Warning: htmlspecialchars(): charset `ISO-8859-9' not supported, assuming utf-8 in /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/posting.php on line 53

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/posting.php:53) in /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/includes/page_header_review.php on line 505

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/posting.php:53) in /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/includes/page_header_review.php on line 507

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/posting.php:53) in /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/includes/page_header_review.php on line 508
Forums d'A TA TURQUIE :: Revue du sujet - Yilmaz Özdil'den güzel bir yazi
Auteur Message
SelimIII
MessagePosté le: 10 Sep 2019 11:27    Sujet du message:

Ve bir Türkiye gerçegi daha !

Citation:

Yenikapı’daki israf sergisi

10 Eylül 2019 / Sozcu


İstanbul büyükşehir belediyesindeki makam otomobillerinden oluşan israf sergisi, sadece uygar insanların sorunudur.



Dinci, yandaş, liboş gibi ar damarı çatlamış tipler için, tüyü bitmemiş yetim hakkı yemek ayıp değildir.



Türkiye'de yaşayan herhangi bir Alman'a, Yenikapı'daki otomobillerin fotoğrafını göster, bizim yerimize yerin dibine girer, Japon turiste göster, bizim adımıza yüzü kızarır…
Ama sayın ahalimize gösteriyorsun, “şov” diyor.



“Çalıyor ama çalışıyor” diyen bir topluma, “soyuyorsa beni soyuyor” diyen gönüllü cehalete, siyasi ahlaksızlık kavramını anlatamazsınız.



Türkiye'de örnek davranışlar sergileyen bir insanın örnek alındığını, takdir edildiğini asla göremezsiniz.
Doğru, sorgulanır.
Yanlış, onore edilir.



– Futbolcu Emre Belözoğlu mesela, otomobiliyle hız yaparken yayaya çarptı, yaya öldü, kaza nasıl oldu diye sordular, “sabah namazına yetişmeye çalışıyordum” dedi, karakoldan çıkarken “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye tezahürat yaptılar.

– Dolandırıcılıktan kırmızı bültenle aranan Jet Fadıl, havalimanının VIP kapısından Türkiye'ye giriş yaptı, “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye alkışladılar, tutuklandı, bi süre yattı, hapisten çıkarken “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye alkışladılar.

– Abdi İpekçi'nin katili Mehmet Ali Ağca'yı sokağa saldılar, yoluna güller döküldü, “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye bağırıldı, bilahare, yanlış hesap yaptıkları, erken saldıkları ortaya çıktı, gene içeri tıktılar, biraz daha yattı, gene saldılar, yoluna karanfiller döküldü, “Türkiye seninle gurur
duyuyor” diye bağırıldı.

– Hrant Dink'in katili Ogün Samast duruşmalara girerken “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları atıldı, cinayet haftasında oynanan futbol maçlarına Ogün Samast gibi beyaz bere takarak gelen taraftarlar “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye tezahürat yaptı.

– İnsanları domuz bağıyla öldürüp, mezar evlerine gömen Hizbullahçıları serbest bıraktılar, hapishane kapısında karşılayanlar “Türkiye sizinle gurur duyuyor” sloganlarıyla halay çekti.

– Pkk'nın evsahibi Barzani, Akp kongresinde onur konuğu yapıldı, “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye ayakta tempo tutuldu.

– Kurtlar Vadisi'ndeki Polat Alemdar üniversitede konferans verdi, salon inim inim inledi, “Türkiye seninle gurur duyuyor!”

– Hakan Şükür henüz Akp'liyken, henüz yurtdışına kaçmamışken, ben aslında Türk değilim dedi, yandaş medyada “Türkiye seninle gurur duyuyor” manşetleri atıldı.

– 78 yaşındaki gazeteci Hüseyin Üzmez, 13 yaşındaki kız çocuğuna cinsel istismardan tutuklandı, bi ara serbest bırakıldı, televizyon televizyon dolaşıp “hovardayım, benim hayatıma giren kadınlar benimle beraber olmasalardı fahişe olurlardı” dedi, Hüseyin Üzmez müslüman olduğu için kendisine iftira atılıyor dediler, “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye makaleler yazıldı.

– Gezi protestosuna katılan gençler hakkında “yaptığınız eylemi si.eyim, vatan hainleri, meydanı Ermenilere bıraktınız, Allah belanızı versin çapulcular” diye tweetler atan güreşçiye “Türkiye seninle gurur duyuyor” adıyla facebook sayfası açıldı.

– Gezi protestoları sırasında katil polis Ethem Sarısülük'ün suratına ateş etti, öldürdü, ertesi gün Ethem'in vurulduğu yere “değerli Türk polisi, Ankara sizinle gurur duyuyor” yazılı pankart asıldı.

– Keriz Feneri'nin sanığı Zahid Akman serbest bırakıldı, kapıda karşılayanlar “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye alkışladı.

– 17/25 Aralık'ta oğlu tutuklanan ekonomi bakanı, oğlu tutuklanan içişleri bakanı, oğlu gözaltına alınan toki bakanı ve bakara makaracı devlet bakanı, sanki UEFA kupasını kazanmışlar gibi otobüsün üstüne çıkıp, elele poz verdiler, rabia işareti yaptılar, ahaliyi selamladılar, sayın ahalimiz “Türkiye sizinle gurur duyuyor” diye alkışladı.

– Kendi ellerimizle beslediğimiz köktendinci teröristler, Reyhanlı'yı havaya uçurdu, 52 insanımız hayatını kaybetti, asrın liderimiz Reyhanlı'ya taziyeye gideceğine, ABD'ye gitti, anca 15 gün sonra lütfedip Reyhanlı'ya geldi, otobüslerle şakşakçı taşıdılar, “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye tezahürat yaptırdılar.

– Soma'da 301 madencimizi diri diri gömdüler, Ermenek'te 18 madencimizi diri diri boğdular, Ermenek'e giden enerji bakanı Taner Yıldız'a “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye tezahürat yaptılar.

– Ensar Vakfı'nda erkek çocuklarına üç sene boyunca tecavüz edildi, aile bakanı Sema Ramazanoğlu “Ensar Vakfı'yla gurur duyuyoruz” dedi, bunu söyleyen kadın aile bakanı, o hafta Akp grup toplantısında ayakta alkışlandı, “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları atıldı.

– Kendisini padişah olarak gören Tayyip Erdoğan'ın altı ayda hurdasını çıkarırım, paçalarından yolsuzluk akan Akp hükümetine zıkkımın kökünü göstereceğim diyen Süleyman Soylu, Akp'ye geçti, Akp bakanı oldu, Akp etkinliklerinde “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye alkışlanıyor.



Bunlarla gurur duyan bir Türkiye'nin, Yenikapı'daki israf sergisinden utanması, ibret alması mümkün müdür?



Türkiye'de sadece namuslu insanların namusuyla para kazanması, suçtur.
Alın terinle çalış, ev al, otomobil al, arkandan dedikodunu yaparlar.
Yolsuzlukla servet yap, kaynağını merak eden olmaz.



İddia ediyorum…
O sergi üç gün daha orada açıkta kalsaydı, aküleri bile çalarlardı!



Ve bu ülke halkin buyuk çogunlugu musluman oldugunu soyluyor...
Georges
MessagePosté le: 04 Aoû 2019 11:45    Sujet du message:

Okumaz olaydim ! Yalan mi yazmis Yilmaz Ozdil. Keske. Ama hepsi dogru. Baski arttikca sapiklik da artiyor.
Sad

Citation:

Netflix
4 Ağustos 2019 / Sozcu


Yalan söylemeyi, milletin parasını çalmayı, yolsuzluk yapmayı, vatanı satmayı, topraklarımızı yabancılara peşkeş çekmeyi ahlaksızlık olarak görmeyen bademler… İnternet dizilerinden ahlaki (!) açıdan rahatsız oldular.



Sansür yönetmeliği çıkarıyorlar.
Rtük'e interneti denetleme yetkisi veriyorlar.
Netflix'i, YouTube'u sansürlemeye niyetleniyorlar.



Neymiş efendim…
Netflix dizilerinde eşcinsellik özendiriliyormuş, çocuklar erken yaşta marjinallik propagandasıyla karşılaşıyormuş filan.



@ Diyanet işleri başkanlığının resmi internet sitesinden “babanın öz kızına şehvet duyması haram değildir” diye fetva verilmedi mi bu ülkede kardeşim?
@ Resmi fetva adı altında “babanın öz kızına şehvetle sarılmasının veya şehvetle öpmesinin, erkeklik organının uyanmasının nikaha etkisi yoktur” denilmedi mi?
@ Bu dehşet, bu korkunç fetvalara açılan soruşturmaların üstü örtülmedi mi?
@ 80 yaşındaki yandaş-dinci gazeteci 13 yaşındaki kız çocuğuna musallat olmadı mı? Adli Tıp Kurumu, yandaş-dinci gazeteciyi korumak için “çocuğun beden ve ruh sağlığı bozulmadı” diye rapor vermedi mi?
@ Amerikan Federal Soruşturma Bürosu FBI, teee ABD'den gelip Trakya Üniversitesi rektör yardımcısının evini basmadı mı? İlahiyatçı profesör hakkında “evindeki bilgisayara çocuk pornosu indirdiği” gerekçesiyle soruşturma açılmadı mı? Sayın hükümetimiz bu haber duyulmasın diye şak diye yayın yasağı getirmedi mi?
@ Rize Kızılay başkanı, çocuk esirgeme yurdunda kalan 13 yaşındaki erkek çocuklarına cinsel istismardan tutuklanmadı mı? Din dersi öğretmeni olan bu herif hakkında yıllardır şikayet olduğu halde, sayın yetkililerimiz tarafından korunup kollandığı, yargılanmasına izin verilmediği, tecavüzlerin kayıtlara bile geçmediği ortaya çıkmadı mı?
@ Akp'nin cankuşu Ensar Vakfı'yla İmam Hatip Mezunları Derneği'nin Karaman'daki yurdunda, yatılı kursa gelen dokuz yaşındaki erkek çocuklarına tecavüz edilmedi mi? 45 erkek çocuğuna üç senedir tecavüz edildiği anlaşılmadı mı? Akp'nin kadın aile bakanı “bi kerecik” demedi mi?
@ 11 yaşındaki kız çocuklarını koynuna alan 70 yaşındaki sapıklara TBMM'de af çıkarmaya çalışmadılar mı? O dönem başbakan olan Binali bey “bi kereliğine” demedi mi? Akp'nin adalet bakanı “bunlar tecavüz değil, küçüğün rızasıyla yapılmış işler” demedi mi?
@ Akp milletvekili, hayvanlara tecavüz eden insanlara, yeniden hayvan sahibi olmaları için “bir şans daha” verilmesini önermedi mi?



(Timur Soykan'ın Kırmızı Kedi'den yayınlanan kitabı var, Badeci Şeyh'in Sır Odası, tamamı gerçek, tamamı mahkeme kayıtlarından oluşuyor, mutlaka okumanızı öneriyorum… Badeci şeyh, cinsel organının “nur çeşmesi” olduğuna inandırıyor, şeyhiyle cinsel ilişkiye giren kadın ve erkek müritler “ibadet ettiğini” zannediyor, oral seks yaptırıyor, “badelendin” diyor, badelenen cennete gideceğini düşünüyor, nişanlısını, karısını getirip kendi elleriyle şeyhin yatağına sokan müritler var. Müthiş bir kitap, okuyun lütfen, insan aklının, din sömürüsüyle nerelere sürüklenebildiğine inanamayacaksınız.)



