ve Dünya Ticaret Örgütü meselesi
Gümrük birliği meselesi tartışılırken gözden kaçan önemli olgulardan bir tanesi, ister gümrük birliği olsun, ister STA olsun GATT (General Agreement on Tariff and Trade_ Tarifeler ve Ticaret üstüne Genel Anlaşma) kurallarından sapma anlamına geldiği oranda bu anlaşmaya konsolide edilmeleri gerektiği doğrultusundaydı. GATT 1995 yılından itibaren Dünya Ticaret Örgütüne (DTÖ) dönüşerek kurumsal kimlik kazandığı ölçüde bizim OKK’nın konsolide edildiği kurum olarak karşımıza çıkacaktı.
Ancak bu noktada öncelikle çok az bilinen bir başka gerçeğin de altını çizmekte yarar var. Ardından günümüz için daha vahim olan bir başka soruna değinmekte yarar var.
Pek çok konu ile ilgili uzmanın, politikacının inandığının aksine Türkiye AT’nin gümrük birliğine girmemiştir. Bu noktada klasik uluslararası ilişkiler uzmanlarının görüşüne kısmen de olsa katılıyorum. “AB’ye tam üye olmadan gümrük birliği olmaz!” Bu düşüncenin gerekçesi yanlış hatırlamıyorsam 1978 ya da 1979 tarihli bir ATAD (Avrupa Toplulukları Adalet Divanı) kararına dayanmaktadır. AT ile ticari ilişkilerde bulunan bir Yunanistan vatandaşı, “ülkesinin çok yakın bir gelecekte AT tam üyesi olacağı ve esasen mevcut durumda da Yunanistan’ın AT’nin bir ortak üyesi olması sıfatı ile ticari ilişkilerinde kendisine ayırımcılık uygulanmaması” için ATAD nezdinde dava açar.
ATAD’ın bu konuda verdiği karar, “Yunanistan ile tam üyelik antlaşması imzalanana kadar, Yunanistan’ın bir Ortak üye olduğu (aynen bizim gibi – bizim Ankara anlaşmasının paralelinde o tarihlerde geçerli olan Atina Anlaşması vardı) dolayısı ile ayırımcılığın kaldırılamayacağı ifade edildikten sonra, ATAD’ın ortak üyeler için söyledikleri bizim gümrük birliğinin “sui generis” yapısını da tarif etmektedir. “Bir ortak üye ile ilişkiler aynen bir tam üye ile olduğu gibi geliştirilebilir. Ancak üç istisnası vardır. Ortak üye AT’nin ortam karar masasında yer alamaz, ortak hukuk sisteminin parçası olamaz ve ortak bütçesinin içinde yer alamaz”. Gümrük birliği olgusu üçüncü ülkelerle ortak ticaret politikası kararları (Ortak gümrük tarifeleri, ortak koruma önlemleri ve bizim için daha da can acıtıcı olan üçüncü ülkelerle yapılan STA’lar), bu kararların uygulanmasına yönelik hukuk kuralları ve nihayet AB bütçesinin önemli bir bölümünü oluşturan gelir-gider kalemlerini oluşturduğu oranda bütçe dışında bir tarif gerektirmektedir. Bu durumda Türkiye’nin tam üye olmadan AB’nin gümrük birliğine girmesi söz konusu değildir. Ancak AT’nin gümrük birliği ile, Türkiye’nin gümrük alanı arasında, AT’ninkine paralel işlediği varsayılan bir gümrük birliğinden söz edilebilir. Bu yapıya bağlı olarak AT üçüncü ülkelerle STA imzaladığında Türkiye dışlanmakta, söz konusu üçüncü ülke sanayi ürünleri Türkiye’ye AB üzerinden (trafik sapması yaparak) engelsiz giriş yaparken, Türk sanayi ürünleri ciddi korumalarla karşı karşıya gelmektedir. Diğer ifadesi ile bu noktadaki asimetri Türkiye’nin aleyhine işlemektedir. Son olarak AB’nin Hindistan ile farklı gerekçelerle yaptığı STA’nın Türkiye’nin rekabet gücünü ne kadar etkileyeceği de ciddi bir tartışma konusudur.
