103 visiteur(s) et 0 membre(s) en ligne.
  Créer un compte Utilisateur

  Utilisateurs

Bonjour, Anonyme
Pseudo :
Mot de Passe:
PerduInscription

Membre(s):
Aujourd'hui : 0
Hier : 0
Total : 2294

Actuellement :
Visiteur(s) : 103
Membre(s) : 0
Total :103

Administration


  Derniers Visiteurs

murat_erpuyan : 19h04:24
administrateu. : 1 jour, 02h12:14
lalem : 2 jours
bendeniz : 2 jours
duygu : 6 jours


  Nétiquette du forum

Les commentaires sont sous la responsabilité de ceux qui les ont postés dans le forum. Tout propos diffamatoires et injurieux ne sera toléré dans ces forums.


Forums d'A TA TURQUIE :: Voir le sujet - Can Baydarol'dan mektuplar...
Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum Forums d'A TA TURQUIE
Pour un échange interculturel
 
 FAQFAQ   RechercherRechercher   Liste des MembresListe des Membres   Groupes d'utilisateursGroupes d'utilisateurs    

Can Baydarol'dan mektuplar...
Aller à la page Précédente  1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9
 
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque
Voir le sujet précédent :: Voir le sujet suivant  
Auteur Message
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 967

MessagePosté le: 11 Déc 2025 18:27    Sujet du message: Répondre en citant

Vizesiz Avrupa: hayal mi? gerçek mi?

Can Baydarol


39. CHP Kurultayı sırasında Genel Başkan Özgür Özel’in beni mesleki olarak ilgilendiren iki vaadi vardı. Bunlardan AB tam üyeliği hedefinin güçlüklerini bir önceki yazımda paylaşmıştım. Türkiye’nin mevcut koşullarda tekrar tam üyelik rotasına girmesi güç olsa da hala ayakta tutulması gereken bir hedef olarak CHP Genel Başkanı tarafından dile getirildiğini duymak açıkçası hoşuma gitti.

Gelelim ikinci vaade. Bütün Türk vatandaşları için vizesiz Avrupa. Türkiye ekonomisi bunca kötü performans gösterirken çok zor. Bugün AB ülkeleri Türkiye’ye vizeleri kaldırdık dese acaba kaç Türk vatandaşı AB kapılarına dayanır sorusunu kendimize sormamız gerekiyor. Her ne kadar vize serbestisi beraberinde çalışma hakkını getiren “işçilerin serbest dolaşımı hakkını getirmese de” kaçak göç olasılığını ister istemez düşünmemize yol açıyor. Bu noktada iki gerçeğin daha altını çizmekte yarar var.

- Türk pasaportuna erişip AB’ye göç etme arzusundaki Türkiye’ye gelen göçmenlerin fazlalığı önemli bir engel.

- Göç arzusunda olanların nitelikleri. Eğer geçerli bir eğitim aldığınızı kanıtlayan diplomanız varsa zaten yolunuz açık, bırakın vize sorununu hemen oturma izni ve çalışma imkanınız var. En iyi örnek doktorların durumu. Doğal olarak bizlerin ödediği vergilerle çok pahalı eğitim alan gençlerin, AB ülkelerinin kasalarına yük olmaksızın kullanımlarının önünde bir engel yok.

Peki eğitimsiz olanlar? Yollar kapalı.

Peki yapılacak bir şey yok mu?

Vize serbestisi ile başlatılan çalışmaların geçmişi oldukça eskiye dayanıyor. AB’nin koyduğu yanlış hatırlamıyorsam 72 kriterin 66’sı yerine getirilmiş, son iki kriterde takılmıştık. Bunlardan en önemli iki tanesi “anti terör” yasasının AB normlarına getirilmesi, ikincisi ise Kişisel Verilerin Korunması (KVK) kapsamında atılacak adımlardı.

Özellikle bugünlerde ülkemizin bir numaralı tartışma konusu haline gelen “barış” süreci ile terörle mücadele yasasında değişikliğe gidilebileceğini varsaysak bile, karşı tarafın vize serbestisini tanımamak için muhakkak yeni bahaneler üreteceği kanaatindeyim.

Ancak bu vize meselesinin negatiften pozitife dönüştürülebilecek başka boyutları da var. Bu çerçevede konuyu gümrük birliği kapsamında değerlendirmek gerekiyor.

Bu noktada küçük bir teknik değerlendirme yapalım. Gümrük birliği, tarafı olan ülkeler için kendi aralarındaki ticaretin serbestleştirilmesi bağlamında bir yasaklamalar rejimidir. Bu çerçevede kendi aralarındaki ticarette
- Gümrük vergisi koyamazlar
- Gümrük vergisi ile aynı sonucu doğuran eş etkili uygulamalar yapamazlar
- Miktar kısıtlaması, diğer ifadesi ile kota koyamazlar
- Miktar kısıtlaması ile aynı sonucu doğuran uygulamalar yapamazlar.

Bu noktada özellikle ikinci ve dördüncü yasağın iyi anlaşılmasının önemi ortaya çıkıyor. Türkiye ile o dönemin AET’si, bugünün AB’si arasında bir ortaklık tesis eden Ankara anlaşmasının ve o anlaşmaya bağlı olarak yapılan gümrük birliğinin en zayıf halkası, malların nasıl dolaşacağı tarif edilirken, malların nasıl taşınacağına başka başlık altında, “hizmetler” kapsamında verilmiş olmasıdır. Bu çerçevede taşımacılık hizmetleri bugüne kadar kapsam dışında tutulmuş, dolayısı ile gümrük vergisi ile eş etkili uygulamalar ve miktar kısıtlaması ile aynı sonucu doğuran uygulamalar kaçınılmaz olarak ortaya çıkmıştır.

Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın verdiği bir kararda, özellikle mal taşıyan TIR’lara uygulanan geçiş ücretlerinin TIR’ın üstündeki malın pazardaki fiyatını yükselttiği için bir tür eş etkili vergi olduğunu kabul etmiştir.

Peki aynı soruları eğer randevu alır da vize başvurusu yapabilme şansına eriştiğinizde, vize ücreti ödemenin bir türlü eş etkili vergi olup olmadığını da sorgulamak gerekmez mi? Bu noktada iki tür Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşının konumuna bakmak gerekir.

- İş insanları ve çalışanları. Malların serbest dolaştığı noktada malı üretenin ve üreticiyi temsil edenlerin vize yolu ile kısıtlanmaları ve vize için alınan ücretler, yukarıda bahsettiğimiz ikinci ve dördüncü yasaklamanın ihlali niteliğindedir.

- Malları taşıyan şoförler. Bu bağlamda yine aynı yasaklamaların ihlali ile karşı karşıya geliyoruz.

Özellikle Türkiye’nin tam üyelik ile ilgili olarak başlatılan müzakere başlıklarının önemli bir kısmının askıya alınmasının gerekçesi Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin gemi ve uçaklarına Türkiye liman ve hava meydanlarını kapatmasıydı. AB tarafının ana argümanı GKRY mallarının Türkiye’ye girişinde çıkartılan engellerdi. O sırada söylenen “mallar serbest dolaşıyor da, o mallar gemi ve uçak yoksa Türkiye’ye elini kolunu sallayarak mı gelecek?” şeklindeydi. Bu noktada da TIR şoförlerine getirilen vize engelinin (ya vizenin reddi ya da çok kısa süreli vize vermek) esas itibarı ile zamanında AB’nin Kıbrıs konusunda söylediklerini kendilerine hatırlatmakta yarar var.

Konuyu fazla dağıtmadan sadede gelirsek.

Vizelerin bütünüyle kalkması bugünden yarına başarılabilecek bir şey değil. Bu noktada gerçekçi olmak gerekiyor. Propaganda söylemi hoş olabilir ama kabul etmek gerekir ki içi boş bir söylem.

Yanlış hatırlamıyorsam Davutoğlu’nun 6 ay süren Başbakanlığı döneminde 2016 yılında yaptığı bir Brüksel ziyaretinde vize konusu ele alınmış, AB tarafı bazı meslek gurupları için tam serbesti olmasa da vize kolaylığının getirilebileceğini ön plana çıkartırken, Davutoğlu “ya hep ya hiç” yaklaşımı ile bu teklifi reddetmişti.

Peki bugün aynı teklifi biz AB’ye yapsak, diğer ifadesi ile “iş insanları, taşımacılık yapan şoförler, öğrenciler, akademisyenler, gazeteciler, sporcular, sanatkarlar, vs.” vize kolaylığı ve uzun süreli vize verilmesini talep etsek AB’nin cevabı sizce ne olur?

Türkiye’nin AB’nin güvenliği, enerji yollarının güvenliği ve tedarik zincirinin sürdürülebilirliği konularındaki stratejik önemi bu kadar artarken, vize meselesini müzakere etmek sizce önemsiz mi?

Tedarik zincirinin sürdürülebilirliği konusu ile vize sorununu bir sonraki yazımızda değerlendirmeye çalışacağız.


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 967

MessagePosté le: 16 Déc 2025 21:09    Sujet du message: Répondre en citant

Böyle buyurdu Trump

Can Baydarol


ABD Devlet Başkanı Trump alışılagelmiş dünya düzenini bütünüyle yıkmaya niyetli olduğunu açıklamaktan geri durmuyor. Son olarak 2027’den itibaren neredeyse NATO’nun sonunu getirmeye yönelik açıklamalar, daha 2026’ya girmeden 2027 senaryolarını konuşmamıza neden oluyor. ABD’nin 2027’den itibaren Avrupa’nın kendi sorumluluklarına sahip çıkması, gerekirse ABD’nin NATO savunma koordinasyon mekanizmalarına katılmayı durdurabileceği mesajları, artık ABD’nin Avrupa güvenliğini çok fazla gözetmeyeceği şeklinde algılandı. Bu Trump tarafından ortaya atılan bir şantaj mı? Yoksa gerçek niyet beyanı mı? Şu an için erken bir değerlendirme olabilir. Ancak yine geçtiğimiz hafta içinde açıklanan ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Strateji belgesi de yol ayırımının kesin olacağı algısını kuvvetlendirdi.

Bu algıya bağlı olarak Almanya şansölyesi Merz de “Pax Amiecana”nın sona erdiğini ve artık Avrupa’nın kendi başının çaresine bakması gerektiğini beyan etti.

Evet galiba 2-11 Şubat 1945 Yalta Konferansı’nın ardından ortaya çıkan paradigma tamamı ile sona eriyor. ABD ile SSCB arasında paylaşılan ve Soğuk Savaş olarak nitelendirdiğimiz dönem bütün artçı izleri ile birlikte ortadan kalkacak gibi duruyor. Yerine belki de iki büyük hasım ABD ile Rusya’nın AB ülkelerini yok sayarak üzerinde anlaştığı bir döneme mi tanıklık edeceğiz? sorusuna yol açıyor.