@ “Battaniye ve yorgan erkeği gıdıklamamalı, cinsel dürtüleri rahatsız eden yapıda olmamalı” diyen, yorgandan tahrik olan Akp yandaşı sözde ulema yok mu?
@ “Ketçap, kahve, kakao, gazlı içeçekler şehveti uyandırır” denmiyor mu?
@ “Birbirini tanımayan bir kadınla bir erkek asansöre binerse, halvet olurlar” denmiyor mu?
@ “Sevişirken elbiselerinizi çıkarmayın, cinsel münasebet esnasında, afedersiniz eşeklerin yaptığı gibi tamamen soyunmayın, odada melekler vardır, siz soyunursanız melekler dışarı çıkar, şeytan odada tek kalır, oluşacak çocuk şeytanın nasibi olur” diyen ilahiyatçı profesör yok mu?
@ “Tayt giyen kızların bacak arasına bakınca şehvet duyuyorum” diyen öğretmen… “Kızlı erkekli halk oyunları zinadır” diyen okul müdürü… “Dekolte giyen kadınlar tecavüzü göze almalı” diyen profesör… “Eşinin dans etmesine izin veren erkek deyyustur” diyen müftü… “Sokakta dolaşan hamileler terbiyesiz” diyen tasavvuf düşünürü… “Çokeşlilik yararlıdır, kocası ne zaman isterse kadın cinsel isteklerini karşılamak zorundadır, yoksa melekler sabaha kadar lanet eder” diyen Akp'li belediye… “Kadın ahlaklı olsun, kürtaj yaptırmak zorunda kalmasın” diyen Akp'li büyükşehir belediye başkanı… “Kahkaha atan kadınlar iffetsizdir” diyen Akp'li Tbmm başkanı yok mu?
@ Akp'li belediyelerde evlilik konferansları verip “imam nikahlı çokeşlilik kadınlar için kurtuluştur, kadın kocasına efendisi gibi davranmalıdır, kadın itaat etmelidir, kocam ikinci eş alabilir, kocama bekar arkadaşımı tavsiye ettim, üstüme alabilirsin dedim” diyen, Akp'li yaşam koçu yok mu?
@ Muhafazakar ayaklarıyla toplum hayatını baskıladıkları için, toplumu izole ettikleri için, hayvanlara tecavüz edenlerin sayısında patlama olmadı mı?
@ Tüm dünyada sadece Türkiye'de, heykellere tecavüz etmeye kalkışanlar görülmüyor mu?



Ben Netflix'in abonesiyim.
Yeminle söylüyorum…
Akp dönemi kadar marjinal bir dizisini görmedim!

cengiz-han
MessagePosté le: 18 Juil 2019 0:46    Sujet du message:

Sirasi gelmisken bir de eski yazisini koyayim !

Citation:

Cuma genelgesi
7 Ocak 2016


1923-2002.
Akp'den önce memleketimiz haçlılar tarafından yönetiliyordu, ahalimiz patates dinindendi. Hamdolsun ki, seçimi Akp kazandı.

*

2003.
Camiler ibadete açıldı. Akp'den önceki dönemde camiler ahır yapılmıştı, namaz kılacak yer yoktu.

*

2004.
İmam hatip liseleri açıldı. Akp'den önce memlekette imam olmak yasaktı. İlla din adamı olmak isteyen, Heybeliada ruhban okuluna gidiyordu. Henüz türgev yurtları açılmamıştı, zavallı çocuklarımız manastırlarda barınıyordu, rahibeler tarafından büyütülüyordu.

*

2005.
Diyanet işleri başkanlığı kuruldu. Akp'den önce din işlerimiz Fener Rum Patrikhanesi'ne bağlıydı, bilahare, AB'ye uyum çerçevesinde Vatikan'a bağlanmıştı. Bu ayıba son verildi.

*

2006.
Ramazan bayramı kutlanmaya başlandı. Akp'den önce böyle bir bayram yoktu. Ramazandan sonra ne yapacağımızı bilemezdik. Kimimiz kurban keserdi, kimimiz yılbaşı ağacı dikerdi, kimimiz hıdrellez geldi diye ateşten atlardı, kimimiz paskalya yumurtası boyardı. Bir türlü işin içinden çıkamazdık. İmdadımıza asrın liderimiz yetişti. “Bakıyorsunuz, bayramın adını değiştirdiler, ne oldu bayramın adı, tatil oldu, olmaz öyle, bu bayram dört dörtlük Ramazan bayramıdır, buna kültürel erozyon denir, değerlerimizin erozyona uğramasına fırsat vermemeliyiz, inkıraza götürür” dedi.

*

2007.
Tarihimizde ilk defa dindar cumhurbaşkanı seçildi. Akp'den önceki cumhurbaşkanları dinsizdi, bazıları putperestti, Özal taocuydu.

*

2008.
Anadolu çocuklarının üniversiteye giriş yasağı kaldırıldı. Akp'den önce sadece elit, tuzu kuru, kaymak tabakanın çocukları girebiliyordu. Ben mesela, ODTÜ elektrik elektroniği kazanmıştım ama, babam Arşidük olmadığı için kaydımı yapmamışlardı. Annesi Kontes olanları puanı tutmasa bile alıyorlardı. Ailende Lord varsa, yüksek lisans yapabiliyordun, yatay geçiş için Barones akraba yeterliydi. Bahar şenliği filan avam'dı, devrim stadında Ascot yarışları yapılırdı, kantinde petrus satılıyordu. Monako prensesi Caroline, İspanya kralı Felipe, York dükü William, Paris Hilton falan, hep ODTÜ mezunudur. Çok şükür ki, babamın Remzi diye bi arkadaşı vardı, manifaturacı, sağolsun sponsor oldu, gittim Harvard'ta okudum.

*

2009.
Umre seyahati, sosyetik hanımlarımıza serbest bırakıldı. Akp'den önce sosyetik hanımlarımızın umreye gitmesi yasaktı, görülmüş şey değildi. Akp bi geldi kardeşim, hepsi koşa koşa umreye gitti. Gerçi dönüşte free shop'tan viski alırken yakalandılar ama, olsun gari… Asrın liderimiz ne demişti? “İçki içen alkoliktir, içki içen bize oy veriyorsa, alkolik değildir.”

*

2010.
Umre seyahati, sosyetik hanımlarımızdan sonra işadamlarımıza da serbest bırakıldı. Akp'den önce işadamlarımızın umreye gitmesi yasaktı, duyulmuş şey değildi. TOBB yönetim kurulu mesela, tobb'luca umreye gitti, tobb başkanı rehber imam oldu, yönetim kurulunu başlarından aşağı dökmek suretiyle zemzemle yıkadı. İbadetlerini saklı gizli yaptıkları için, yanlarına yalaka gazetelerin ekonomi muhabirlerini almışlardı, bol bol fotoğraf çektirip hidayete erdiklerini kamuoyuna ve asrın liderimize duyurdular, dönüşte viskiyi bırakacaklarını müjdelediler. Bunların fotoğraflarına bakarken benim bile maneviyatım arttı, helali hoş olsun, hepsine özelleştirmeden ihale veresim geldi.

*

2011.
Sanatçılarımızın oruç tutması ve iftar açması serbest bırakıldı. Akp'den önce sanatçılarımızın oruç tutması ve iftar açması yasaktı, o güne kadar ne görülmüş ne duyulmuştu. Akp'li belediyeler iftar çadırları kurunca, sanatçılarımız da kuyruğa girdi. O akşamki iftarın faturasını hangi dinibütün sanatçımız ödediyse, ana haber bültenlerinin canlı yayınına o dinibütün sanatçımız çıktı. İftar çadırları hayırlara vesile oldu, sanatçılarımıza bereket geldi, belediye çadırında iftar açanlar belediye konserlerinde sahneye çıktı.

*

2012.
Sünnet olmaya başladık. Akp'li belediyeler toplu sünnet şöleni başlatana kadar sünnet olmazdık. Ben kendi payıma, anca geçen sene, Ümraniye belediyesinin toplu sünnet şöleninde kestirdim.

*

2013.
Amerika'yı keşfettik. Akp'den önce Amerika'yı keşfettiğimizi bilmiyorduk. Aslına bakarsanız, Kristof Kolomb bile bilmiyordu. Bizimle beraber, bütün dünya asrın liderimizden öğrendi. “Amerika'yı Kolomb değil, 1178'te müslümanlar keşfetti, Kolomb gittiğinde dağın tepesinde cami gördü” dedi.

*

2014.
Cenaze töreninde ne yapacağımızı öğrendik. Akp'den önce ne yapacağımızı bilmezdik, başsağlığı dileyip, dua edeceğimize, dans ederdik. Neyse ki, asrın liderimiz öğretti… “Bu ne biçim iştir yauv, ölüm karşısında dans edilir mi, bizim kültürümüzdeki yeri nedir, ailesine bir başsağlığı dile, biliyorsan bir fatiha oku” dedi.

*

2015.
Cenazelerimizi ne yapacağımızı bilmiyorduk, kimini yakıyorduk, kimini denize atıyorduk, kimisi öylece ortada kalıyordu. Neyse ki, asrın liderimiz onu da öğretti… “Her müslüman ülkede ölü yıkayıcılarına ihtiyaç var, her müslümanın ölüsünü yıkayabilecek bilgiye kabiliyete erişmesi lazım, yoksa ölüleriniz ortada kalır” dedi.

*

2016.
Cuma namazı serbest bırakıldı. Akp'den önce Cuma namazına gitmek yasaktı. Cuma namazına gitmek isteyenlere eziyet ediliyordu, mesai arkadaşları tarafından kırbaçlanıyorlardı. Hatta sırf işkence olsun diye, takvimlerden Cuma günleri kaldırılmıştı, perşembeden direkt cumartesiye geçiliyordu. Hamdolsun ki, Ahmet Kiziroğlu genelge çıkardı, bundan böyle isteyen herkes Cuma namazına gidebilecek.






https://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/yilmaz-ozdil/cuma-genelgesi-1032628/
cengiz-han
MessagePosté le: 18 Juil 2019 0:44    Sujet du message:

Bu Yilmaz Ozdil de hinoglu hin mi ne ?

Citation:

Bu kadarcık… Rize, Siirt, Erzincan, Kars, Nevşehir, Çankırı, Burdur, Bolu, Çorum, Ağrı, Çanakkale, Sivas
13 Temmuz 2019

Türkiye İş Kurumu'nun resmi verilerine göre, 2005 yılında kayıtlı işsiz sayısı 918 bin kişiydi.



Rize, Siirt ve Erzincan nüfusunun toplamı kadardı.



2006…
Asrın liderimiz Müsiad'ta konuştu.
“İşsizlikte büyük düşüş var, hükümete zaaf isnat etme derdinde olanlar rakamları çarpıtıyor, istihdamda çok başarılı olduk” dedi.
2007…
Asrın liderimiz, fetocuların televizyonu Samanyolu'da konuştu.
“Devlet ticaretle uğraşmaz, işsize iş mi arıyorsun, işte sana iş, özelleştirmelerle bunu sağlıyoruz, işi bilmeden konuşuyorlar” dedi.
2008…
Asrın liderimiz Tobb başkanına söyledi.
“Tobb'un bir milyon 300 bin üyesi var, birer işçi alsanız işsizlik biter, otomatikman anında görüntü olur” dedi.
2009…
Asrın liderimiz ulusa sesleniş konuşması yaptı.
“İşsiz sayısının durmuş olması, hatta işsizlik rakamlarında azalma yaşanmaya başlaması hepimizi sevindiren gelişmedir” dedi.
2010…
Asrın liderimiz Tbmm'de konuştu.
“Toparlanma devam ediyor, işsizlik üç ay içinde tek haneye düşer, bunlar hep iyileşmenin işareti” dedi.
2011…
Asrın liderimiz Rize'de konuştu.
“Dünya işsizlik krizi yaşarken, biz işsizliği indirdik, daha da aşağıya ineceğiz inşallah, Amerikası İspanyası işsizlikten kırılıyor, Türkiye hamdolsun aldığımız tedbirlerle çok iyi durumda” dedi.
2012…
Asrın liderimiz 1 Mayıs vesilesiyle mesaj yayınladı.
“İşsizlikle aktif mücadele yürüttük, ne mutlu bize ki, işsizliğin düşüş eğiliminde olduğunu görüyoruz” dedi.
2013…
İşsizlikten bahsetmedi.
2014…
Asrın liderimiz, Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu'nda konuştu.
“İşsizlik rakamlarımız dünyadaki gidişin tersine rekor kırıyor, dünyada yükseliyor, bizde düşüyor” dedi.
2015…
Asrın liderimiz muhtarlara konuştu, kadına yönelik şiddetle işsizlik arasında ilişki kuran Kemal Kılıçdaroğlu'nu eleştirdi.
“Yav bunun işsizlikle ne alakası var, zaten feministlerin dinimizle alakası yok” dedi.
2016…
Asrın liderimiz Tobb'da konuştu.
“Tobb'un 1.5 milyon üyesi var, her üye bir kişiyi işe alsa 1.5 milyon işsize iş demektir, olay bu kadar basit” dedi.
2017…
Asrın liderimiz Ankara Ticaret Odası'nda konuştu.
“İstihdamda çok ciddi başarımız var, tabii aklınıza ‘o halde niye işsizlik çift hanede' sorusu gelebilir, bu durum zaaf değildir” dedi.
2018…
Asrın liderimiz Tbmm'de konuştu.
“Ekonomiyi hem büyüttük, hem sağlamlaştırdık, işsizlik rakamlarını 2019 yılında tek haneye indirmeyi planladık, rakamlar yüzümüzü güldürmeye devam ediyor” dedi.
2019…
Asrın damadımız “2019 yılında 2.5 milyon yeni istihdamı hayata geçireceğiz” dedi. Asrın liderimiz asrın damadımızı tasdikledi, “gerekeni yapacağız, bu yılın sonuna kadar 2.5 milyon kişiye iş sağlayacağız” dedi.