Peki Dünya Ticaret Örgütü kaldı mı? Bütün aksaklıklarına rağmen bizim gümrük birliği hala ayakta mı?
Son dönemde ABD Başkanı Trump’ın gerçekleştirdiği üçüncü ülkelere karşı yüksek gümrük vergileri atağı, son olarak da AB’nin AB’de üretilmiştir markasını çıkartmak istemesi esas itibarı ile Dünya Ticaret Örgütü’nün sonu, uluslararası ticarette anarşist dönemin başlangıcı anlamına gelmektedir.
DTÖ’nün esasını teşkil eden GATT 1947 yılında, yani İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte yapılan bir anlaşmaydı. Anlaşmanın gerekçesini özellikle büyük devletlerin ticaret hadleri savaşının (yüksek koruma duvarları) Dünya Savaşına yol açtığı düşüncesi oluşturuyordu. Buna göre giderek tam liberal hale gelecek dünya ticaret düzeni bütün savaşların ortadan kalkmasını da beraberinde getirecekti. Bu bağlamda bir dizi kural ortaya konuyor, uzun yıllar sürebilecek ticareti serbestleştirme müzakereleri (round) düzenleniyor, kendi aralarındaki ticareti gümrük birliği ya da STA yapmak yolu ile serbestleştiren ülkelere genel kuraldan muafiyet tanınıyordu. Ama en önemli kural serbestleştirme yapılırken bir ülkenin bütün ülkeler için aynı seviyede serbestleştirme yapması ve bu seviyeden geri dönüşünün olmamasıydı. Diğer ifadesi ile gümrük vergisi seviyesi ile kota seviyesinin mevcut halinden geri adım atılması GATT/DTÖ kurallarının ihlali anlamına gelecekti.
Peki geldiğimiz noktada Trump doktrinin üçüncü ülkelere yüksek gümrük vergilerinin uygulanması buna karşı AB’nin AB menşeli üretim hevesi sizce ortada DTÖ bıraktı mı?
Doğal olarak Trump’ın yüksek gümrük vergilerinin ABD mahkemeleri tarafından yasalara aykırı bulunması ve Trump’ın geleceği ile ilgili belirsizlikler tekrar uluslararası ticarette anarşi döneminden kurallı ticaret dönemine dönüşün yolunu açar mı? Bilemiyoruz. Yorum yapmak için çok erken.
Gelelim bizim asıl meselemiz olan AB menşeli üretim mi? AB ile birlikte üretim mi? meselesine.
Bu çalışmanın girişinde de ciddiyetle belirtmeye çalışmıştık. Türkiye’nin dışlanacağı bir senaryo önümüzdeki dönemde çok daha ciddi ekonomik problemlere yol açabilir.
Önce hemen AB açısından ne yapılmak istendiği sorusuna cevap arayalım. Özellikle otomotiv alanında Çin rekabetine dayanmakta güçlük çeken AB ultra korumacı bir arayış içinde. 80’li yılların sonlarında ortak pazardan tek pazara geçiş yapan o günlerin AT’si, şimdi de tek pazardan yüksek korumalı iç pazara geçiş yapma niyetinde. Peki Çin’e ve ABD’ye karşı yüksek koruma, bütün üretimi AB içine kaydırma arayışı AB’nin çıkarları ile ne kadar bağdaşır sorusu bütün çıplaklığı ile ortada duruyor. Artık bir sanayi ürününün sadece tek bir bileşenden oluşmadığı, çok sayıda ülkenin nihai ürün sürecine farklı aşamalarda, farklı maliyetlerle katkıda bulunduğu dikkate alındığında bu karar çok kolay gözükmüyor. Doğal olarak farklı çıkar guruplarının karar alma süreçlerini farklı boyutlarla etkilemeleri de kaçınılmaz.