Trump ve idaresinin açıklamaları karşısında AB ülkeleri oldukça endişeli. ABD’nin içinde yer almayacağı NATO ayakta kalabilir mi? ABD’nin istihbarat dahil olmak üzere konvansiyonel desteğinin yerine hemen bir şey koymak ne kadar mümkün olabilir? Yapılan önceki hesaplara göre eğer Rusya ile karşı karşıya gelecekleri bir savaş ortamı için kendilerine biçtikleri süre 5 yıldı. Bu 5 yıl için 800 milyar Euro tutarında bir bütçe öngörülmüş, ayrıca AB dışındaki ülkelerin de katılmasına olanak sağlayan SAFE programı için 150 milyar Euro tutarında bir kaynağın tahsisi öngörülmüştü. 5 yıllık program 1 yıla sığdırılabilir mi? Neredeyse imkansız.

Bütün bu gelişmeler karşısında ister istemez (toprağı bol olsun) Altiero Spinelli’nin 1954 yılında son anda reddedilen Avrupa Savunma Topluluğu projesini hatırlıyoruz. Gençlik yıllarını Mussolini döneminde komünist olduğu gerekçesiyle hapishanede geçiren Spinelli, AB tarihine federalizmin en büyük savunucusu olarak geçecekti. 1952 yılında kurulan Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nun “uluslarüstü hukuk” kavramını doğuran kurumsal yapısından çok etkilenen Spinelli kurucu 6 ülke arasında vakit kaybetmeksizin bir Siyasi Birlik ve Savunma Topluluğu kurulması için projeler sunmuştu. Eğer son dakikada Fransa “bu projelerin kabulü Almanya’nın tekrar silahlanmasına yol açar!” gerekçesi ile veto kartını kullanmasaydı, bugünün tarihi farklı yazılabilirdi.

Peki ABD’nin güçlü desteğinden yoksun kalacağı açıkça anlaşılan AB yeniden NATO’ya alternatif bir savunma topluluğu arayışına dönebilir mi?

Peki ya biz?

Avrupa Parlamentosu’nun 2 giriş kapısından bir tanesi hikayesini kısaca anlatmaya çalıştığımız “Spinelli” adını taşır. İkincisi ise Spinelli projelerinin fazla idealist olmaları nedeniyle iflasının ardından günümüz AB’sinin ilk temel taşı niteliğindeki AET’nin mimarı Belçika eski başbakanı Spaak’ın adını taşır.

Bizim yılan hikayesine dönen AB ile ilişkilerimiz, esasen Avrupa Parlamentosu’na Spaak kapısından girememiş olmakla betimlenebilir.

Peki günümüz koşullarında Spinelli kapısı bize açık mı?

Son günlerdeki hareket tarzına bakıldığında yukarıda kaygılarına kısaca yer verdiğimiz Merz Türkiye’yi yanlarında görme arzusunu açıkça beyan ediyor. Eksikliğini fazlasıyla hissedecekleri konvansiyonel güç ve hızla gelişmekte olan Türk savaş sanayii Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisinde büyük önem taşıyor. Bugünlerde gerçekleştirilecek AB hükümet ve devlet başkanları zirvesinde Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum kesiminin bütün itirazlarına karşı Türkiye için olumlu bir paragrafa yer verilmesi için Almanya Büyükelçisi’nin COREPER’de (Daimi temsilciler toplantısı) ciddi bir kavga verdiği sızan bilgiler arasında.

Diğer taraftan yine aynı iki ülkenin Türkiye’nin SAFE programına katılımını veto ettiklerini de biliyoruz. Hoş Türkiye’ye çok sıcak bakmayan Fransa’nın varlığı da ortada. Diyelim ki bütün engeller Almanya’nın üstün gayretleri ile giderildi ve Spinelli kapısı bize açıldı.

Peki Spaak kapısı hala kapalıyken Spinelli kapısından girmek isteyecek miyiz?

Sahi biz ABD tarafında mıyız? Eğer olacaksa yerimizi ABD/Rusya/İsrail ekseninde mi alacağız? Hani barış süreci için Demirtaş’ı yok varsayıp Öcalan’a bunca bel bağlamanın yukarıda anlatmaya çalıştığımız senaryolarla bir ilişkisi var mı?

2026’da akla takılan deli soruları sormaya devam edeceğimizden hiç kuşkum yok.

Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 967

MessagePosté le: 19 Déc 2025 17:19    Sujet du message: Répondre en citant

Tedarik zinciri

Can Baydarol


Türkiye’nin o sıradaki ismiyle Avrupa Topluluklarına (AT) tam üyelik başvurusu yaptığı 1987 yılında Avrupa Komisyonu Başkanı Jacques Delors ‘du. Açık konuşmak gerekirse biz Türkler onu hiç sevmedik. Delors Türkiye’ye AT yollarını kapatmak üzere Avrupa kimliğini tanımlayacak “judeo chretienne, greco latin”, yani Yahudilikle Hristiyanlığın, antik Yunanla Latin dünyasının kesiştiği noktadır deyip kestirip atacaktı. Delors’un yaptığı bu tanımın izlerini bugün hala kırabilmiş değiliz.

Ancak Delors görev yaptığı 1985-1995 yılları arasında Avrupa entegrasyonu için çok önemli adımlar atmış bir Komisyon Başkanı olarak da karşımıza çıkıyor. AET kurucu antlaşması yürürlüğe girdiği an itibarı ile (1 Ocak 1958) virgülüne bile dokunulamayan bir nitelik göstermekteydi. Antlaşma’nın yapısına yönelik farklı yorumlar kurucu devletler arasında önemli siyasi çekişmelere yol açıyor, virgülüne dokunursak kurulan düzen tamamı ile elden gider endişesi, özellikle federal düşünceyi savunanlarda korunma mekanizmasını ortaya çıkartıyordu.

