Warning: htmlspecialchars(): charset `ISO-8859-9' not supported, assuming utf-8 in /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/posting.php on line 53

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/posting.php:53) in /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/includes/page_header_review.php on line 505

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/posting.php:53) in /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/includes/page_header_review.php on line 507

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/posting.php:53) in /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/includes/page_header_review.php on line 508
Forums d'A TA TURQUIE :: Revue du sujet - A. Sirmen'den enfes irdelemeler
Auteur Message
murat_erpuyan
MessagePosté le: 16 Jan 2020 3:10    Sujet du message:

Citation:



Sen derdini Putin’e anlat

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 14 Ocak 2020



Tayyip Bey Kanal İstanbul’u yeniden gündeme getirdiğinde kıyamet koptu. Kamuoyundan yükselen akla bilime aykırı, Montrö’nün kurduğu dengeyi tendit etmesi olasılığı güçlü, doğaya, çevreye, kente zararlı, çok maliyetli, savunma açısından sakıncalı yollu itirazlar; yapma etme çığlıkları, yalvarmalar, yakarmalar fayda etmedi, Tayyip Bey kestirip attı:

- İsteseniz de, istemeseniz de, Kanal İstanbul yapılacak!

Bu dayatma Kanal İstanbul’un halkoylamasına götürülmesinin de önünü tıkayarak “Sandık öyle istiyor” dönemini de kapattı. Daha doğrusu, kutsal sandık dönemi, AKP son yerel seçimlerde Türkiye’nin en üretken en dinamik odakları olan, başta İstanbul olmak üzere büyükşehir belediyelerinde, AKP’yi sandığa gömdüğü andan itibaren, “ben sandığı beni sevdiği ölçüde severim” denerek kapatılmıştı. Ama ardından gelenin ne dönemi olduğu bilinmiyordu. Kanal İstanbul tartışmalarının sonunda gelen dayatma yeni dönemin de adını koydu: “İstesen de istemesen de dönemi.”

Sandık bir kere AKP’ye iktidarı verdikten sonra, işlevini tamamlamış oluyordu. Artık, iktidar, sandık dahil herkese istesen de istemesen de diyerek, her istediğini yapabilirdi.

Kanal İstanbul dayatmasıyla başlayan yeni dönemde, onu hemen Libya’ya asker gönderme tartışması izledi.


* * *


Orada da durum aynıydı. Kamuoyu bu dış harekâtı istemiyordu, ama AKP kararlıydı, parlamentoda MHP’nin oylarını da yanına alarak kamuoyuna restini çekti:

- Arkadaş istesen de istemesen de ben Libya’ya askeri gönderiyorum.

Ve nitekim gönderdi de...

Bu sırada “Asker gönderdiniz bari arabuluculuk rolüne soyunun da taraf tutarak iç savaşın girdabına düşmeyelim” diyenlere karşı da tavır kesindi:

- Orada bir taraf meşru, öbürü değil. Meşru ile gayri meşru arasında arabuluculuk olmaz. Bizden bunu istemeyin!

İşte işler bu minval üzere gider, Libya’ya istesen de istemesen de asker gönderilir, arabuluculuk istemleri kesin dille geri çevrilirken Vladimir Putin, Türk akımı hattının açılışı için ülkemize geldi.

Türkiye ve Rusya’nın devlet başkanının görüşülecek Türk Akımı projesinin yanı sıra çok daha önemli konuları vardı.

Baş başa kapandılar ve görüştüler. Toplantıdan sonra iki liderin de yüzlerinde güller açarak yaptıkları açıklamada vurgulanan hususlar içinde herkese en şaşırtıcı geleni şu oldu:

Türkiye ve Rusya, Libya’da arabuluculuk misyonunu yükleneceklerdi.

Hani Tayyip Bey, arabuluculuk önerilerine karşıydı ve meşru ile gayri meşru arasında arabulucuk da nasıl olacakmış diyordu üç gün öncesine dek?

Ne olmuştu da, Tayyip Bey fikir değiştirmişti?

Anlaşılan baş başa kalınca, Putin’in yüksek ikna gücü etkili oluvermişti ve Tayyip Bey üç gün önce isteseniz de istemeseniz de olmaz, dediği konuda görüş değiştirmişti.

Bu olay, AKP’nin yeni isteseniz de istemeseniz de döneminin panzehirini de göstermiş oldu:

Putin’in yüksek ikna yeteneği.

Bundan böyle, bir konuda derdini anlatamayıp istesen de istemesen de duvarına toslayan kim olursa olsun, bilmeli ki, direnmeyip derdini Putin’e anlatsın, o yüksek ikna gücüyle, bizimkinin Türkçesiyle iyi anlatamadığı derdini daha iyi anlatır.


* * *


Şaka bir yana, denge ve denetim mekanizması iflas etmiş olan toplumlarda, dış dinamikler iç dinamiklerden daha ikna edici oluyorlar.

Bunda da fazla şaşacak bir yan yok. Çünkü demokrasilerde iç kamuoylarının ikna edici güçleri o denge ve denetleme mekanizmalarından doğuyor. Başka bir deyişle, iç dinamiğin ikna için denge ve denetleme mekanizmalarında yatandan başka yaptırım gücü yoktur.

Türkiye’de de durum budur.

Kamuoyu, sistemin denge ve denetleme mekanizmaları iflas ettiğinden, Putin kadar ikna gücüne sahip değildir. Tabii bir konuda ikna gücü Putin olurken, başka bir konuda bir başkası, örneğin Trump olabilir.