Peki bir an için Türkiye açısından en kötüsünü, yani AB menşeli üretim tanımı içinde Türkiye’nin dışlandığını düşünelim. Bu çerçevede bizi koruyacak bir gümrük birliği var, Ankara Anlaşması geçerliliğini sürdürüyor diye gönül rahatlığı ile düşünebilir miyiz?
AB’nin böyle bir yola gitmesi halinde, ABD’den çok da farklı bir değerlendirmede olmayacağı, yani GATT/DTÖ düzeninin onlar içinde son bulacağını kabul etmek gerekir. Bununla birlikte başta Hindistan olmak üzere üçüncü ülke gurupları ile yaptıkları STA’lar kendi kontrollerinde yeni bir dünya ticaret düzeni arayışına dikkat çekebilir. Peki biz nerede olacağız? AB’nin insafı doğrultusunda temelde gümrük birliği yükümlülükleri ile tamamen ters bu tür uygulamaya ATAD ne der diye bekleyecek miyiz? Ya GATT/DTÖ bitti, sizin gümrük birliği ve Ankara Anlaşması da çöpe gitti diyecek olan radikal Türkiye karşıtlarına karşı bir savunma kalkanı bulabilecek miyiz? Son dönemlerde tamamen Trump’a bağlı bir dış politika çizgisinden kendi çıkarlarımızı korumak için yüzümüzü tekrar AB’ye çevirmenin vakti sizce de gelmedi mi? Savunma konularında bize muhtaçlar söyleminin arkasını daha doğru doldurmak, dünyada ve AB’de olup biteni daha iyi anlamak zarureti ortada. En azından şimdilik AB ile birlikte üretilen sanayi malları kategorisinde yer almanın lobisini yapmanın tam vaktidir.
Yazı biraz uzun oldu, kusura bakmayın. Aslında yazılması gereken pek çok ayrıntıyı da atladığımı belirterek son noktayı koyayım.
Güzel laftır. “Savaşların sonucu haklı olanı değil, güçlü olanı gösterir!” Yanlış hatırlamıyorsam Bertrand Russel tarafından söylenmiş.
İran’da olan bitene bakarsak, güçlü olan kesinlikle ABD/İsrail tarafı, haklı olan İran mı? Kesinlikle hayır. Tek haklı olan bence İspanya Başbakanı Sanchez.
Sanchez’in ilkeli duruşuna tekrar geri döneceğiz. Gelelim olanı biteni anlamaya. Bu süreç ABD’yi, ABD bir yana Başkanı Trump’ı neden ilgilendiriyor? Hiç kuşkusuz Trump başkanlık koltuğunu koruyabilmek için bir hikayeye ihtiyaç duyuyor. Başının mahkemelerle belada olduğunu biliyoruz. Epstein davası, Trump’ın koyduğu gümrük vergilerinin ABD hukukuna aykırılığı davası, başlatılan savaşın Kongre izni olmadan usulsüz olması ve ABD anayasasına aykırı olması. Her şeyin ötesinde Kasım ayında gerçekleştirilecek Senato yenileme seçimlerini kaybetme ve topal ördek haline dönüşme korkusu.
İran’da Molla rejimini deviren ve İran’a kendilerine göre demokratik, illaki demokrasi ile ilgisi olmayan, ABD çıkarlarına uygun bir rejim getiren “kahraman Trump!” hem hukuki sorunların hem de Kasım seçiminin üstesinden gelebilir inancı Trump cephesinde yaygın.
İsrail açısından İran hep sorundu, Molla rejimi değişmez ise sorun olmaya devam edecek. Yani Trump’a göre daha anlaşılabilir bir durum. Hele kendisine yardıma hazır ABD’yi yanında bulmuşken Netenyahu gidebileceği yere kadar gidecek. Peki Netenyahu’nun seçimle ve hukukla başı dertte değil mi? Hem de nasıl. Bir İran zaferi kendisi için tek kurtuluş yolu.