Öte yandan Antlaşma’nın güncellenmesi, gelişen ihtiyaçlar kapsamında bir zaruret olarak da ortaya çıkmıştı. Özellikle artık tamamlandığı varsayılan “Ortak Pazar” üye devletler arasında çeşitli yollarla yapılan korumacılığı gidermekte yeterli olmuyordu.

Bu bağlamda Delors, Başkanlığa gelir gelmez, Ortak Pazar’dan Tek Pazar’a geçiş mesajını verecek, yanına iş dünyası desteğini de çekebilmek için İtalyan ekonomist Cecchini’ye bir rapor hazırlatarak, “Tek Pazar” olamamanın maliyetini ortaya koyacaktı. Buna göre “teknik”, “fiziki” ve “mali” engellerin yıllık maliyeti 7 milyar dolardan fazlaydı ve dolayısı ile bu yük AET kurucu antlaşmasının ruhu ile bağdaşmamaktaydı.

Bütün bu tartışmaların sonucunda 1987 yılında “Avrupa Tek Senedi” ortaya çıkacak ve kurucu antlaşmada ilk kez değişiklik yapılacaktı. (Bu noktada hala “Tek” kelimesine karşı olduğumu belirtmek isterim. Frasızca “unique” kelimesinin karşılığı “kendine özgü” ya da “münhasır” olarak çevirilebilirdi) Yine hemen belirtmekte yarar var fiziki ve teknik engeller konusunda değişiklikler getirilebilirken, her üye devlet kendi doğasına göre kendi vergi yapısına dokundurtmaya yanaşmayacak dolayısı ile mali engeller konusunda adım atılamayacaktı.

Geçmişe yönelik bu kısa değerlendirmenin ardından yavaş yavaş günümüze gelelim.

Birkaç yıl önce yaşadığımız “Covid” salgını sırasında ekonomi operatörlerinin en fazla yakındıkları konu, üretimdeki tedarik zincirinin kırılması oldu. Hammadde, işlenmiş ara malları ve nihai mamulün sevkiyatı olarak özetleyebileceğimiz mal hareketliliğinin sürekliliği temin edilemediği oranda üretim ekonomisi büyük bir krize girer. Bu noktada hemen belirtilmesinde yarar gördüğümüz husus tedarik zincirinin en önemli aktörleri karayolu taşımacılığı yapan “TIR”lar ve TIR süren şoförleridir.

Doğal olarak taşımacılık sadece karayolu ile yapılmaz. Buna hava yollarını, demir yollarını ve deniz taşımacılığını da eklemek gerekir. Ancak hava yollarının pahalılığı, demir ve deniz yollarının süre açısından hantallığı (özellikle savaş nedeni ile deniz yollarının giderek daha riskli hale gelmesi), en cazip taşımacılık için karayollarını ön plana çıkartmaktadır. Pandemi sırasında hem AB içinde, hem de AB dışındaki üçüncü ülkelerde sağlık gerekçesi ile uygulanan sınır kontrolleri mal trafiğinde, diğer ifadesi ile tedarik zincirinin işleyişinde önemli tıkanıklara yol açacaktı.

Peki bugünün koşullarında pandemi bitti, artık sorun kalmadı diyebilir miyiz?
Bu noktada yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığımız Delors’un “fiziki engellerine” ve daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz gümrük birliğinin yasaklarına geri dönmekte yarar var. Tek Senet çerçevesinde hayata geçirilen “fiziki engellerin” kaldırılması olgusu, 31 Ocak 1995 itibarı ile gerçekleştirilen Türkiye-AT gümrük birliğinin son dönemine girilmesi ile birlikte sadece AB ülkeleri için değil, Türkiye-AB arasındaki mal trafiği için de geçerlidir. Her ne kadar Türk taşımacıları AB’nin ilk sınırından geçerken sınır kontrolleri ile karşı karşıya geliyor, aynı uygulama Türkiye sınırlarından geçen Avrupalı taşımacılara uygulanıyor olsa da ortaya çıkan vakit kaybı maliyetlerini, TIR’ın üstünde taşınan malın fiyatını artırdığı oranda bir rekabet dezavantajı olarak da değerlendirmek gerekir. Bu çerçevede gümrük birliği olgusunun getirdiği bir yasaklama olan “eş etkili vergi” ve “miktar kısıtlaması ile eş etkili önlem” olarak değerlendirebiliriz.

Aynı doğrultuda “TIR”ı süren şoförün karşı karşıya geldiği sorunlara da bakmak gerekir. Türk TIR şoförü her mal sevkiyatında Scengen sınırları içinde geçerli ve süresi dolmamış bir vizeye sahip olmak mecburiyetindeyken, AB’den Türkiye’ye mal taşıyan Avrupalı sürücüler için böyle bir zorunluluk bulunmamaktadır.

Bu durumun yarattığı bir haksız rekabetin ortaya çıktığının da altını çizmek gerekir. Türk sürücü son yıllarda her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının şikayeti olan uzun vize kuyruklarında beklemekte, sonunda vize alsa bile hala “cascade” (kademeli olarak vize süresinin artırılması) sistemine dahil edilmediği için çoğunlukla kısa süreli vizelerle yetinmek zorunda kalmaktadır. Ayrıca her vize için ödenen paraları da dikkate almak gerekir.