Dün…
Türkiye İş Kurumu açıkladı.
İşsizlikte tüm zamanların rekoru kırıldı.
Kayıtlı işsiz sayısı 4 milyon 417 bin kişiye ulaştı.



Yani…
Resmi işsizlerimizin sayısı Rize, Siirt, Erzincan, Kars, Nevşehir, Çankırı, Burdur, Bolu, Çorum, Ağrı, Çanakkale ve Sivas nüfusunun toplamı kadar oldu.



Komple İzmir kadar.
Adana ve Antalya'nın toplamı kadar.
Konya ve Gaziantep'in toplamı kadar.
Bursa ve Kayseri'nin toplamı kadar.
Avusturya'nın yarısı kadar.
Hırvatistan'dan fazla.
Arnavutluk'un iki misli.
Malta'nın on misli.



Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Üsküdar, Beykoz, Çekmeköy, Ataşehir, Şile, Adalar, Ümraniye'nin toplam nüfusundan fazla.



Fatih, Avcılar, Başakşehir, Sarıyer, Beylikdüzü, Sultanbeyli, Zeytinburnu, Şişli, Büyükçekmece, Silivri, Beyoğlu, Bahçelievler, Bakırköy, Beşiktaş'ın toplam nüfusu kadar.



Son bir ayda, komple Kırklareli kadar yeni işsizimiz oldu.
Son bir yılda, komple Mersin kadar yeni işsizimiz oldu.



Dün…
Asrın liderimiz Hak İş Sendikası'nda konuştu.
“Emekçinin yanında yeralmak öyle lafla olmaz, milletimizi kandırmaya çalışmadık, işsizliği düşüreceğimize inanıyorum” dedi!

murat_erpuyan
MessagePosté le: 12 Juin 2019 0:29    Sujet du message:

Citation:


Terbiyesiz İzlanda
Yilmaz Ozdil - Sozcu, 11 Haziran 2019




Milli takımımızı İzlanda'ya girerken havalimanında saatlerce beklettiler, mikrofon uzatıyormuş gibi tuvalet fırçası uzattılar.
Sayın hükümetimiz bu terbiyesizliği cevapsız bırakmadı, Oslo büyükelçiliğimiz aracılığıyla İzlanda'ya nota verildi.



İyi de…
Niye direkt olarak İzlanda büyükelçiliğimiz aracılığıyla nota verilmedi de, tee Norveç büyükelçiliğimiz aracılığıyla nota verildi?



Sene 1627…
12'si kadırga 15 parçalık filosuyla Manş Denizi'ni kateden Murat Reis, Danimarka ve Norveç kıyılarını talan ettikten sonra, kutuplara doğru yelken açtı, karşısına yemyeşil bir ada çıktı, İzlanda, derhal demirledi.



Murat Reis, aslında korsandı.
Aslında Türk değildi, Hollandalı'ydı.
Asıl ismi Jan Janszoon van Haarlem'di.
O zamanlar resmi izinle korsanlık yapılıyordu, mesela İngiltere devletinden ferman çıkartırsan, İngiliz gemilerine dokunmamak şartıyla, sadece İngiltere'nin düşmanlarına saldırmak koşuluyla korsanlık yapmana izin veriliyordu.
İngiltere ve Hollanda devletleri bu resmi korsanlık faaliyetlerini yasaklayınca, Hollandalı Jan Janszoon şak diye müslüman oldu, Cezayir beylerbeyinin himayesine girdi, Osmanlı denizcisi oldu.
Murat Reis olmadan önce Jan Jansz, John Barber, captain John, little John, Caid Morato isimlerini kullanmıştı.



İzlanda'nın altından girdi, üstünden çıktı.
26 gün orada kaldı.
400 civarında esir aldı, bazılarını fidye karşılığında İzlanda'ya iade etti, bazılarını köle olarak Akdeniz limanlarında sattı.
Sarışın kızları ganimet aldı, hareme mareme hediye etti.



İzlanda bizimle böyle tanıştı!



İzlanda'nın bizimle böyle tanıştığını nereden biliyoruz… Esir alınan ve fidyeyle serbest bırakılanlar arasında Olaf Eigilssson isimli bir papaz vardı, yaşananları kitap haline getirdi, oradan biliyoruz.



Murat Reis'ten sonra Ali Biçin Reis daldı İzlanda'ya.
800 civarında esir aldı, sattı.
Ali Biçin Reis de aslında Türk değildi, Venedikli'ydi.
Asıl ismi Piccinnino'ydu.



İzlandalılar bizi öylesine sevdiler ki (!) aradan dört asır geçmesine rağmen “Tyrkjaranid” diye bir kavram var hâlâ İzlanda'da…
“İnsan çalan Türk” anlamına geliyor!



Ve, bu travmatik hadiseden hemen sonra “bize özel” bir kanun hazırladılar.
İzlanda topraklarında Türk öldürmeyi suç olmaktan çıkardılar!



Evet, Türk öldürmeyi serbest bıraktılar.



Taa ki 1970'e kadar…
1970 yılında bu kanunu iptal ettiler.



Ama…
Türkiye'yle asla direkt diplomatik ilişki kurmadılar!



Türkiye İzlanda'ya bir şey söyleyecekse, Oslo büyükelçimiz aracılığıyla söylüyor.
İzlanda Türkiye'ye bir şey söyleyecekse, Kopenhag büyükelçisi aracılığıyla söylüyor.



Yani anca, Danimarka ve Norveç üzerinden konuşabiliyoruz!



İzlanda'da büyükelçimiz olmadığı için, soykırım rezaletlerinde olduğu gibi “büyükelçimizi geri çektik” falan diyemiyoruz!



E hal böyleyken, vay efendim tuvalet fırçası uzatılmış filan…
Kardeşim, daha düne kadar İzlanda'da bizi öldürmeleri bile suç değildi, tuvalet fırçasından mı rencide oldun?



Üstelik…
Matahmış gibi, Sierra Leone'ye büyükelçilik açtık diye övünürken, Ekvator Ginesi'ne büyükelçilik açtık diye gurur duyarken, Angola'ya büyükelçilik açtık diye onur duyarken… İzlanda'ya neden Oslo üzerinden nota verdiğimizi merak etmene gerek var mı?



Ayrıca…



Türkiye-Yunanistan milli maçında, Paris'teki terör katliamında hayatını kaybedenler için bir dakikalık saygı duruşu yapılırken, saygı duruşunu ıslıklayan, yuhalayan, ya Allah bismillah Allahuekber diye bağıran kimdi?



Rakip futbolcuyla tartışırken, işaret parmağını boğazına sürterek, senin gırtlağını keserim manasında hareket yapan, senin milli takımının kaptanı Emre Belözoğlu değil mi?



Gece kulübünde elalemin evli kadınına sarkıntılık yapan, kadının kocasına kafa atan, burnunu kıran, bilahare beline tabanca takıp, hastane basan, kafama sık filan diyen, senin milli takımının kaptanı değil mi?



Kafasına ampul şapkası takılarak miting kürsüsüne çıkarılan, milletvekili yapılan, stadyumlara ismi verilen, bilahare, terörist bu diye fellik fellik aranan, senin milli takımının kaptanı değil mi?



Alaçatı'da köfteci basan, tekme tokat kavga eden senin milli takımının teknik direktörü değil mi?



Ortadoğu alev alev yanarken, sporun kardeşliğini ön plana çıkarmak varken, yangına körükle giden, futbol sahasının ortasına Filistin bayrağı diken, senin milli takım oyuncun değil mi?



Türk vatandaşlığına geçip Atakan ismini alan Balili'nin kafasına şişe atılmadı mı? İsrail'e kaçmak zorunda kalmadı mı?



Türkiye'nin gururu Çarşı, senin ülkende, senin yandaş medyan tarafından terörist ilan edilmedi mi?



Gezi direnişçilerine “eyleminizi si.eyim, Ermenilere bıraktınız meydanı, Allah belanızı versin, vatan hainleri” diye ırkçı tweetler atan güreşçiye, milli takım kafilesinin bayrağı taşıtılmadı mı?



Ermeni açılımını futbol üzerinden yapmaya kalkıp, Türkiye'deki milli maça Azerbaycan bayrağıyla girmeyi yasaklayanlar kimdi?



Sporu siyasete alet etmek için, özellikle futbolu yandaşlaştırmak için, tribünleri politize etmek için, ne gerekiyorsa fazlası yapılmadı mı?



Gençlerimiz spor yapsın, zeki, çevik, ahlaklı olsunlar, maganda olmasınlar, ruh ve zihin sağlıkları yerinde olsun, sağlıklı düşünsünler, sporla eğlensinler diye… Dünyada, gençlerine spor bayramı armağan eden tek lider varken… Bursa'dan Rize'ye, Kayseri'den Antalya'ya, stadyumlardaki “Atatürk” ismi silinmedi mi?



“Kindar nesil” yetiştirmek isteyenler, 19 Mayıs'ı, Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı'nı yasaklamadı mı?



2000 olimpiyatına, 2004 olimpiyatına, 2008 olimpiyatına, 2012 olimpiyatına, 2016 olimpiyatına, 2020 olimpiyatına aday olup, alamayan kim? Neden vermediler sizce?



Euro 2008'e, Euro 2012'ye, Euro 2016'ya, Euro 2020'ye, Euro 2024'e aday olup, alamayan kim? Niye vermiyorlar sizce?



Daha üç gün önce…
Konya'da, Fransa milli marşını ıslıklayanlar kimdi?



Dört yıl önce, gene Konya'da, gene İzlanda milli maçımız öncesinde…
Ankara'daki terör saldırısında hayatını kaybeden 109 insanımız için saygı duruşu yapılırken, kendi insanlarımız için yapılan saygı duruşu bile ıslıklanmadı mı?
Yandaş medya terör saldırısında ölen insanlarımızı “terör örgütüne yakın” ilan ettiği için, kendi insanlarımızın cenazesi, milli maçta yuhalanmadı mı?



Şimdi deniyor ki, İzlanda'da bize terbiyesizlik yapıldı falan…



Sportmenlikten nasibini almamış, kendi tarihinden haberi olmayan, kendisine bile saygısı olmayan bir millet, başkasından saygı bekleyebilir mi?



cengiz-han
MessagePosté le: 02 Fév 2018 1:22    Sujet du message:

Citation:


Türk Tabipler Birliği
1 Şubat 2018
Yilmaz Ozdil - Sozcu

Mesleğin doğuştan çekiciliği var.
Çocuğa sor, büyüyünce ne olacaksın?
“Doktor olacağım” der.

*

En gözde damat adayıdır.
Hemen herkes, kızını doktorla evlendirmek ister.
Kadınlarımız arasında “beni ne doktorlar istedi” diye başlayan atasözü bile vardır.

*

Şarkıdır.
Afrodizyaktır.
“Doktor civanım, seni istiyor canım.”

*

Küçük ilanların büyük vaatleridir.
“Doktordan satılık otomobil.”
“Doktordan satılık işyeri.”
Kullanılmışsa bile, doktorun kullanmış olması “kalite” göstergesidir.
“Doktora kiralık” ilanı da öyle.
Evini vereceksen doktora ver.
Temizdir en azından, eminsindir.

*

Meslek seçerken…
Kız verirken…
Kocaya varırken…
Otomobil alırken……
Ev kiralarken…
Doktor iyi.
Fikrini söylerse…
Şerefsiz doktor!