Peki aklı başında bütün devlet adamlarının, uluslararası hukuk uzmanlarının yaptıkları yorumlar doğrultusunda, “ABD/İsrail saldırısının uluslararası hukukun açık bir ihlali olmasına karşın (Birleşmiş Milletler Antlaşması madde 51) neden İran’ı haklı göremiyoruz?
Aklı başında kaç kişi insan haklarını, kadın haklarını göz göre göre ihlal eden, kendi vatandaşlarının canına kıyan bir Molla rejiminin destekçisi görünümünü vermeyi kabullenebilir?
Bir taraftan ABD emperyalizminin Trump tarafından yeniden tanımı (ABD’nin olan ABD’ye aittir, ABD’nin olmayan da ABD’ye aittir!), İsrail’in bölgedeki sınır tanımazlığı, öte taraftan Molla rejiminin kabul edilemez uygulamaları arasına sıkışmış sağduyu, “eğer İran’da bir rejim değişecek ise, bunu İran halkı istemeli ve yapmalı!” söyleminin ardına sığınıyor.
Peki bu söylemin gerçekleşme olasılığı var mı? Görülebildiği kadarı ile hayır. Dışarıdan özellikle ABD ve İsrail tarafından desteklenen İran içindeki başkaldırı hareketleri sadece Molla rejiminin kendisini konsolide etmesine yarıyor. Peki son olarak PJAK çevresinde oluşturulmaya çalışılan muhalif Kürt hareketinin bir başarı şansı var mı?
Belki de bizi en fazla ilgilendiren bu oluşum ile İran’dan atıldığı varsayılan ve topraklarımız üzerinde düşürülen füzelerin bir ilgisi var mı? İran mı bizi bölgesel bir çatışmanın içine çekmeye çalışıyor? Yoksa cepheyi genişletmek isteyen başkaları mı bize karşı kirli bir oyunun peşinde?
Anlaşılabildiği kadarı ile PJAK bağlamında bir girişimin de başarı şansı, ABD/İsrail saldırılarının dozu arttıkça yükselen İran milliyetçiliği karşısında yok gibi. İran’ı parçalamaya yönelik, emperyalizmin işbirlikçileri olarak adlandırılmak, ABD bu bölgeyi terk ettikten sonra sürdürülebilir bir yaşamın sıfatı olabilir mi?
Peki hava savaşları ile savaşın sonuçlandırılamayacağı, ancak bir kara ordusu müdahalesi ile zafere ulaşılabileceği göz önüne alındığında, Trump bu müdahaleyi göze alabilir mi? Bölge coğrafyası ne kadar müsait, yapılacak bir kara müdahalesi sonrasında ortaya çıkacak askeri zaiyatın hesabı Trump tarafından ne kadar verilebilir?
Gelelim İran tarafından yürürlüğe sokulan Hürmüz boğazı kartına.
Dünya ekonomisi bu kartı görebilir mi? Zaten pandemiden bu yana tedarik zinciri sorunları yaşayan ülkeler bu yeni durumla başa çıkma şansına sahipler mi?
Savaş nasıl ve ne zaman sona erer? Bilemiyoruz. İlkeli duruşu nedeniyle İspanya Başbakanı Sanchez’i bir kez daha kutluyoruz. Umarız AB’deki lidersizlik sorununun nasıl çözüleceğine dair önemli bir ip ucu kendisi tarafından yaratılmıştır.
ABD/İsrail vs İran savaşını değerlendirmeden önce, tarihçi İlber Ortaylı’nın vefatından duyduğumuz üzüntüyü bu satırlarda da paylaşalım. Evet belki olaylara tepeden bakması ile bazı kesimlerce sevilmese ya da bazı tarihçiler tarafından teorik alt yapısı çokça eleştirilse bile, gerçekleri ifade ediş tarzı ile uzun süre belleklerimizde yaşamaya devam edecek.