Bu bağlamda şoför vizelerini hemen yukarıda bahsettiğimiz eş etkili vergi ve eş etkili önlem kapsamında değerlendirebiliriz. Her vize için ödenen paralar özü itibarı ile taşınan malın değerine yansıyacağı oranda bir eş etkili vergi, vize reddi ya da çok kısa süreli vizeler taşımacılığı engellediği oranda bir eş etkili önlemdir.

Bu saptamaları yaptıktan sonra günümüz gerçeklerine dönersek.
Öncelikle Türkiye-AB ilişkilerine kısaca göz atalım. Bugün itibarı ile Türkiye’nin toplam ihracatının yaklaşık yüzde 45’i AB ülkelerine yapılmaktadır. Ancak bu yüzde 45’in yaklaşık yarısı Türkiye’de üretim yapan AB’li yatırımcının Türkiye’den yaptığı ihracat niteliğindedir. Diğer ifadesi ile AB’nin şoförlere yaptığı engelleme sadece Türkiye’nin çıkarlarına değil, AB’nin de çıkarlarına aykırı bir uygulamadır.

Tedarik zincirini daha geniş bir perspektifte ele alırsak. Diğer ifadesi ile işin içine Çin’de dahil olmak üzere bütün Uzakdoğu’yu katarak değerlendirme yoluna gidersek. Bu noktada iki tür şoför kimliğine dikkat çekmemiz gerekiyor. Bunlardan birinci kategoriye AB menşeli olanları koyalım. Giderek yaşlanan AB ülkelerinin taşımacılık yapacak şoför bulma sıkıntısı ortada. Bulsalar dahi Türkiye sınırından geçtikten sonra daha Doğu’daki sınırlarda karşılaştıkları ve karşılaşacakları sorunlar, Avrupalı şoförlerde Uzakdoğu taşımacılığı yapmak konusunda caydırıcı etki yaratıyor.

Türkiye şoförleri ile ilgili olarak da nüfusumuzun da giderek yaşlandığının altını çizmek gerekiyor. Öte yandan özellikle gençler arasında “vize sorunu” bu mesleğe yönelmeyi engelliyor. Uzakdoğu taşımacılığı ise Türk TIR’ları için AB menşeli TIR’lara oranla hem alışkanlıklar, hem de özellikle Türk kökenli cumhuriyet adet ve uygulamaları bilindiği için o kadar sorun değil. Özellikle Zegnazur koridoru açıldığında Türk taşımacıları için daha da cazip hale gelmesi bekleniyor. Doğal olarak bir diğer varsayımda Ermenistan ile kapalı olan sınırların açılması Uzakdoğu’ya gidişlerde önemli bir fırsat olacak.
Sonuçta AB sürücülerinin yapısı, Türk sürücülerine uygulanan vizeler tedarik zincirini aksattığı oranda ne AB’nin ne de Türkiye’nin yararına. Dileğimiz karşılıklı ortak çıkarlar için bu sorunların bir an önce giderilmesi.

Son söz Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ile ilgili olacak. Gümrük Birliği güncellenirse pratikte ortaya çıkan bu sorunların üstesinden gelinebileceği öne sürülebilir. Peki ne zaman? Hatırlayalım Avrupa Komisyonu’nun müzakere yetkisi alabilmek için AB çıkarlarını ön plana çıkartarak Dünya Bankası’na hazırlattığı rapordan bu yana yaklaşık 12 sene geçti. Siyasi gerekçelerle engellenen Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, güncelleme yapılmadığı için ortaya çıkan zararların önüne geçemiyor.


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 967

MessagePosté le: 27 Déc 2025 14:04    Sujet du message: Répondre en citant

Abluka

Can Baydarol


Her yılın sonunda gelmekte olan yılla ilgili “neler oldu?”, “neler olacak?” türünden yazı yazmak kaçınılmazdır. Yazılar genellikle geçmiş yıldaki olumsuzlukları ön plana çıkartır, gelecek yılla ilgili olarak da, mevcut koşulları dikkate alarak ve biraz da yazarın dünyaya, içinde yaşadığı bölgeye ve ülkesine bakış açısına göre “ihtiyatlı bir karamsarlık” ya da ihtiyatlı bir iyimserlik” içinde sonuçlandırılır. Bu satırların yazarı temelde naif çizgisini koruyarak tercihini hep ihtiyatlı iyimserlikten yana kullanmış, ne yazık ki karamsarlar her defasında kendisini ağır yenilgilere uğratmıştır. Her ne olursa olsun umut tükenmemeli, Umudun olmadığı yerde yenilgiyi kabul etmiş oluruz mantığı ile gelelim 2025’in son haftalarının bize bıraktıklarına ve nasıl bir 2026’ya başlayacağımıza…

Şu an için algımızı bu yazının başlığı özetliyor. Son birkaç hafta yaşadıklarımızı düşünün. Bir savaş alanı olmasını asla arzu etmediğimiz Karadeniz’de Türk münhasır ekonomik bölgesinde, hatta karasularında vurulan Rus gemisi, Ukrayna karasularında vurulan Türk gemileri, Ukrayna gemileri, Türk hava sahasından sızan, düşürülen ya da düşen kaynağı meçhul dron ve insansız hava araçları (İHA). Birileri bize bir mesaj mı veriyor? Mesaj ayağını denk al ile buyur sen de savaşa katıl noktasında mı?
Mesajı daha iyi okuyabilmek için galiba Rusya-Ukrayna savaşındaki gidişatı daha yakından mercek altına almak gerekiyor. Bu satırları kaleme alırken Trump-Zelensky görüşmesinin yeni yıldan önce yapılmasının beklendiği, bu görüşmeden Zelensky tarafından pozitif beklentiler olduğu haberleri dolaşıma sokuldu. İyimser tarafımız inşallah öyle olur diyor, kötümser tarafımız konuya frene basarak yaklaşmamız gerektiğini söylüyor.