*

Asrın liderimiz mesela, safra kesesi ameliyatı yapabilir mi?
Böbrek nakli?
Pansuman bile yapamaz.
Bebeğin hastalansa, tedavi etmesi için Binali beye götürür müsün?
Var mı aramızda böyle bir gerizekalı?

*

Ama, çok sıradan bademcik ameliyatını yapabilen bir hekim, gayet güzel başbakanlık yapabilir.
Refik Saydam, hekimdi.
Sadi Irmak, hekimdi.
TBMM başkanı Mustafa Kalemli, hekimdi.

*


O halde… Reçeteye aspirin yazma yetkisi bile olmayan tiplerin hükümette en önemli makamlara gelmesini tehlikeli bulmuyorsun da, canını emanet ettiğin hekimlerin hükümetle alakalı fikir beyan etmesini mi sakıncalı buluyorsun?

*

Komada geliyorsun, bacağını kesiyor, damar çıkarıp, kalbine bağlıyor, gebermekten kurtuluyorsun. Geceyarısı ateşi kırka vuran evladını Azrail'in elinden alıyor. Kardeşinin hızara kaptırdığı parmağını yerine dikiyor. Beyin kanaması geçiren anneni hayata döndürüyor. Babanın katarakttan görmeyen gözünü gördürüyor. Eşinin kanserini erken yakalıyor. Sonra da sen çıkıp “hekimler devlet işlerinden benim anladığım kadar anlamaz, konuşmasınlar” diyorsun öyle mi?

*

Türk Tabipler Birliği başkanı olan profesör, İstanbul Üniversitesi rektörlüğü seçiminde en yüksek oyu aldı. Ezici çoğunlukla seçilen bu profesörün rektör olmasını engellediler. “Nuh'un cep telefonu vardı, gemisi nükleerdi, insansız hava aracı uçuruyordu” diyen arkadaşı, aynı İstanbul Üniversitesi'ne öğretim üyesi yaptılar.
Hükümetimizin Türk Tabipler Birliği konusunda mantıklı karar verdiğini düşünüyorsan, Nuh'un telefon numarasını versene bana?

*

Kafasında fesle dolaşan “tımarhanelik” herif, yandaş televizyonlara çıkıp devlet yönetimine dair her türlü fikrini söyleyebilecek, cumhurbaşkanı sarayında bilim adamı olarak ağırlanacak… Memleketin en önemli “psikiyatri” profesörlerinden biri olan Türk Tabipler Birliği başkanı fikrini söyleyemeyecek öyle mi?

*

Fikrini beğenmeyebilirsin.
Ben de senin fikrini beğenmiyorum.
Beğenmek zorunda mıyız?

*

Fikirse mesele… “Barutun kokusu düştü burnuma, dört bir yanı istiyorum dibinden patlatayım, adamlar gibi dağlara düşeyim, tutmak istiyorum Kürdistanımı, ya ölüm ya kurtuluş, artık savaş zamanıdır” diyen Şivan Perver'e “barış güvercini” muamelesi yapacaksınız, Akp mitinginde kürsüye çıkartacaksınız, düet yaptıracaksınız, çok duygulanıp ağlayacaksınız. Sonra da Türk Tabipler Birliği'ne “terörist seviciler” diyeceksiniz öyle mi?

*


“Yaşatmaya ant içmiş bir mesleğin mensupları olarak, hekimler olarak uyarıyoruz, her çatışma, her savaş, fiziksel ruhsal sosyal ve çevresel sağlık açısından onarılmaz sorunlara yol açar, büyük insani dramları beraberinde getirir” diyorlar.
Uyarmasınlar mı?

*

Onarılmaz sorunlara, insani dramlara yol açan bu çatışma ortamına “hatalı teşhisler” yüzünden sürüklenmedik mi?
Hekimlerimiz devlet işlerinden anlamadığı için mi oluyor bu işler?

*

Madem herkes hekimlerden daha iyi biliyor.
Bi teşhis ben koyayım bari.
Eğer, cehalet seviyesinde Avrupa şampiyonu olan bir ülke, sırf düşüncelerini söyledi diye hekimlerini hapse tıkmaya çalışıyorsa, o ülke hasta'dır.



cengiz-han
MessagePosté le: 29 Mai 2016 0:38    Sujet du message:

Citation:


Allah memlekete hırsızın hayırlısını versin kardeşim

Sozcu -28 Mayıs 2016

(New York federal savcısı Preet Bharara'ya iletilmesi ricasıyla, United States Attorney's Office, 1 st. Andrew's Plaza, New York City)

*
Sevgili Preet…
Hayırsever rıza bey'i tutuklayarak bizleri rencide ettiğin yetmiyormuş gibi, hayırsever rıza bey'in bizim bakanlarımızı rüşvetle satın aldığını açıklayarak kalbimizi kırmaya devam ediyorsun.

*
Sanırım anlamadığın şu…
Sizin gibi geri kalmış ülkelerde yadırganabilir ama, bizim gibi ileri demokrasilerde rüşvet ayıp değildir. Hele ki rüşvet veren kişi hayırseverse, pek takdir edilir. Hatta, hapisten çıkar çıkmaz hükümetimizin bakanları tarafından törenle plaket bile verilir.

*
Bak mesela… Bizim gibi ileri demokrasilerde hayır işi nasıl yapılır? Vakıfla yapılır. Bu ülkenin hükümeti, hayırlara vesile olması için 2008 senesinde Vakıflar Kanunu hazırladı. Hırsızlık, dolandırıcılık, hileli iflas, üçkağıtçılık, haysiyetsizlik, şerefsizlik, adilik, namussuzluk gibi suçlardan mahkum olan kişilere “vakıf kurma imkanı” tanındı iyi mi!

*
“Kardeşim, hırsızlık parasıyla vakıf olur mu?” diye sorulduğunda, bu hükümetin başbakan yardımcısı çıkıp ne dedi biliyor musun? “Hırsızlar ya da dolandırıcılar hayır işi yapmak istiyorsa, sen yapamazsın deme hakkımız olmadığı inancındayız” dedi.

*
Sen daha neyin hesabını soruyorsun?

*
Belki utanırsın diye yazıyorum… Hayırsever rıza bey'in el konulan paraları faiziyle iade edildi, tekerlekli bavulla sürüklene sürüklene zorla taşınan o paraları, hayırlara vesile olması için Kızılay'a bağışladı, Kızılay da kabul etti… Okuyunca yüzün kızardı di mi?

*
Sevgili Preet…
“Milletin orasına koyacağız” diyen havuzcu müteahhit, ilahiyat fakültesi yaptırdı bu memlekette.

*
Daha dün bizim diyanet'e “hırsızlık, kumar, fuhuş, uyuşturucu gibi haram parayla yapılmış camide namaz kılınır mı?” diye sordular, bizim diyanet de fetva verdi, “caizdir” dedi. Sen daha ne konuşuyorsun?

*
Vay efendim neymiş, kefaletle bırakırlarsa Türkiye'ye kaçarmış, bizim siyasilere rüşvet vererek saklanırmış filan… Niye saklansın ki birader? Havalimanının VIP kapısında davul zurnayla karşılayıp, “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye tezahürat yapmazlarsa, sana söz veriyorum, türgev'e bağışta bulunurum.

*
Özetle Preetçiğim…
Kınıyorum seni.
Gel vazgeç şu inadından.
Takalım sana bi Patek Philippe kol saati, salıver hayırseverimizi.


SelimIII
MessagePosté le: 18 Mar 2016 10:34    Sujet du message:

Citation:


Yılmaz Özdil
Terörle yaşamaya alışmalı mıyız?
Mart 17, 2016


Barutun kokusu düştü burnuma
dört bir yana istiyorum
dibinden patlatayım
adamlar gibi dağlara düşeyim
tutmak istiyorum Kürdistanımı
ya ölüm ya kurtuluş
uyanın uykudan çabuk
artık savaş zamanıdır

*

Bu tür hümanist (!) şarkılar söyleyen Şivan Perver’e “barış güvercini” muamelesi yapılırsa, Akp mitinginde asrın liderimizle el ele sahneye çıkarılırsa, en ön sırada oturan Bülent Arınç duygulanıp hüngür hüngür ağlarsa… Kendini “dibinden patlatan” canlı bombalarla yaşamaya alışmamız lazım tabii.

*

PKK tanık TSK sanık yapılırsa, genelkurmay başkanı “terörist” diye hapse tıkılırsa, Türk ordusu mermi sıkmadan esir alınırken “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” diye göbek atılırsa, Hilmi efendi “kasaptaki ete soğan doğramam” derse, garnizon komutanı 30 Ağustos Zafer Bayramı pastasını Akp marşıyla keserse, madalyalı kahramanlar canına kıyarken, kahrından kanser olurken, Necdet bey hükümete iftar vermekle meşgulse, asrın iftirasını bavulla taşıyan herif, gazeteciler cemiyeti tarafından “yılın gazetecisi” seçilirse… Terörle yaşamaya alışmamız lazım tabii.

*

Pkklılar örgüt üniformalarıyla Habur’dan girip, otobüs üstünde şeref turu atarken, asrın liderimiz “Habur’daki manzara karşısında umutlanmamak mümkün mü, çok sevindirici şeyler oluyor” derse, Pkk’yla resmen masaya oturulursa, Oslo’daki pazarlıkta Mit yöneticileri Pkk yöneticilerine “gözünüzü seveyim” derse, devletin valisi “Abdullah Öcalan’ı takdirle karşılıyorum” derse, TBMM başkanlığı bile yapmış olan zat (!) üzüntülü ifadelerle “Abdullah Öcalan oruç tutardı, camiye giderdi, namazında niyazında bir çocuktu, kurban edildi” derse, “ulus devlet ayrıştırıcıdır, ulusçulukla hesaplaşma zamanı geldi” diyen Ahmet Kiziroğlu “bana biji serok Ahmet diyen dillerinize kurban olayım” derse… Terörle yaşamaya alışmamız lazım tabii.

*

Asrın liderimiz “ABD’nin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi kapsamında Diyarbakır yıldız olacak” derse, Apo’ya Diyarbakır meydanında “ulusa sesleniş” konuşması yaptırılırsa, Diyarbakır belediye başkanı “devlete mesajımız var, hastirin” derse, “Türkiye Kerkük’e karışırsa, ben de Diyarbakır’a karışırım” diyen Barzani, Akp kongresinde onur konuğu yapılırsa, Türkiye seninle gurur duyuyor diye alkışlanırsa… Terörle yaşamaya alışmamız lazım tabii.

*

Şehit ve gazi sıfatları yasalardan silinirken, gazilerimizin protezlerine haciz gelirken, asrın liderimizi eleştiren şehit babalarına hapis cezası verilirken, Gaziler Cemiyeti asrın liderimize teşekkür mahiyetinde kalpak hediye ederse… Terörle yaşamaya alışmamız lazım tabii.

*

“Ulus devlet Allah’ın belasıdır, Türk üst kimliği bölücüdür, Türk bayrağı demeyelim Türkiyeli bayrağı diyelim, devletten yana değil dağdakiyle birlikte yaşamak isterim” diyenler “akil adam”sa… Terörle yaşamaya alışmamız lazım tabii.

*

TC kaldırılırsa, Andımız yasaklanırsa, Apo posteri taşımak suç olmaktan çıkarılırken, otomobiline Atatürk posteri yapıştıranlara trafik cezası kesilirse, kalaşnikoflu heykel dikilirken, Atatürk anıtlarına çelenk koymak yasaklanırsa, 19 Mayıs yasaklanırsa, Sabiha Gökçen soykırımcı ilan edilirse, Kızılay bile sodasındaki Türk ibaresini silerse, Akp milletvekili “Türk yoktur” derse… Terörle yaşamaya alışmamız lazım tabii.