Rahmetli İlber hocanın öğrenimin bir dönemini rahmetli ünlü tarihçi Halil İbrahim İnalcık ile birlikte geçirdiği Şikago Üniversitesinden iki uluslararası ilişkiler profesörü bu yazının ilham kaynağını oluşturdu. Realist ekolü temsil eden bu profesörlerin ismini hemen bu noktada verelim: Prof. Robert Pape ve Prof. John Mearsheimer.
Malum, ABD İsrail ikilisinin İran’a saldırması ile başlayan savaş beraberinde çok sayıda spekülasyonu, dezenformasyonu kaçınılmaz olarak getirdi, getirmeye de devam edecek. Özellikle İran’ın beklenenden sert direnişi, attığı güdümlü füzelerle İsrail’i ve ABD’nin bölgedeki üslerini, bölge ülkelerdeki stratejik hedefleri vurması ve nihayet Hürmüz Boğazını geçişlere kapaması, savaşı sadece bölgesel bir savaş olmaktan çıkardı, bütün dünyanın ekonomik çıkarlarını etkileyen, küresel boyutta algılanan bir savaş noktasına getirdi. Herkesin kulağı bu savaşın galibi kimden ziyade, bu savaş ne zaman biter sorusuna takılmış vaziyette.
Prof. Pape’in inceleme konusu, İkinci Dünya Savaşından bu yana hava saldırıları. Diğer ifadesi ile hava saldırılarının maliyeti ve amaçlanan hedefe ulaşmada ne kadar yardımcı oldukları. “Eğer havadan yapılan saldırılar karadan yapılacak bir harekatla desteklenmez ise hiçbiri başarılı olmamıştır!” mealinde konuşuyor Prof. Pape.
Bu noktada anladığımız, İran’ı istediğiniz kadar yüksek teknolojili akıllı silahlarla vurun, evet bu İran’da ciddi hasarlara yol açar, sizde büyük mali kayıpların nedeni olur ama savaşın amacı olarak ilan ettiğiniz rejim değişikliğine yol açamazsınız. Humeyni’den sonra on yıllarca Molla rejimini yöneten baba Hamaney saldırılar sonucunda öldürüldü. Peki yerine geçtiği varsayılan (Sağ mı? Ölü mü? Yaralı mı? bilemiyoruz) Mücteba Hamaney rejimin devamı değil mi? Hamaney olmasa da bir başka isim rejimin devamını sağlamayacak mı? Diğer ifadesi ile kara harekatı olmazsa İran’daki rejim gerçekten değişir mi?
Havadan yapılan harekatın yerdeki yansımalarına da ayrıca dikkat etmek gerekiyor. Rejim muhalif saydığınız ve bel bağladığınız binlerce İran vatandaşı yapılan saldırılardan zarar görmedi mi? En basitinden yüz küsur kız öğrencinin ve eğitmenin hayatını kaybettiği cinayet saldırısı sizce rejim karşıtlarının mı? yoksa istemeseler de nihai analizde rejimi destekleyecekleri İran milliyetçiliğinin mi? kar hanesine yazılır. Kara harekatı için oynamaya çalıştığınız Kürt kartı bu noktada iflas etmedi mi?
Sahi rejim değişikliğinden hedefiniz ne?
Bu noktada ABD ve İsrail’in hedefleri çelişiyor mu?
Benim de fazlası ile desteklediğim bir görüşe göre, Molla rejimi olsun, ismi konmamış başka bir rejim olsun, ABD’nin esas derdi İran enerji kaynaklarının Çin’e erişmesinin önünü kesmek ABD’nin esas hedefi değil mi? Peki ya İsrail’in şu sıralarda Çin’e giden enerjiyle mi ilgisi daha fazla? Yoksa mitolojik vaat edilmiş toprak hedeflerine ulaşmak mı İsrail’in gerçek hedefi?
Dönelim Prof. Mearsheimer’ın: “ABD’nin bu savaşı kaybettiği şimdiden belli oldu” mealindeki söylemine.