26 küsur maddeden oluşan Trump barış planı 20 maddeye düşürülmüş vaziyette. Yaklaşımlara göre taraflar 20 maddenin yüzde 90’ında anlaştılar. Peki geride kalan yüzde 10? En can alıcı ve savaşın gerçek nedenini çözmeye yönelik bu yüzde 10 üstünde iyimser olmalı mıyız? Hele şu Trump-Zelensky görüşmesi gerçekleşsin, anlayacağız. Tabii bütün bu olup bitenin ardındaki nadir toprak elementleri meselesini de unutmadan. (Bu arada dünyanın en önemli nadir toprak elementlerinin Türkiye’de olduğunun kaydını da düşelim!).

Peki Rusya ile ABD arasında Ukrayna barışı için yapılan bu girişimler içinde AB’nin yeri nerede? Barış planlarına (ya da müzakerelerine) katılmak isteyen AB ülkelerinin Trump tarafından sürekli aşağılandıklarına yıl boyunca tanıklık ettik. Peki müzakerelere katılmak isteyen AB ülkelerinin başta Almanya olmak üzere, bir barışı arzu ettikleri gibi bir yanlış algıya gerek var mı? Söylemle gerçekler örtüşüyor mu?

Son aralık AB zirvesinde Avrupa’daki Rus varlıklarını (yaklaşık 210 milyar Euro) dondurup Ukrayna’ya aktarmak projesi, başta Belçika’nın bankacılık sistemine olan güveni kaldıracağı endişelerine dayalı itirazları nedeniyle hayata geçirilemedi. Buna karşılık yeni bir destek programı ile Ukrayna’ya önümüzdeki iki yıl boyunca 90 milyar Euro tutarında destek yapılması kabul edildi. Bu söylenenlerin anlamı aslında AB’nin destekleri ile Rusya-Ukrayna savaşının devamının destekleneceği. Neden mi?

Eğer Ukrayna’da her şey süt liman hale gelirse, sonraki hedefin eski Sovyet rejiminin kontrolü altında olan Avrupa toprakları olacağı. Evet şu andaki Rusya’nın konvansiyonel savaş gücü AB ülkeleri ile bir savaşı kaldıramaz. İyi de nükleer tehdidi bir yana bırakabilir miyiz? Sorunun ucu açık. Kaldı ki Putin’in son günlerdeki askeri manevraları doğrudan bu tehdidi ön plana çıkartıyor.

Peki bu tehdide karşı NATO cephesinde neler oluyor. Fransa devlet başkanı Macron’un birkaç yıl önce söylediği “NATO’nun ruhu öldü!” mealindeki sözlerinin bugünkü devamı Federal Almanya şansölyesi Merz’in “Pax Americana bitti!” cümlesinde kendisini göstermiyor mu?

Trump’ın adeta 2027’de biz NATO’dan çıkıyoruz mesajı, AB ülkelerinin Rus tehdidine karşı daha hızlı hareket etmeleri ve Ukrayna’nın Rusya’yı oyalamaya devam etmesi için desteklenmesi gereğini ön plana çıkartmıyor mu? Kendi kendine yeterli bir AB güvenliği için önümüzdeki 5 yıl boyunca 800 milyarlık bir savunma sanayii bütçesi, AB dışındaki ülkelerin de katılımını sağlamak üzere 150 milyar Euro kaynak ayrılan SAFE programı, eğer savaş erken biterse zamanlama açısından bütün tahsis edilen kaynaklara rağmen yeterli olabilir mi? Tabii doğal olarak artık refah toplumu olmaktan çıkacak AB ülkelerinde daha da yükselmesi kaçınılmaz olacak aşırı sağ gerçekliği AB’nin sürdürülebilirliği konusundaki endişeleri artırmayacak mı?

Bu görünüm altında gelelim bize. Daha doğrusu yukarıda söylenenleri şimdilik saklı tutmak kaydıyla geçen hafta yaşadığımız İsrail-Yunanistan-GKRY anlaşmasına. Tamamen bize karşı, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının kullanımı konusunda Türkiye’nin hak talep etmesini engellemeye yönelik bir askeri iş birliği ortaya çıkıyor. Peki bu üç ülkenin gücü Türkiye’yi durdurmaya yeter mi? Belki de doğru soruyu, arka planda ABD’nin desteği olmasa böyle bir anlaşma yapılabilir miydi diye sormak gerekiyor. Mevcut durumdan yararlanan Netanyahu’nun anlaşma imzalandıktan sonra “bizim topraklarımız üzerinde eski imparatorluğu yeniden canlandırmak imkansizdır!” mealindeki ve doğrudan ülkemizi hedef alan sözleri sadece bize mi yoksa Tom Barrack’a karşı mı söylendi? Öte yandan bizim hakikaten eski Osmanlı’yı canlandırmak gibi bir projemiz var mı? Hani RTE sonrası Bilal beyin “Külliyeye hazırlanıyor” imajını bu doğrultuda mı okumak gerekiyor.