*

Yandaş-yalaka basınımız Kandil’deki basın toplantısına koştura koştura giderse, devletin Anadolu Ajansı bile tarihte ilk kez Kandil’e gönderilirse, kendilerini karşılayan kalaşnikoflu teröriste “sevimli delikanlı” diye hitap ederlerse, “güzel bir ceviz ağacının dibinde öğle yemeğindeyiz, etrafta incir ağaçları, pembe pembe açmış Kürdistan gülleri” diye romantik satırlar döktürürlerse, Murat Karayılan’ın yanına oturup, sırıta sırıta hatıra fotoğrafı çektirmek için kuyruğa girerlerse, Karayılan hakkında “sohbet boyunca gülümsüyor, kariyer hırsı yok, bir lokma bir hırka, saygılı, kültürlü, bilimsel konuşuyor” diye yazarlarsa, Pkk elebaşını “tonton, babacan, terörişko” şeklinde ambalajlayıp sunarlarsa… Terörle yaşamaya alışmamız lazım tabii.

*

ABD istedi diye, peşmergeye koridor açmak için TBMM’de tezkere çıkarılırsa, Kobani’ye giden peşmerge güçleri takvimde başka gün kalmamış gibi tam 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda topuyla tüfeğiyle topraklarımıza girerse, Kürdistan bayraklarıyla, alkışlarla karşılanırlarsa, havayi fişekler fırlatılır, halaylar çekilirse, Türk silahlı kuvvetleri ayak altında dolaşmamak için kışlasına saklanırsa, milli istihbarat teşkilatı eskortluk yaparsa, dinlenme molasında yedikleri lahmacunun parası bile valilik tarafından ödenirse, Ahmet Kiziroğlu “Kobani’ye selam ediyorum, Kobani’deki kardeşlerimin alnından öpüyorum” derse… Sur’da Cizre’de Silopi’de Nusaybin’de askerimizi polisimizi şehit edenlerin, alnından öpülen Kobani’de eğitildikleri ortaya çıkmışsa… Sınır namusken, sınırlarımız folofoş edilirse, kayıt kuyut tutmadan, kim olduklarına bile bakmadan, üç milyondan fazla Suriyeli hobaraaa diye buyur edilirse, pkklı ve ışidli canlı bombalar sahte kimlikle mültecilerin arasına karışıp, elini kolunu sallaya sallaya Suriye’den giriş yaparsa, bunların kaç kişi oldukları, şu anda hangi şehirde oldukları bile bilinmezse, memleket dingonun ahırına dönmüşse… Terörle yaşamaya alışmamız lazım tabii.

*

Pkk açılımı döneminde açılım’ın bir numaralı şakşakçısı olan, Apo’ya övgüler düzen, hatta, İmralı’dan çıkarılmasını öneren, “Öcalan sorumluluk bilinciyle hareket ediyor” diyen yandaş gazeteci, bugün hiç utanmadan “terörle yaşamaya alışmamız gerekiyor” diyorsa…

*

Ve, bunların hepsi gözümüzün önünde, gözümüzün içine baka baka yaşanıyorsa, armut gibi seyrediyorsak… E alışmamız lazım tabii.



http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/yilmaz-ozdil/terorle-yasamaya-alismali-miyiz-1140186/
cengiz-han
MessagePosté le: 04 Mar 2016 2:56    Sujet du message:

Citation:

O mahkemeyi tanımam filan
Sozcu - Mart 3, 2016

Yılmaz Özdil


Mit tırlarının hukuki durumu tartışılırken, kaderin cilvesi olsa gerek… Tır şoförü bi arkadaş, asrın liderimize hakaret ediyor diye, sesini kaydedip, nikahlı eşini savcılığa ihbar etti.

*

İki saniye sonra anlaşıldı ki… Aslında kadıncağız “dayak yediği” gerekçesiyle boşanma davası açmıştı. Tır şoförü koca, mahkeme kararıyla evden uzaklaştırılmıştı. Ve bunun üzerine, “eşim televizyonda asrın liderimizi her gördüğünde küfür ediyor, bakın kanıtım var, sesini kaydetmiştim” diyerek savcılığa koşmuştu.

*

İzmir’de bu tuhaf boşanma davası yaşanırken, İstanbul’da… Mühendis koca, kendisi gibi mühendis eşinden boşanmak için dava açtı. Kadın ne yaptı biliyor musunuz? Tır şoförünün yaptığını yaptı. “Kocam asrın liderimize hakaret ediyor” diyerek, savcılığa ihbarda bulundu. “Bakın kanıtım var, cep telefonundan asrın liderimiz hakkında küfürlü mesajlar atmıştı, buyrun, söz konusu küfürlü mesajların çıktılarını getirdim” dedi. Koca hakkında hapis istemiyle dava açıldı.

*

İki saniye sonra anlaşıldı ki… Aslında adamcağız, asrın liderimiz hakkında değil küfürlü, herhangi bir mesaj bile atmamıştı. Tek suçu boşanmak istemesiydi! Kadının mahkemeye kanıt diye sunduğu belgeler, sahteydi. Photoshop yöntemiyle, sanki kocası paylaşmış gibi, uydurmasyon WhatsApp mesajları üretilmişti. Koca beraat etti.

*

1944, Almanya…
Dünya savaşı devam ederken askerde bulunan koca, eşini özler, kısa süre izin alır, evine gelir. Kadın ne yapar biliyor musunuz? “Kocam führer’e küfür etti” diyerek, ihbarda bulunur.

*

Koca, kendisini almaya gelen gestapo’ya yalvarır, küfür falan etmedim der ama, nafile… Şak diye tutuklayıp, haşırt diye idama mahkum ederler. Çünkü, 1938’de nazilerin çıkardığı bir yasa vardır; küfürden vazgeçtik, Hitler’i eleştirmek bile yasaktır.

*

Askeri mahkemede ölüm cezasına çarptırılan koca, bir süre hapiste tutulur. Ancak, cephede kan gövdeyi götürürken, asker lazımken, bu herifi kurşuna dizmenin, heba etmenin manası yoktur. Bari gitsin cephede ölsün, işe yarasın derler, birliğine katılması için serbest bırakırlar. Ölümden kurtulmanın sevinciyle koşa koşa cepheye gider, bıraktığı yerden savaşmaya devam eder.

*

Neticede savaş biter, naziler yenilir, 50 milyon kişi ölür, kadının kocası ölmez iyi mi…

*

Eve geri döner. Anlaşılır ki… Aslında kadının sevgilisi vardır, kocasından kurtulmak için böyle bi iftira atmıştır.

*

Eee, devran dönmüştür. Keser dönmüş, sap dönmüş, hesap günü gelmiştir. Hitler dönemini yargılayan mahkemeler kurulmuştur.

*

Koca, Bamberg istinaf mahkemesine başvurur, kendisini gestapo’ya ispiyonlayan eşi hakkında dava açılmasını talep eder. Kadın, hakim önüne çıkarılır. Kadının avukatı kurnazdır, dönemin kanunlarına atıfta bulunarak savunma yapar. “O dönem yürürlükte bulunan kanunlara göre, Hitler’e hakaret etmek hukuka aykırıydı, dolayısıyla, kadının kocasını ihbar etmesi suç değildir, aksine, 1938 tarihli kanuna uygundur, hukuken meşrudur” der.

*

Mahkeme ne der?
“Yook öyle” der!

*

“Parlamentonun, yargının ve toplumun baskı altında bulunduğu dönemlerde çıkarılan kanunlar, hukuka uygun demek değildir, vicdan ve adalet duygusuna aykırı kanunlar, hukuk olarak kabul edilemez” der… Nazi döneminin kanunlarını yok sayar. Kocasını ihbar eden kadını, Nazi döneminin öncesinde yürürlükte bulunan 1871 tarihli Alman ceza kanunu’na göre yargılar. Ve… “Bir kimseyi kanuna aykırı şekilde özgürlüğünden mahrum bırakmak”tan suçlu bulur. Kadın hapse atılır.

*

Bu dava, hukuk literatürüne “kindar muhbir” olarak geçer.

*

Sakın yanlış anlaşılmasın, altını önemle çiziyorum… Yukarıdaki örneklerin, elbette, problemli karı-koca ilişkileri dışında herhangi bir benzerliği yoktur. İleri demokrat asrın liderimizle Hitler’i kıyaslamak gibi bir niyet veya ima asla söz konusu değildir. Haşa.

*

Ama…
İbrettir.

*

Parlamentonun, toplumun baskı altında olduğu dönemlerde, canımı sıkanı içeri atarım, kanunları istediğim gibi çıkarırım, işime gelmeyen kanuna saygı duymam, mahkemeyi tanımam, anayasa mahkemesini lağvederim, o hakimleri paralelci ilan ederim filan denilebilir ama…
Keser döner, sap döner, gün gelir illa ki devran döner.

cengiz-han
MessagePosté le: 02 Mar 2016 1:27    Sujet du message:

Citation:


Bordo
Sozcu, Mart 1, 2016



Yılmaz Özdil




Ihlara vadisinin kenarında, başı dumanlı Hasan dağının kıyısında, Aksaray’da dünyaya geldi, 1988 yılında, Güzelyurt kasabasında.

*

1924’teki mübadele sırasında bugünkü Makedonya topraklarından göçen Türkler yerleştirilmişti oralara… O nedenle sarışındır hep Güzelyurt’un insanı, tıpkı Mustafa Kemal gibi… Enes de öyleydi.

*

Kendini bildi bileli subay olmak istiyordu. Sınava girdi, kazandı, Işıklar Askeri Lisesi’nin yolunu tuttu. Ailesine çok düşkündü. Çocuk yaşta hasret zordu ama, hayalini gerçekleştirdiği için çok mutluydu. 2007’de diplomasını alırken, mezuniyet yıllığına şunları yazdı:

*

“Beni yetiştiren ve bu kutsal yuvaya yollayan biricik anneme ve babama, mülakat sınavından önceki gece yüzüm yara olmasın diye gece boyunca başımda sinek avlayan dedeme, her türlü desteğini benden esirgemeyen anneanneme, yengelerime, dayılarıma, kardeşime ve yeğenlerime sonsuz şükran ve minnet duygularımı belirtmek istiyorum. Sizler çölde bulduğum çiçeklersiniz, bu çiçeklerin yaşaması için gerekirse kanımla sularım.”

*

19 yaşındaki delikanlının yüreği buydu. Sevdikleri için canını ortaya koymaktan çekinmeyen bir karakterdi.

*

Harp Okulu’na devam etti, üst seviyede başarıyla mezun oldu.

*

Hayata gülümseyerek bakardı. Herhangi bir zaman, herhangi bir konuda dargın, kırgın, üzgün veya umutsuz olduğunu hatırlayan yok. Sadece gözleri değil, sesi bile gülümserdi, daima neşeliydi.

*

Rock müzik severdi. Metallica’nın Duman’ın hayranıydı. Ama, Neşet Ertaş’ın Zeki Müren’in ve Zülfü Livaneli’nin yeri ayrıydı, rakının dibine vururlarken, kadeh kaldırırlarken illa onları dinlerdi.

*

Triatloncuydu. Üç branşın birarada yapıldığı, 1.5 kilometre yüzülen, 40 kilometre bisiklete binilen, 10 kilometre koşulan, mukavemet sporu… Yorulmak bilmezdi. Komando kurslarının dayanılmaz eğitimlerinde soluk alma güçlüğü yaşanırken, karda-yağmurda herkesin burnundan kan gelirken, bizimki şarkı söylerdi.

*

Elit birliğe seçildi, bordo bereli oldu. Yurtdışına kursa gitti. Elbette nerelerde görev yaptığını yazamam ama, Kıbrıs’ta Kuzey Irak’ta bulundu.

*

Kıbrıs’tayken Eljanna’yla tanıştı. Hollandalıydı. İki kız arkadaş tatile gelmişlerdi. Hani ilk görüşte aşk derler ya… Bizimki öyle oldu, adeta çarpıldı. Arkadaşlarına heyecanla anlatırken “sarı saçları çölden, mavi gözleri denizlerden çalıntı” diye tarif ediyordu. Gel gör ki, Eljanna’nın pek niyeti yoktu. Malum, Türk erkeklerinin tatil çapkınlıkları pek meşhurdu, Enes’in ilgisini de öyle zannetti, yüz vermedi, ülkesine döndü. Bizimki peşini bırakmadı. Allem etti kallem etti, mektup yazdı, internetten yazdı, telefon etti, sevimli sevimli fotoğraflarından gönderdi, çiçek gönderdi, şiir miir, bağladı… Atladı Hollanda’ya gitti. Eljanna Türkiye’ye geldi. Üç yıl böyle sürdü. Aşkları iyice alevlendi, ayrı yaşamaları artık mümkün değildi, evlilik kararı aldılar. Eljanna memleketini bıraktı, Türkiye’ye, Enes’in en sevdiği şehire, İzmir’e yerleşti. Enes bu taşınma sırasında güneydoğuda görevdeydi, gelemedi. Ankara’da yaşayan anne-babası İzmir’e geldi, müstakbel gelinlerinin taşınmasına, evi temizlemesine, eşyalarını yerleştirmesine yardımcı oldular. Düğün için, bu yaza niyet vardı.