Bu savaşın gözle görülür meşru bir dayanağı yok. İran’ın nükleer tehdit oluşturduğuna yönelik gerekçelendirme çabalarının önündeki en büyük engel, daha önce Irak’ın işgali sırasında öne sürülen “Irak’ın kitle imha silahları” tezinin içinin boş çıkması. Dayanak yoksunluğu uluslararası toplumda giderek ABD İsrail karşıtlığı olarak da adlandırılabilecek, İspanya başbakanı Pedro Sanchez’de somut ifadesini bulan savaş karşıtlığı söyleminde vücut buluyor.
Peki bu savaş nasıl biter?
Bir ihtimal Trump İsrail’i bir kenara itip, mini bir zafer ilan eder diyenlerin sayısı az değil? İran’ı vurduk, nükleer tehdidi ortadan kaldırdık! Söylemi bu tür bir zafer ilanı için müsait. Arada perde arkası diplomasi ile mevcut ya da yeni molla rejimi ile Çin’e giden enerji yolları kesilir mi? Şu an için akıbeti meçhul bir soru.
Trump’ın her şeyi göze alıp, özellikle son günlerde gündeme daha fazla gelen ABD Deniz Piyadeleri ile İran’a çıkartma yapması ve havadan başlattığı işi karada bitirmesi olasılığı çok düşük ihtimal olarak algılanmaktadır. Bu durum İran’da kara savaşını göze almak ve çok sayıda ABD’li askerin hayatını kaybetmesine yol açmak anlamına gelecektir. ABD’ye gidecek her asker naaşı özellikle Kasım ayında yapılacak senato yenileme seçimlerinde Trump’ın çok fazla oy kaybetmesi anlamına gelecektir.
ABD yargı sisteminin Trump’ın önünü kesmesi ve hukuk yolu ile savaşa son verilmesi ihtimali son günlerde anlamını yitirmeye başlamıştır. Anlaşıldığı kadarı ile Trump’ı mağdur gösterecek bu yola başvurmaktan ziyade Kasım seçimlerini beklemek yeğlenmiştir.
Özellikle Hürmüz geçişlerinde önü tıkanan Trump’ın bir barış yolu ümidi ile uluslararası toplumun yetişmesi. Hürmüz geçişinin İran tarafından kapatılması özellikle dünya petrol fiyatlarının belirsiz bir süre ile aşırı yükselmesine yol açacak ve pandemiden bu yana zaten istikrarsız görünüm çizen dünya ekonomisinin daha da bozulmasına, ayrıca AB ülkeleri için tehdit olarak görülen Rusya’nın bu işten karlı çıkmasına yol açacaktır. (ABD Rus ambargosunu gevşetince ilk karşı çıkan ülkenin Almanya olduğu gözden kaçırılmamalı). Koşulların daha da kötüye gitmemesi için uluslararası toplumun ara buluculuğu ABD için de tercih nedeni olabilir.
Şimdilik son söz olarak bu savaşın bir an önce bitmesini ummak, ülkemize yapılan bütün tahriklere karşı sükuneti korumak ve her türlü barış girişimine katkıda bulunmak zarureti ile karşı karşıyayız.
Bu arada Galatasaray maçında Ulu Önderin “Yurtta sulh, cihanda sulh” pankartını açan Liverpool taraftarına bir Galatasaraylı olarak “asla yalnız yürümeyeceksiniz” demek ister ve teşekkürlerimi sunarım. Pankartı göstermekten itina ile kaçınan TRT yetkililerine de teessüflerimi bildiririm.
ABD/İsrail cephesinin İran saldırısı üçüncü haftasını doldurdu, dördüncü haftaya girildi. Saldırının, daha doğrusu savaşın ne zaman biteceği konusunda savaşı başlatanlar ve sürdürme niyetinde olanlar dahil kimsenin tam bir bilgisi yok. Sadece işlerin bütün dünya için iyi gitmediği ve savaşın her türlü kural dışı, tehlikeli bir tırmanışı beraberinde getirdiği açık.