Gelelim Suriye’nin doğusuna. Hatta sayın Bahçeli tarafından ortaya atılan ve sonuna kadar desteklenen “PKK’nın tasviyesi, kalıcı barış planı, vs.” sürecinin geleceğine. Hani, PKK’mı kaldı, kalanların hepsi PYD/YPG ile bütünleşmedi mi? haklı soruları bir yana, Suriye’nin geleceği konusunda endişelerimizin devam ettiğini bize gösteriyor. Son olarak Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın çıkışları, Suriye’de yaptığı konuşmanın bir teknik arıza mı olduğu ya da daha fazla konuşmasının engellenmesi için teknik arıza bahanesine mi sığınıldığı bilinmez, Türkiye tarafından bir kırmızı çizgi olarak algılandığını da bize gösteriyor. Diğer ifadesi ile olup bitenin kabul edilemeyeceği, Türkiye’nin Suriye’nin doğusuna müdahale edebileceğinin açıklanması karşısında ABD menşeli yeni mühimmatın bu bölgeye gönderilmesi de manidar değil mi?
Mesaj açık. “Eğer bir müdahalede bulunacaksanız, karşınızda sadece PKK’nın uzantısı olan PYD/YPG’yi değil, İsrail/ABD’yi bulacaksınız!” Sahi ABD bizim dostumuz, müttefikimiz mi? Pax Americana bizim için ne zamandan beri geçerli?

Dönelim yapmaya çalıştığımız bu analizin önce ortalarına ardından başlarına. Rusya-Ukrayna savaşının AB açısından nasıl algılanıp reaksiyon verildiğine, mutlak surette vakit kazanılma arzusuna değinmiştik. Bu noktada hemen vakit kazanmanın önemli unsurlarından bir tanesinin de nükleer aşamaya geçmeden önce savaşın konvansiyonel sınırlarda tutulmasıdır. Bu noktada bu satırların uzmanlık bilgisini çok aşan askeri doktrinlere girmek istemem. Ancak şu gerçeği süreçlerle ilgili herkes tarafından bilindiği düşüncesiyle, Ruslara karşı Avrupa’da savaşı konvansiyonel cephede sürdürebilecek tek ülkenin Türkiye olduğu herhalde aşikar. NATO’nun ikinci büyük ordusu olarak yıllarca öğündüğümüz Türk silahlı kuvvetleri, bugün başta Almanya olmak üzere (kendilerini ABD-İsrail ikilisine dayamış Yunanistan, GKRY hariç) bütün AB ülkelerinin dikkatini çekiyor. Geçtiğimiz aylarda önce İngiltere Başbakanı’nın ardından Federal Almanya şansölyesinin Ankara’yı ziyaretleri, Türkiye’nin SAFE programına katılımı için gösterilen gayretler, tam üyelik olmasa bile oluşturulacak yeni Avrupa savunma doktrininde Türkiye’yi yanlarında görmek istediklerinin işaretleri.

Peki biz, adını tam olarak telaffuz edemediğimiz, bu yeni Avrupa savunma projesinde yer almayı gerçekten istiyor muyuz? Esas itibarı ile Rusya’ya karşı oluşturulacak bu yapılanma işimize ne kadar gelecek? Rusya ile örtüşen ya da kaybetmemek istediğimiz çıkarlarımız önemli değil mi? Erdoğan Putin’e S400’leri geri alma teklifi yaparken Ankara semalarına kadar gelen, kendiliklerinden düşen İHA’lar başka bir mesaj değil mi?

Hepsi bir yana neredeyse Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin tek dostu gibi görülen Libya genelkurmay başkanının dönüş yolunda düşmesi sizce basit bir kaza mı? Yoksa bu analizde çizmeye çalıştığımız büyük harita ve Türkiye bağlamında önemli bir komplo teorisinin parçası mı?

Evet bu yazının başlığı abluka. Abluka altındaki Türkiye’de olabilirdi. Umarım 2026’dan 2027’ye girerken ablukadan kurtulmuş Türkiye’nin bu işi nasıl başardığını yazarız. Ben hala bütün naif kişiliğimle, aklın galebe çalacağı “ihtiyatlı iyimserler” kategorisinde yer almaya devam edeceğim.
2026 hepimiz için iyi bir yıl olsun umuduyla…



#Can Baydarol
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 967

MessagePosté le: 06 Jan 2026 1:10    Sujet du message: Répondre en citant

administrateur a écrit:
Haydut

Can Baydarol


Geçtiğimiz yıl yazdığım pek çok yazı ne yazık ki oldukça kötümserdi. “İçimizi kararttın, yazılarına bir süre ara ver!” uyarılarını dikkate alarak yazılarıma bir süre ara vermek niyetindeydim. Umutlu ve iyimser bir yıl olması dileği ile (klavyeden uzak!) yeni yılın ilk Cumartesi sabahı televizyonun başına oturdum. “Aman Allah’ım o da ne!” diyerek gözlerime inanamadım. ABD, aslında beklenildiği gibi dersek hatalı olmaz, Venezuela’yı acımasızca vurmaya başlamıştı. Bombardıman sesleri durduktan sonra Venezuela devlet başkanı Maduro ve eşinin “Delta force” tarafından nokta operasyonu ile nasıl yakalandığı ekran başından ayrılamayan bütün dünya kamuoyuna naklen yayınlandı.

Bu noktada Maduro’nun savunulacak bir tarafı olmadığının altını hemen çizelim. Maduro ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki temaslar sırasında yazmaya çalıştıklarımı hatırlayanlar kendisi ile ilgili düşüncelerim hakkında bilgi sahibi olabilirler. Halkını sefalete sürükleyen, Chavez’in mirasına sahip çıktığı var sayılan ama yakından uzaktan bu mirasla ilgisi olmayan, rakiplerini hapse attırmakta dahil olmak üzere her türlü seçim hilesine başvuran Maduro’nun sevilecek bir tarafı olmadığı aşikar. Dolayısı ile Maduro’nun kimliği ile Maduro’nun başına gelenleri karıştırmamak gerekiyor.