*

Ve… Açılım ihanetinin kaçınılmaz neticesi olarak, şehir savaşı başladı. Enes, Cizre’deydi. Teröristlerin sözde karargahına 20 metre mesafede bir binaya konuşlanmışlardı. Aniden, hedef binadan “bixi” tabir edilen makineli tüfek kusmaya başladı. Enes’in bulunduğu odanın duvarları delik deşik oldu, tesadüfen vurulmadı. Gereken cevap verilip, hedef yokedildikten sonra, çıktı geldi arkadaşlarının yanına, sigara yaktı, her zaman olduğu gibi gülümsüyordu. “Dokuz candan sekizi gitti, tek canla counter strike oynuyorum” dedi.

*

Counter strike, teröristlerle mücadele edilen bilgisayar oyununun ismiydi. Henüz bir dakika önce ölümden dönmüştü ama, hâlâ espri yapıyor, can pazarını bilgisayar oyununa benzetiyordu. Korku denilen kavram, bu kahramanın yaradılışında yoktu.

*

Mermi yememişti ama, yüzüne, sol elmacık kemiğinin üzerine cam parçası saplanmıştı, gözü kılpayı kurtulmuştu. Bu çatışma nedeniyle “yara beratı, gazilik listesi” hazırlandı. Listede Enes de vardı. Duyar duymaz koştu komutanlarının yanına, ismini listeden sildirdi. “Asla kabul edemem, bu sıyrık için gazilerimizin suratına nasıl bakarım” dedi. Hakkı olan yaralanma iznini bile reddetti.

*

Cizre temizlendi.
Sur’a geçti.

*

Altı katlı bir binada keskin nişancı iki terörist vardı. Binanın konumu çok önemliydi. Dört sokağın kesiştiği köşe başındaydı, o bina alınmadan, o sokaklara girilemiyor, komşu binalara müdahale edilemiyordu. Tank atışı yapıldı. İki terörist öldürüldü. Bina ağır hasar almıştı. Ancak… O dört sokakta pozisyon alan teröristleri hareketsiz bırakabilmek için, o binaya mutlaka girmek, o binayı mutlaka elde tutmak gerekiyordu.

*

Enes’in başında bulunduğu tim, arka tarafına açılan delikten binaya girdi. 12 kişiydiler. Katlara dağılmaya başladılar.

*

O sırada… Çaprazdaki binadan roket fırlatıldı. Kolonlardan birine denk geldi. Tank atışıyla ayakta durmaya mecali kalmayan bina, kulakları sağır eden bir çatırtıyla çöktü. Mahalleyi toz bulutu kapladı.

*

Enes üsteğmen ve 11 bordo bereli astsubayımız, enkaz altında kaldı. Dokuzu kendi imkanlarıyla çıkmayı başardı. İki astsubayımız şehit olmuştu. Maalesef yazarken bile çaresizliği iliklerime kadar hissediyorum… Sol kolu beton blokların arasına sıkışan Enes kendinde değildi, ağır yaralıydı ama, nabzı atıyordu. Yaşıyordu.

*

Ne sağ kurtulan astsubaylarımız oradan çıkabildi, ne de Enes çıkarılabildi. Çünkü, binayı indiren roketin hemen peşinden, yoğun ateş açılmıştı. Binanın hakim olduğu dört sokaktan, mermi yağıyordu. Kafayı çıkarabilmek mümkün değildi. Zaten binaya yaklaşmak da yeterli değildi. Enes’i oradan alabilmek için, vinç gerekiyordu.

*

Tıbbi yardım bile mümkün değildi. AFAD ekipleri, canlarını hiçe sayıp öne atıldılar ama, nafile… Hareket eden her şeye saldırılıyordu. Hava karardı, defalarca denendi, olmadı, belli ki teröristlerin gece görüş dürbünleri vardı, zifiri karanlıkta bile ateş kesilmedi.

*

Üç gün sürdü!

*

Bana göre, filmi çekilmesi gereken üç gündür.

*

O daracık köşebaşında üç gün çatışıldı. Enes’i kurtarabilmek için, dört şehit daha verdik orada, iki özel harekat polisi, bir uzman çavuş, bir uzman onbaşı… Nihayet mahalle temizlendi.

*

Maalesef…
Enes için çok geçti.

*

Dedim ya, kolu sıkışmıştı. Her taraftan ateş edilen o labirent gibi sokaklardan vinç getirilmesi, hiç kolay olmadı. Mahallenin temizlenmesine rağmen, şehitlerimiz bir gece daha orada kaldı.

*

Bir bina, dört gün, yedi şehit… Yılışık televizyonlarımızın ruhsuz ana haber bültenlerinde, lütfedilip, 30 saniye filan yerverildi.

*

Enes’in naaşını Diyarbakır’da üç kişi yıkadı. İmam, dayısı ve bordo bereli devre arkadaşı üsteğmen.

*

Devre arkadaşı, Enes’in kulağına eğildi, “seninle beraber okuduk, beraber eğitim aldık, omuz omuza görev yaptık, ömrümün sonuna kadar hep yanımda olacaksın kardeşim” dedi, sonra da sırasıyla, alnından, ellerinden, ayaklarından öptü. Yıkadılar… Abdestini aldırdılar. Enes her zamanki gibi gülümsüyordu. Her zamanki gibi huzurlu, her zamanki gibi muzip muzip bakıyordu sanki… Kuruladılar bedenini… Yüzünü sildiler. Gözünden yaş geldi. Bir daha kuruladılar, gene yaş geldi, bir daha kuruladılar, gene… Devre arkadaşı darmadağın oldu, kendini daha fazla tutamadı, onun da gözyaşları boşaldı. İmam, hıçkırarak ağlayan üsteğmenin omzuna elini koydu, merak etme dedi, gözü arkada kaldı sanma sakın, cennetlik alametidir bu, için rahat olsun, bırak gözündeki yaş kalsın, arkadaşınız size cennetin kapısını araladı… Bitirdiler yıkamayı… Devre arkadaşı tekrar eğildi Enes’in kulağına, bekle bizi kardeşim dedi, tekrar sırasıyla alnından, ellerinden, ayaklarından öptü. Kucakladı. Tabuta yerleştirdi.

*

Enes’i son görev için Ankara’ya getirdiler.
Kocatepe Camisi’ne.

*

Her şehit cenazesinde yaşanan protokol kepazeliği, Enes’in cenazesinde de yaşandı.

*

Ahmet Kiziroğlu geldi, 500 tane korumayla… Çünkü malum, Enes gibilerini Cizre’ye Silopi’ye Sur’a gönderen Ahmet Kiziroğlu gibiler, 500 tane koruma olmadan camiye bile gidemiyordu. Asrın liderimiz zahmet edip gelmedi, gelseydi, 500 kesmez, 1500 korumayla gelirdi. Bakanlar, parti genel başkanları, milletvekilleri geldi, 500’er korumalarıyla, şoförleriyle, yalaka danışmanlarıyla… Hepsinin çocuğu ya asker kaçağı, ya bedelli… Kameralara poz verdiler, üzülüyormuş gibi yaptılar.

*

Enes’in halası avluya giremedi iyi mi… Hem yer kalmamıştı, hem de caminin etrafı binlerce polis tarafından sarılmıştı, kadıncağızı ittirip kaktırdılar, avluya sokmadılar. Neyse ki, Enes’in devre arkadaşlarının haberi oldu, boğuşa boğuşa halayı avluya getirebildiler.

*

Daha hazini… Kocatepe camisinde Enes’ten başka iki cenaze daha vardı. Biri, çöken binada şehit olan astsubaylarımızdan Doğukan Tazegül’dü. Diğeri ise, Ankaralı bir vatandaşımızdı. Ne oldu biliyor musunuz? O rahmetli vatandaşımızın ailesi, avluya giremedi! Babalarının tabutu başında cenaze namazını kılamadılar! Ağlaya ağlaya, dışarda, sokakta cenaze namazı kıldılar. Siyasiler gittikten sonra, avlu boşaldıktan sonra girip, babalarının tabutunu omuzlayabildiler. Gazeteciler de siyasilerle birlikte gittiği için, bu ailenin dramına sadece Enes’in devre arkadaşları şahit olabildi.

*

27 yıllık kısacık ömrüne, destansı kahramanlıklar ve ölümsüz bir aşk sığdırmayı başaran Enes… Cebeci mezarlığına getirildi.

*

Babacığı dik durmaya gayret ediyordu ama, yüreğinin yangını sesine yansıyordu, “sarı saçlı yiğidim, sarı sakallı yiğidim” diye haykırıyordu.

*

O yiğide toprak atılırken… Duyguları tıpkı o çöken binanın enkazı gibi yerlebir olmuş bir genç kız, Eljanna… Uğruna memleketini terkettiği adamın ardından gözyaşlarıyla mırıldanıyordu.

*

“Bu bir veda değil sevgilim, bu bir teşekkür… Hayatıma girdiğin için, beni mutlu ettiğin için, teşekkür… Beni sevdiğin için ve sevgimi kabul ettiğin için, teşekkür… Sonsuza dek saklayacağım hatıralarımız için, teşekkür… Şu an, çok iyi bir yerde olduğundan eminim. Tanrı seninle, biliyorum. Meleğim ol, daima yanımda kal ve beni koru… Ölüm kazanamayacak. Aşkımız kazanacak. Seni çok sevdim, seni çok seviyorum Enes… Bekle beni.”


Georges
MessagePosté le: 16 Jan 2016 0:40    Sujet du message:

Bugun aydinlarin dilekçeleri ile terore destek verdiklerini soyleyenler bakin dun ne demisler.

Citation:



Yılmaz ÖZDİL - 15 Ocak 2015

Barış bildirisi yayınlayan akademisyenleri açıklıyorum

Yılmaz Özdil



Asrın liderimiz “Mit müsteşarını Oslo’ya gönderen benim, İmralı’ya gönderen benim, sıkıntısı olan bana söylesin” dedi. Asrın liderimiz, fahri profesördür.

*

Ahmet Kiziroğlu “ulus devlet ayrıştırıcıdır, ulusçulukla hesaplaşma zamanı geldi, bana Serok Ahmet diyorlar” dedi. Serok Ahmet, profesördür.



Beşir Atalay “Öcalan’ın mesajları bizim de düşüncemizdir” dedi. Apo’nun düşüncelerine aynen imza atan Beşir Atalay, profesördür.

*

Yalçın Akdoğan “Öcalan kendisi için bir şey istemiyor, Öcalan’ın farklı bir bakış açısı var, olayları okuma kabiliyeti var, tecrübesi var, Öcalan’ın mesajları hassasiyeti yansıtıyor” dedi. Apo’yu bu derece takdir eden, öve öve bitiremeyen Yalçın Akdoğan, doçenttir.

*

Yasin Aktay “Türk yoktur” dedi, “Öcalan dünyanın geleceğini iyi okuyor” dedi. Akp milletvekili Yasin Aktay, profesördür.

*

Etyen Mahçupyan “Öcalan nadir insanlardan birisi, çok geniş prestij alanı var, karizmatik, gerçekten bir rehber ve lider” dedi. Akp’nin akil adamı Mahçupyan, Ankara üniversitesinde araştırma görevlisiydi.

*

Abdullah Öcalan “Anayasa’nın Kürt sorunuyla ilgili bölümlerini Numan Kurtulmuş ve Osman Can kaleme alsın” dedi. Başbakan yardımcısı Numan Kurtulmuş, profesördür. Osman Can, akp milletvekiliydi, profesördür.

*

Nabi Avcı “konuşmamı güzel Kürtçemizle yapmak isterdim ama, bizim zamanımızda Kürtçe seçmeli ders yoktu, biz bu imkandan mahrum büyüdük, yoksa ben de muhabbetlerimi ifşa edecek kadar Kürtçe konuşabilmeyi arzu ederdim” dedi. Muhabbetlerini maalesef Kürtçe ifşa edemeyen milli eğitim bakanı Nabi Avcı, profesördür.