Öncelikle dünya için iyi gitmeyenleri hemen sıralayalım. İran’ın dünya petrol ticaretinin çok önemli bir bölümünün gerçekleştiği Hürmüz boğazını kapatması, petrol ve doğal gaz fiyatlarında çok ciddi artışa neden oldu. Halihazırda günlük 15 milyon varil petrol geçişi kaybının yaşanmasının 6 ay sürmesi halinde, savaş öncesinde arz fazlası nedeniyle 63 dolar mertebesinde seyreden varil fiyatının 170 dolara ulaşabileceği tahminleri ortada dolaşıyor. Bu durumun pandemiden bu yana ciddi ekonomik sorunlarla uğraşan, petrol ithalatçısı ülkeler için bütçelerinde aşırı yük anlamına geleceği açık. Hele bizim gibi zaten kriz içinde kriz yaşayan ülkeler için sonuçlar çok daha vahim.
Peki bu durumdan karlı çıkan yok mu?
Üzerindeki ambargo hafifletilen Rusya bir numaralı karlı çıkan olarak gözüküyor. Rusya’nın petrol gelirlerini artırması bir yana, Ukrayna’ya karşı sürdürdüğü savaşta kazançlı hale gelmesi dahi söz konusu olabilir.
Durumun savaşın tarafı İran için vehameti bir yana, İran’ı karlı çıkarması da ayrıca saptamamız gereken bir durum. Güçlü hasım ABD Nisan ayının ortasına kadar İran gemilerinin taşıdığı petrolün satışına izin vermiş durumda.
Bir diğer kar edenin de petrol ve kaya gazı üretiminde arz fazlası veren ABD olduğunu da ifade etmek mümkün. Hatta bu durumdan hareketle, İran’ın Hürmüz boğazını kapatmasının bizzat ABD tarafından desteklendiği doğrultusunda yorumlarla da karşı karşıya geldik.
Hürmüz boğazını şimdilik bir yana bırakacak olursak, dünya için çok daha büyük bir tehlikenin savaşın 22inci gecesi yaşandığının altını çizelim. İran İsrail’in kendi nükleer tesislerini vurmasına misilleme olarak İsrail’in nükleer tesislerinin bulunduğu Dimona bölgesini vurdu. Bu görünüm Soğuk Savaş günlerinden bu yana elinde nükleer güç bulunan hasım tarafların bu güce başvurmamalarını beraberinde getiren “yılgı dengesi” kuralını ortadan kaldırır mı soru işaretini beraberinde getirdi. Eğer bu noktada duyulan kuşku gerçekse, Dünya hızla bir nükleer savaşa doğru sürüklenir mi sorusu da ortaya çıkmış oldu. Öyle ya, maalesef kural tanıyan akil liderlerin ortadan kalktığı, kural tanımayan cinnet geçirme eğilimli liderler çağında yaşıyoruz.
Bütün bu gelişmeler yaşanırken, Trump’ın NATO’yu ve ülkelerini kendisine yardıma çağırması da geçtiğimi hafta içinde kayda geçti. Doğal olarak ABD’ye bir saldırı olmadığı, saldırganın ABD olduğu dikkate alındığında, NATO antlaşmasının malum beşinci maddesi (birimize yapılan saldırı hepimize yapılmış addedilir, saldırgana karşı tepki birlikte verilir) çalıştırılamaz. Trump kendisine yardım gelmemesini adeta bir ihanet olarak nitelendirip, yakın gelecekte NATO’dan çıkma işaretleri vermekte gecikmedi. Ancak şimdi sorulması gereken bir başka soru da ortaya çıkmış vaziyette. Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının dünya ekonomisini, Dimona bölgesinin vurulmasının dünya güvenliğini tehdit ettiği ölçüde İran’a karşı NATO çatısında ya da dışında ABD/İsrail’i destekleyen bir Batı ittifakı olur mu?