Dönelim bu yazının başlığındaki “haydut”a ve haydutun temsil ettiği “haydut devlet” anlayışına.

Malum, Monroe doktrini 2 Aralık 1823 tarihinde dönemin ABD Başkanı James Monroe tarafından Kongre’ye sunulan ve 18inci yüzyıl boyunca geçerliliğini sürdüren, Amerika kıtasına Avrupalı sömürgecilerin müdahalesini engellemeye yönelik, kıtada sadece ABD’nin borusunu öttürebileceğini öngören, Trump’ın yeniden sahiplendiği bir doktrin olarak karşımıza çıkıyor. “Amerikan kıtasında hala Avrupa sömürgeciliği tehdidi mi var?” diye sorabilirsiniz. Belki Avrupa artık tehdit değil ama, kuşkusuz Trump’ın hedefinde Çin var.

Konuyu daha derinlemesine anlayabilmek için film şeridini biraz daha ileriye saralım. Özellikle 2. Dünya Savaşına dahil olan ve artık kendisi içe kapalı bir anlayışla Dünya meselelerini yürütemeyeceği anlaşılan ABD, savaşla birlikte üzerinde güneş batmayan imparatorluk İngiltere’nin yerini alacak, savaş sonunda Dünya sorunlarını çözmekte yetersiz kalan Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) yerine Birleşmiş Milletler’in (BM) kurulmasına öncülük edecekti. Kurucu 5 ülkenin (2. Dünya Savaşı galibi) her birisinin Güvenlik Konseyi’nde veto yetkisi bulunan BM kararları, uluslararası hukuk olarak bildiğimiz hukuk düzeninin de kaynağını oluşturacaktı.

ABD’nin Venezuela saldırısının BM Güvenlik Konseyi’ne taşınması, otomatik olarak ABD’nin vetosu ile karşılaşacağından bir anlam ifade etmemektedir. Bununla birlikte ülkelerin mevcut toprak bütünlüğünü garanti altına alan BM sisteminin açıkça ihlal edildiği ve dolayısı ile artık BM’nin de sorunları çözmekte yetersiz kaldığı, yeni bir sistemin tartışmaya açıldığı açıktır. Hoş sistemi, uluslararası hukuku yerle bir eden Haydut’un, kendi anayasal düzenini de ihlal ettiği, savaş kararı almak için Kongre olurunu alması gerekirken, saldırıyı ABD çıkarlarına aykırı narkotik bir düzleme çekerek gerekçelendirdiği de söylemlerden anlaşılmaktadır.

Peki Haydut esas olarak neyin peşinde? Anlaşıldığı kadarı ile Chavez döneminde iki kere millileştirilen Venezuela petrolü ABD’nin esas iştahını kabartan olgu. ABD şirketlerinin bu petrolün (Dünya rezervinin yaklaşık yüzde17’si) yönetiminin başına geçmesi, özellikle ambargo döneminde esas alıcı Çin’in de kıtadan uzaklaştırılması için olmazsa olmazlar arasında yer alıyor. Buna bir de her durumda karşımıza çıkan nadir toprak elementlerini de eklemek gerekiyor.

Venezuela için her şey olup bitti mi? Anayasalarına göre geçici başkanlık görevini üstlenen Rodriguez’in işi hiç kolay değil. Venezuela’da yönetimin hakim gücü niteliğindeki ordu o kadar da ABD’ye teslim olma, ABD’nin ülkeyi kayyum aracılığı ile yönetmesine razı değil. Rodriguez bu durumda ABD’ye yakın mı duracak yoksa ordudan gelen sesleri mi daha fazla dinleyecek? Trump derhal Rodriguez’i tehdit etmekten geri durmadı ve Maduro’nun başına gelenlerden daha kötüsünün kendi başına gelebileceğini beyan etti. Peki ya Venezuela halkı? Chavez’e karşı darbe yapıldığında sokaklara dökülen, Chavez’in geri gelmesini sağlayan halk nerede?

Anlaşıldığı kadarı ile hiç birisine güvenmiyor ve olup bitenin sona erip hayatın normal akışına geri dönmesini bekliyor. Peki hayat normal akışına geri dönebilir mi? Ne Venezuela halkı ne de Trump’ın temsil ettiği “haydut devlet” anlayışından vaz geçilmediği oranda diğer halklar için bu beklenti fazlası ile iyimser.

Peki sırada kim var?

Korsan bahis siteleri bahisleri toplamaya başlamışlar mıdır?

Ne yazık ki günümüzün ruhu iyimserliğe yer bırakmıyor.

Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Montrer les messages depuis:   
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque Toutes les heures sont au format GMT + 2 Heures
Aller à la page Précédente  1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9
Page 9 sur 9

 
Sauter vers:  
Vous ne pouvez pas poster de nouveaux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas répondre aux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas éditer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas supprimer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas voter dans les sondages de ce forum


Powered by phpBB v2 © 2001, 2005 phpBB Group Theme: subSilver++
Traduction par : phpBB-fr.com
Adaptation pour NPDS par arnodu59 v 2.0r1

Tous les Logos et Marques sont déposés, les commentaires sont sous la responsabilités de ceux qui les ont postés dans le forum.