*

İsmet Yılmaz “eskiden anneler babalar, evlatlarını askere gönderiyordu ama, tezkere alıp gelecek mi kafasında soru işareti oluyordu, şükürler olsun çözüm sürecini başlatarak ana babaların kafasındaki soru işaretlerini kaldırdık, Ak parti varsa barış var, çözüm süreciyle Türkiye’nin önü parlak” dedi. Tbmm başkanlığı da yapan milli savunma bakanı İsmet Yılmaz, doktora derecelidir.

*

Orman bakanı Veysel Eroğlu, 25 şehit morgta yatarken “Hindistan’da Pakistan’da olur böyle şeyler” dedi. Kendisi profesördür.

*

Ayşenur İslam “Ortadoğu’yu biz planlarız, sadece oyuncu değiliz, baş aktörüz, 2002 yılında satranç masasının başına oturduk, şah mat dedik, çözüm sürecini bu amaçla başlattık” dedi. Aileden sorumlu eski bakan Ayşenur İslam, doçenttir.

*

Yücel Sayman “en büyük hayalim Dicle ile Botan’ın birleştiği yere deniz feneri kurmaktır, ışık verir, yol gösterir, oraya deniz feneri yapmayı ben üstleniyorum” dedi. Akp’nin deniz fenerci akil adamı Yücel Sayman, profesördür.

*

Can Paker “bakın ben garanti veriyorum, ülke bölünmeyecek, bölünme olduğu zaman gelin benim yakama yapışın” dedi. Faturasız beyaz eşya satıyormuş gibi kendi dükkanı adına garanti belgesi veren Akp’nin akil adamı, sorosçu Can Paker’in doktora derecesi vardır.

*

Baskın Oran “ulus devlet bizim başımızda Allah’ın belasıdır, Türk üst kimliği bölücüdür, Öcalan’ın eli rahatlatılmalı, yoksa metro istasyonları patlar, alışveriş merkezleri patlar, ortalığa ceset parçaları dağılır, korkudan alışverişe gidemezsiniz, alışverişinizi internetten yaparsınız, yiğidin hakkı yiğide verilmeli, sayın Tayyip Erdoğan gibi cesur bir politikacı olmasaydı, biz hâlâ birbirimizi yemeye devam edecektik” dedi. Akp’nin akil adamı Baskın Oran, profesördür.

*

Doğu Ergil “1985’te doğu raporu hazırladım, annem telefon etti, senden utanıyorum dedi, akil insanlar heyetine katıldım, kayınvalidem beni vatana ihanetle suçladı, kayınvalidem Kadir İnanır’ı çok beğenirdi, Dolmabahçe toplantısından sonra Kadir İnanır’dan rica ettim, kayınvalideyle aram pek iyi değil, arayalım da konuşuver, iyi bir şey yapıyoruz yenge filan deyiver, ikna et dedim, sağolsun kabul etti, repliği de hazırdı, aradık ama, kayınvalidem telefona çıkmadı” dedi. Akp’nin akil adamı Doğu Ergil, profesördür.

*

Murat Belge “Tayyip Erdoğan’ın yaptığı barışmak değildi, Abdullah Öcalan’la pazarlık yapmaktı, Tayyip Erdoğan’ın kişiliğinde barışmak gibi bir fiilin yeri yoktur, bizim destekleğimiz adam uydurma Tayyip Erdoğanmış, adımız akildi ama akil falan değildik, aklımızı kullanmıyorduk, bize verilmiş bir şey yok, sadece defter kalem verildi, lüzumsuz adamlardık, akil insanlar konu mankeniydi” dedi. Akp’nin aklını kullanmayan akil adamı Murat Belge, doçenttir.

*

Netice itibariyle…

*

Barış bildirisi ayağına yatıp, Pkk’yla yeniden masaya oturmamızı isteyen 1128 akademisyene gelene kadar… Onlara beş basan akademisyenlerimiz vardır!

cengiz-han
MessagePosté le: 09 Jan 2016 0:42    Sujet du message:

Özdil yine iyi yakalamis.

Citation:

Hasan Tahsin… Hasan Karakaya

Sozcu, Ocak 8, 2016

Yılmaz Özdil


15 Mayıs 1919.
Sabah saat 10.
Zırhlılar körfeze demirlemiş, Yunanca “vatan” anlamına gelen yolcu gemisi Patris, adeta turist getirircesine pasaport iskelesine yanaşmış, işgal ordusu “vatan toprağı”mıza ayak basmıştı.

*

İzmir metropoliti Hrisostomos etekleri uçuşa uçuşa geldi, diz çöktü, işgal komutanının çizmesini öptü, Yunan bayrağını öptü, haçını havaya kaldırdı, askerleri takdis ederek, o meşhur vaazını verdi.

*

“Evlatlarım, bugün İsa’nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz, bu uğurda ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız, ben de bir bardak Türk kanı içmekle, onlara olan kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım, azizler arkanızda” dedi.

*

O sırada… İnce, uzun, siyah takım elbiseli bir delikanlı fırladı ortaya… Elinde revolver tabir edilen toplu tabanca vardı. “Olamaz, böyle güle oynaya giremezler” diye bağırdı. Bastı tetiğe, peş peşe… Efsun alayının sancaktarı atının sırtından karpuz gibi düştü. Adeta zaman durmuştu. Önce sessizlik, sonra panik yaşandı. Baktılar ki, tek kişi, sarıverdiler çevresini, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine gelirse, orasına… Şehit oldu Hasan Tahsin, henüz 30’unda.

*

Böyle başladı macera.

*

Kanımızı içecek kadar bizden nefret eden Hrisostomos’un asıl ismi Kalafatis’ti. Bursa Tirilye’de doğmuş, Atina’ya gidip din eğitimi almış, kademe kademe yükselerek, İzmir metropoliti olmuştu.

*

Konstantinopolis başpiskoposu Hrisostomos’un ismini kendisine lakap olarak almıştı. Onu yaşatıyordu. “Megalo idea” fanatiğiydi.

*

İşgalden önce Aya Fotini Kilisesi’ni istihbarat karargahına, kilisenin bodrumunu cephaneliğe çevirmişti. Silah ve mühimmat, insani yardım adı altında geliyor, Aya Fotini’de depolanıyordu. İşgal başlar başlamaz, İzmirli Rumlar aniden Yunan üniforması giymişti. İşte o üniformalar da gizli gizli Aya Fotini’de dikilmiş, stoklanmış, işgalden bir gece önce silahlarla birlikte dağıtılmıştı. İzmir’in işgal edileceği, işgalden iki gün önce, Yunan albay Mavrudis tarafından Aya Fotini Kilisesi’nde İzmirli Rumlara duyurulmuştu.

*

Üç sene böyle geçti.
Her gecenin sabahı var.
İzmir’in dağlarında çiçekler açtı.
9 Eylül’e ulaşıldı.

*

Hrisostomos, bu topraklara ve komşularına ihanetinin bedelini ağır ödedi. Linç edilerek öldürüldü. Konak’tan Mezarlıkbaşı’na kadar sürüklendi. Batarya kuruldu. Aya Fotini top ateşiyle yok edildi.

*

Sonra… Yunan kilisesi, Türk kanı içmeyi sevap kabul eden Hrisostomos’u 1993 senesinde “aziz” ilan etti.

*

Sonra… Atina’da Nea Smyrna diye, Yeni İzmir diye bi semt var. Bu semte, İzmir’de yok edilen Aya Fotini’nin birebir kopyası yapıldı.

*

Sonra… Nea Smyrna’daki Aya Fotini Kilisesi’nin bahçesine Hrisostomos’un heykeli dikildi. Altına “İzmir şehidi” yazıldı.

*

Sonra… Kıbrıs Rum Kesimi başpiskoposunun ismi, Dimitriou İrodotos’tu. Kendisine “2’nci Hrisostomos” lakabını aldı.

*

Sonra… İzmir’de aniden Hrisostomos kitapları yayınlanmaya başlandı. Bu kitaplarda, Hrisostomos’un aslında ne kadar iyi yürekli bir insan olduğu, kendisinin kasten yanlış tanıtıldığı anlatılıyordu. İşin ekstra hazin tarafı, bu kitaplar bizzat İzmirli işadamları tarafından yayınlanıyordu.

*

Sonra… Alsancak’ta Hollanda Kilisesi vardı. Türkiye Cumhuriyeti devleti armut gibi seyretti, bu Hollanda kilisesi, Yunan Konsolosluğu tarafından 99 yıllığına kiralandı. Sivri ve üçgen yapısıyla, adeta “ben protestan kilisesiyim” diye bağırır ama, ortodoks kilisesi haline getirildi. İsmi ne oldu biliyor musunuz? Aya Fotini Kilisesi oldu!

*

Başka isim yoktu çünkü.
İlla Hrisostomos olacaktı.
İlla Aya Fotini olacaktı.

*

Ve, önceki gün…

*

Tam 94 sene sonra, İzmir Kordon’da haç atma töreni yapıldı. Bu tören en son, 1922’de işgalin son senesinde yapılmıştı. Bizim sayın medyamızın haberi yoktu ama… Yunanistan milletvekillerinin de katıldığı tören, Yunan televizyon kanallarından canlı yayınlandı.

*

Bu tarihi ayini kim yönetti?
Evet.
Aya Fotini’nin başrahibi yönetti.

*

(Şunun altını önemle çizeyim… Üç beş tane Rum vatandaşımız kaldı. Bu memleketi en az benim kadar severler. Pekçok Türk ve Müslüman’dan daha hayırlı yurttaşlardır. Bu vatan ne kadar benim ise, onların da o kadardır. Amacım asla onları rencide etmek değil.)

*

(Aksine, hayranlığımı dile getirmek istiyorum… İster Karamanlis gibi sağcı başbakan yönetsin, ister Papandreu gibi solcu başbakan yönetsin, ister Çipras gibi komünist başbakan yönetsin, temel hedefleri asla değişmeyen Yunanistan’a takdirlerimi ifade ediyorum.)

*

(Yunan kilisesi, teee Konstantinopolis’i unutmazken, teee Hrisostomos’u yaşatmaya çalışırken, teee Aya Fotini’yi diriltirken… Bizim diyanetin, Atatürk’ün ismini bile hutbelerden çıkardığını hatırlatmak istiyorum.)

*

(Yunan dincileri megalo idea’yı hayata geçirmek için nesilden nesile çaba harcarken… Bizim dincilerin, kendi cumhuriyetlerini yıkmak için nasıl çırpındığına dikkat çekmek istiyorum.)

*

“Hasan Tahsin Cumhuriyeti”nin hangi aymazlıklar neticesinde “Hasan Karakaya Cumhuriyeti”ne dönüştüğünü görelim diye yazıyorum.

*

Yurtsever gazeteci Hasan’dan akitçi Hasan’a nasıl savrulduğumuzu idrak edelim diye yazıyorum.

*

Demem o ki…
“Zulüm 1938’de son buldu” diyen şeriatçı Akit gazetesine taziyede bulunan genelkurmay’ın, Aya Fotini’ye de tebrik mesajı göndermesinde fayda var gari!


cengiz-han
MessagePosté le: 06 Nov 2015 1:53    Sujet du message:

Citation:



Yılmaz ÖZDİL - Kasım 4, 2015

Tek başına…



Tek başına iş başına dediler.
Artık, evde tek başınasın.

*

Bi başınasın.

*

“Ne halin varsa gör” demiyorum, asla… Tam tersine, sana yardımcı olabilme gücümüzü elimizden aldığın için, bundan böyle istesek de senin için bir şey yapamayız demek istiyorum.

*

Yapayalnızsın.

*

Biz yüzde 25 mesela, birbirimize kenetleneceğiz. Biliyoruz ki, bize sadece bizden fayda var. Her zamankinden fazla sarılacağız, eskisinden fazla sahip çıkacağız birbirimize… 10 Kasım’da aç televizyonu bak, birimiz bile eksik olmadan, hepimiz orada olacağız. İstersen yüzde 490 al, dünyayı durduracağız dokuzu beş geçe.

*

Az olabiliriz.
Her şeyiz.