Doğal olarak bu senaryoya ABD’nin üç yeni savaş gemisi ve 2500 yeni deniz piyadesi katkısı ile özellikle Hürmüz’ün kontrolü için büyük önem taşıyan Hark adasına bir kara ordusu çıkarması yapma niyetini de eklemek gerekir. Bu noktada Hark adası ile sınırlı bile olsa, kara ordusu ile yapılacak bir harekatın çok ciddi riskler taşıdığının altını hemen çizelim. Bu tür bir operasyonun çok sayıda can kaybına yol açacağı aşikar. Şu ana kadar sayıları onlar seviyesinde olan ABD’li asker can kaybının yüzlerce olması durumunda ABD kamuoyunun Trump’a karşı alacağı tavır, özellikle Kasım senato yenileme seçimlerini düşünen ABD Başkanı tarafından ne kadar göze alınabilir sorusu bütün açıklığı ile ortadadır.
Öte yandan daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi kara harekatı olmaksızın bir rejim değişikliğinin olmasını beklemenin anlamı yoktur. Peki rejimi değiştirecek nitelikte yoğun bir askeri harekat yapılabilir mi? Bu noktada İran coğrafyası ve demografik yapısı konusunda kesif bir cehaletin olduğunu da vurgulamak gerekir. ABD deniz piyadelerine İran’daki Kürt oluşumunu ve rejim karşıtı İran muhaliflerini (!) de katsak, bir rejim değişikliği için yeterli olmayacağı çoğunlukla ifade edilmektedir.
Peki ABD İran’da gerçekten bir rejim değişikliği istemekte mi? Yoksa rejim değişikliğini isteyen sadece İsrail mi? Tam bu noktada İran’a karşı savaş yürütenler arasında giderek bir düşünce farklılığı yaşanması da kaçınılmaz gözükmekte. ABD açısından önemli olan Çin’e ucuz enerji satmayan, enerji kaynaklarını Batı ile entegre olarak kullanan bir İran rejimi yeterli gözükürken, İsrail için rejimin değişmesi elzem olarak addedilmekte. Önümüzdeki günler bu çerçevede daha kesin değerlendirmeler yapabilmeye imkan tanıyacaktır.
Bütün bu olup bitenin arkasında Çin faktörü yok sayılabilir mi?
Venezuella’dan başlayıp, İran’a kadar uzanan petrol kavgasının perde arkasında hep Çin’in tedarikçisi olduğu ucuz petrol kaynakları yok mu? ABD’nin kavgasını verdiği ya da vereceğini açıkladığı nadir toprak elementleri de bundan sonraki gelişmelerin ya da kural tanımazlığın nedeni olmayacak mı?
Peki bütün açıklığı ile Çin’e karşı bir operasyonun ön izleri bütün açıklığı ile ortadayken, Çin hala sessiz kalmayı mı tercih ediyor? Yoksa şimdilik İran üstünden füze savaşları vermeye başladı mı? Sahi bütün bu denklemde Rusya’yı nereye koymamız gerekiyor?
Büyükleri bir tarafa yazıp geçelim, ABD’nin uydusu olmayı gönüllü olarak kabul eden Arap devletçiklerini ya da ABD emperyalizmine karşı mangalda kül bırakmayan ama işine geldiği zaman emperyalizmin maşası olmaktan çekinmeyenleri nereye yazacağız?
Sahi hala “persona non grata” ilan etmediğimiz kimliklerle nasıl geçineceğimiz konusunda bir fikrimiz var mı?
Aklımız bedenimizde kalmaya devam etsin yeter, diyenlerden misiniz?
Toutes les heures sont au format GMT + 2 Heures Aller à la page Précédente1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9
Page 9 sur 9
Vous ne pouvez pas poster de nouveaux sujets dans ce forum Vous ne pouvez pas répondre aux sujets dans ce forum Vous ne pouvez pas éditer vos messages dans ce forum Vous ne pouvez pas supprimer vos messages dans ce forum Vous ne pouvez pas voter dans les sondages de ce forum