*

Ülkücülerin oyu artmış, oyu azalmış, hikayedir, ne badirelerden geçtiler, birbirlerini satmazlar. Hdp’liler hakeza… Peki, sen ne yapacaksın? Sana kim sahip çıkacak? Sizin pisi pisine ölmeniz fıtratınızda var diyen mi? Senin çocuğun da işsiz kalıversin diyen mi?

*

“Asgari ücretle geçinilmez diye bir şey yok, gayet güzel geçinilir, 800 lira büyük paradır” diyen çalışma bakanına yüzde 65 oy verdin… Sağlıklı beslenemediğini söyleyen emekliye “az ye” diyen sağlık bakanına yüzde 68 oy verdin… Saman ithal eden tarım bakanına yüzde 49 oy verdin… Sonra geldin, tüm sevmediklerini temsilen Bağdat Caddesi’ndeki balkonlara “geçirdik mi” diye bağırdın! Halbuki, her 29 Ekim’de senin için yürüyorlar o caddede, sen daha insanca yaşa diye yürüyorlar. Senin gelip tükürmene, kırılmadılar mı sanıyorsun?

*

Ömrü boyunca çalışmasa, torunlarına yetecek kadar parası olan, üç lisan bilen, dünya vatandaşı gençler, gezip tozmak varken, sorumluluk üstlendi, iş edindi, senin iraden çalınmasın diye sandık başlarında nöbet tuttu. Onların sana hiç ihtiyacı yok ama, senin onlara ne kadar ihtiyacın olduğunun farkında mısın?

*

Bilalvatore İtalya’ya uçtu…
Senin oğlanın durumu ne emmioğlu?

*

Sana gerçekleri söyleyen gazetecilere kızıyorsun. Sana yalan söyleyen gazetecileri alkışlıyorsun. Bak sana son defa gerçeği söyleyeyim… Bu yalakalar yavşağın önde gidenidir. Bir zamanlar elini eteğini öptükleri Feto’yu sattılar, günü gelince senin asrın liderini haydi haydi satarlar. İnsan satmakta üstlerine yoktur. Ama, gazete satamazlar. Yaptıkları gazeteyi kimse almaz, benzincilerde bedava veriyorlar, güneşten korunmak için külah yapıp kafana bile takmıyorsun, düşün gari.

*

Demem o ki…

*

Seçim kaybedilebilir.
Fikir kaybetmez.

*

Çoğunluk haklı olsaydı, dünyayı Çinliler yönetirdi. İnşallahla maaşallahla olsaydı, iPhone’u Suudiler icat ederdi. Haşemayla yüzülseydi, olimpiyatta kurbağalama madalyan olurdu. Güçlünün dediği olsaydı, Beyaz Saray’a Obama değil, Muhammed Ali otururdu. Çoğunluk güvenilirse, neden 80 milyonluk İran’a değil de, 8 milyonluk İsviçre’ye götürüyorlar balya balya dolarları?

*

Sen bi avuç sanıyorsun ama…
Dünyanın en büyük ailesiyiz.
Mustafa Kemal’in askeriyiz.
Buradayız.
Hayatın içindeyiz.
Hayatın lokomotifiyiz.
Hiç olmadığı kadar, el eleyiz.

*

Sana gelince kardeşim…
Olan sana oldu.

*

Belki bir kahve kuytusunda masada görürsün bu gazeteyi, ya da ne bileyim, belki bir gecekondunun kırık penceresinde rüzgar kessin diye örterler, denk gelir okursun… Haberin olsun.

*

Tek başına iş başına dediler.
Bundan böyle, bi başınasın.

cengiz-han
MessagePosté le: 06 Nov 2015 1:50    Sujet du message:

Citation:



Yılmaz ÖZDİL - Kasım 3, 2015

Senin halini düşünmekten yorulduk, gerisini sen düşün kardeş





Yenilgi, eğitimdir.
Ders almayı bilirsen eğer.

*

Biz mesela…
Tiyatroya gideceğiz.
Eskisi gibi.
Konsere gideceğiz.
Her zamanki gibi.
Bale seyredeceğiz.
Resim sergisi gezeceğiz.
Gazete okuyacağız.
Kitap okuyacağız.
Akıldan yana olacağız.
Bilime kulak vereceğiz.
Dünyayı takip edeceğiz.
Çalışacağız, üreteceğiz.
Eğleneceğiz aynı zamanda.
Yazları tatile gideceğiz.
Yüzeceğiz, güneşleneceğiz.
Kızlı-erkekli… Güleceğiz.
Saçmalıklarla gırgır geçeceğiz.
Çocuklarımızı fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür büyüteceğiz, kızlarımızı eşit birey şuuruyla yetiştireceğiz, özgürlük uçuşacak saçlarından, duygularına pranga vurmayacaklar, oğullarımızı badem yapmayacağız, babalarına bile biat etmeyecekler.
Önümüz yılbaşı…
Umutlarımızı tazeleyeceğiz.
Dans edeceğiz.
(Vals yapmaya niyetim var.)
Şarkılar söyleyeceğiz.
Birer kadeh illa ki parlatacağız.
“Noel baba düzgün adam olsaydı, evlere bacadan girmezdi” diyen arkadaşla aynı partiye oy vermediğimiz için, mutlu olacağız.

*

Daima nasılsak, aynen öyle yaşamaya devam edeceğiz.

*

Çünkü hayat, insanın başına hayatta bi kere gelir. Kıymetini bileceğiz.

*

O ise…
Yenilgiden ders almıyor.
Hayatından dört sene daha kaybetti, kazandığını sanıyor, seviniyor.
Kornaya basarak tur atıyor.

*

Ömrünü çarçur etme diyoruz.
Hayır, böyle şahane diyor.
Bari çocuklarına yazık etme diyoruz.
Sana ne diyor.

*

E, kendi bilir.
Teklif var, ısrar yok.
Kazanarak kaybettiğini öğrenecek.

cengiz-han
MessagePosté le: 23 Juin 2015 1:12    Sujet du message:

Citation:



Yılmaz ÖZDİL - 21 Haziran 2015

The film…


Sene 1942…
İkinci dünya savaşının göbeğiydi. ABD Başkanı Roosevelt, dört Oscarlı yönetmen John Ford’u Beyaz Saray’a çağırdı. Bu görüşme sonrasında, Pentagon’da Hollywood’un irtibat bürosu kuruldu.
*
O güne kadar, kızılderililer düşmandı. İyi kalpli John Wayne mıhlıyor, masum insanlara saldıran kötü kalpli apaçiler geberiyordu. O günden sonra, düşman rolü Almanlara ve Japonlara verildi.
*
(İlla uçaklı, tanklı-toplu filmler olarak düşünmeyin. Kazablanka mesela… Humphrey Bogart’la Ingrid Bergman’ın romantik aşk hikayesi ayaklarıyla, nazilerden kaçan direnişçilerin ABD’ye iltica etme mücadelesini anlatıyordu. Böylece… Atlantik’in öbür yakasında yaşananlara, Amerikan halkının dikkatini çekmeyi amaçlıyordu.)
*
70’li yıllarda, soğuk savaş vesilesiyle, düşman coğrafyası değişti. Aptal ve suratsız KGB ajanları daima yeniliyor, zeki ve yakışıklı CIA ajanları daima kazanıyor, üstelik, Polonyalı-Macar komünist kızları yatağa atıp, çatır çatır götürüyordu. Komünist kızlar bi tek komünistlere aşık olmuyordu, devamlı Amerikalılara aşık oluyordu.
*
80’lere gelindiğinde, Rocky ringe fırladı, Rus yarması Ivan Drago’nun ağzını burnunu kırdı. Bilahare… Boks eldivenlerini çıkardı, kafasına bandana bağlayıp, Rambo olarak Vietnam ormanlarına daldı, kötü kalpli çekik gözlülerin hepsini tek başına bıçakladı. Geldi 60 yaşına, kıçının kılları ağardı ama, kötülüklere duyarsız kalamıyor, insaniyet namına iyilik yapmaya devam ediyordu, atladı atına, Afganistan’a gitti, zavallı müslüman Afganları işgalci Rusların elinden kurtardı.
*
Müslüman alemi pek sevindi.
Artist Rambo’yu alkışladı.
*
Halbuki, 2000’lere gelinmişti.
Sıra bize gelmişti!
*
Kızılderililer, naziler, çekik gözlüler, komünistler filan demodeydi. Hollywood’un yeni modası, müslümanlardı.
*
Çünkü, kahraman (!) Amerikalıları senelerdir hayran hayran seyreden müslümanların haberi yoktu ama…
11 Eylül’den hemen sonra, Bush’un sağ kolu Karl Rove, sinema endüstrisinin devleriyle Beverly Hills’te biraraya gelmişti, “yeni senaryo”lar ele alınmıştı.
*
Ve, bir başka moda başlamıştı… Hollywood’un beyazperdedeki rolü kesmemiş, gerçek hayatta da rol üstlenmeleri istenmişti.
*
İyi niyet elçisi rolü.
*
İlk önce Brooke Shields, Birleşmiş Milletler iyi niyet elçisi oldu. İyi niyetini göstermek için, Basra’daki Amerikan uçak gemisine geldi, bahriyelere iyi niyetlerini sundu. Brooke gemiden ayrılır ayrılmaz, bu defa bahriyeliler iyi niyetini gösterdi, Saddam’ın kafasına füze fırlattı.
*
Peşinden, Julia Roberts, George Clooney, Andy Garcia, Brad Pitt ve Matt Damon, iyi niyetlerini göstermek için Adana İncirlik’e geldiler. İyi niyetlerini kanıtlamak için, pilot montları giydiler, F16 kokpitlerine oturup, hatıra fotoğrafı çektirdiler. Bu iyi niyetli ziyaretin tüm masrafları Ocean’s Eleven filminin yapımcısı Warner Bros şirketi tarafından karşılandı. İncirlik’teki pilotlar da, bu iyi niyetli ziyarete iyi niyetle karşılık verip, Saddam’ı bombaladılar.
*
Irak’ı yokettiler.
Terminator, Bağdat’a geldi!
*
Arnold Schwarzenegger, Irak’taki en büyük Amerikan üssü Victory’de iyi niyetli bi konuşma yaptı, “ben yokedici’yi sadece canlandırıyorum, sizler ise gerçek yokedicilersiniz, hepinizi kutlarım” dedi.
*
Antonio Banderas, Nicole Kidman, Orlando Bloom, Susan Sarandon, Edward Norton, Drew Barrymore, Liam Neeson, Forest Whitaker, Jackie Chan, Danny Glover, Whoopi Goldberg…
Hep iyi niyet elçileri.
*
Bir yere gidiyorlar.
ABD orayı vuruyor.
Veya, önce ABD vuruyor.
Sonra bunlar gidiyor.
*
En ünlüleri Angelina Jolie.
*
Afganistan’a gitti, Kosova’ya gitti,
Pakistan’a, Sudan’a, Libya’ya gitti.
Tunus’a, Irak’a, Mısır’a gitti…
Her gittiği yerin altı üstüne geldi!
*
Üç sene önce Türkiye’ye uğradı, Suriyeli mültecileri ziyaret etti, o günden beri Amerikan uçakları Suriye topraklarını bombalıyor.
*
Dün gene Türkiye’deydi.
*
Habire Türkiye’ye gelmeden önce, habire nereye gidiyordu biliyor musunuz… Suriye’ye!
*
Esma Esad’ın kankasıydı.
Zırt pırt Şam’a gidiyor, Suriye’ye sığınan Iraklı mültecilere iyi niyet gösteriyordu. Hatta, Suriye’ye üçüncü gidişinde, Brad Pitt’i de yanında götürmüştü. Beşar Esad makam otomobilinin direksiyonuna geçmiş, Brad’i gezdirmişti.
*
Kendini hâlâ başrolde zanneden Tayyip Erdoğan’ı, bastığı yerde ot bitmeyen Angelina’yla sohbet ederken görünce, yazayım dedim bari… Bu kafayla gidersek, bizi kurtarmaya Denzel Washington mı gelir, Sandra Bullock mu, orasını bilemem gari!


Powered by phpBB v2 © 2001, 2005 phpBB Group ¦ Theme: subSilver++
Traduction par : phpBB-fr.com
Adaptation pour NPDS par arnodu59 v 2.0r1