Putin ile Trump’ın ikna güçleri arasındaki denge de, AKP’nin dış politikasındaki hareket marjını belirler.


murat_erpuyan
MessagePosté le: 16 Jan 2020 3:08    Sujet du message:

Citation:



Montrö’yü kafaya takmak

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 10 Ocak 2020



Kanal İstanbul, gündemi hızla değişen Türkiye’nin bu yapısına karşın tartışmaların odağındaki yerini koruyor. Arkadaşımız Mehmet Ali Güller’in 2 Ocak 2020 tarihli “Karadeniz’e NATO yolu” yazısındaki açıklamasından sonra, Kanal İstanbul tartışmasının odağına da Montrö Boğazlar Sözleşmesi geldi oturdu. M. Güller söz konusu yazısında, Kanal İstanbul ÇED raporunun 1426. sayfasında Saroz Körfezi’nden Zincirbozan mevkiinden Marmara Denizi’ne bir kanal açılmasının önerildiğini açıklamaktaydı.

Başlangıçta pek fazla kişinin dikkatini çekmeyen bu öneri yaşama geçtiğinde, Kanal İstanbul gerçekten arkadaşımızın belirttiği gibi “Karadeniz’e NATO yolu” haline gelecektir.

Olayı daha iyi kavramak için, 1936 tarihli Montrö (Montreux) Boğazlar Sözleşmesi’ne kısaca göz atalım.


* * *


20 Temmuz 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin Boğazlar üzerindeki tam egemenliğini kabul etmektedir.

Daha önce Lozan’ın Boğazlar ile ilgili hükümleri bu nitelikte olmayıp Boğazlarda askersizleştirilmiş bölgeler oluşturulması ve bunun da Milletler Cemiyeti tarafından saptanacak bir uluslararası komisyonca denetlenmesi öngörülmekteydi.

Dünya ikinci paylaşım savaşına doğru hızla evrilirken, Milletler Cemiyeti’nin aczi ortaya çıkınca beliren elverişli koşullardan yararlanan Türkiye’nin ön ayak olmasıyla 20 Temmuz 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi sivil gemilerin bu suyolundan geçişlerini serbest kılarken, savaş gemilerinin geçişlerine, nitelik, tonaj ve Karadeniz’de kalma süreleri açısından, bu denize kıyıdaş olmayan ülkelere bazı kısıtlamalar getirmiştir.

Denizlerde seyrüsefer serbestisi üzerinde hiçbir kısıtı kabul etmeyen ABD’nin 19. yüzyıl başından itibaren yürüttüğü temel politika Montrö’nün ruhuyla çatışmaktaydı.

Sözleşme hükümlerini uygulama yetkisine sahip olan Türkiye ise yorumlarında, sözleşmenin ruhuna uygun davranıyordu. Nitekim 1970’li yıllarda Sovyetler’in Minsk ve Kiev savaş gemilerinin, NATO’nun bunların uçak gemisi oldukları yolundaki görüşüne karşın Ankara, bunların münhasıran uçak taşımaya yönelik olmayan su üstü savaş gemileri olduğu gerekçesiyle Boğazlardan geçmesine izin vermişti.

Zamanla, ABD’nin Karadeniz’deki askeri ağırlığını artırma niyeti, Washington’ın, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin kıyıdaş ülkelere ayrıcalık tanıyan maddelerinin değiştirilmesi için kulis faaliyetini yoğunlaştırmasına neden oldu.

Günümüzde, Kanal İstanbul’un gündeme gelmesi, dikkatlerin Montrö Sözleşmesi’nin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişiyle ilgili maddelerinin üstünde yoğunlaşmasına yol açtı.

Gerçekten de Karadeniz’e kıyısı olmayan herhangi bir ülke (pratikte tabii ki ABD) savaş gemilerini İstanbul Boğazı’ndan değil de Kanal İstanbul’dan geçirerek Karadeniz’e soksa, Boğazlar Sözleşmesi’nin kısıtlayıcı hükümlerinden kurtulamaz mıydı?

Montrö Boğazlar Sözleşmesi adından da anlaşılacağı üzere, Çanakkale ve İstanbul boğazlarının her ikisini de kapsadığına göre, böyle bir olasılık mümkün değildi.


* * *


Ama ÇED raporunda ileri sürülen öneri şimdi, Montrö’nün iki kanalla baypass edilme imkânını ve böylelikle, Karadeniz’in bir barış denizi olmaktan çıkarılması olasılığını doğuruyor.

Cumhurbaşkanı geçen hafta CNN Türk ve Kanal D’nin ortak yayındaki basın söyleşisinde Kanal İstanbul ile ilgili olarak şunları söylüyordu:

- Montrö’yü kafanıza takmayın!

Cumhurbaşkanı’nın bunları söylerken aklından neler geçiyordu, bilemeyiz ama bizim Montrö’yü kafamıza takmamamıza imkân yok.

Çünkü Montrö topraklarımız üzerindeki mutlak egemenliğimizin kapsamına Boğazları da dahil eden ve bu niteliği yüzünden Lozan’ı tamamlayan bir tapu senedidir.

Bu tapuyu deldirtmek aklın alacağı iş değildir.


murat_erpuyan
MessagePosté le: 21 Déc 2019 3:37    Sujet du message:

Citation:



2. Cumhuriyet işte budur

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 20 Aralık 2019



Acaba, Resmi Gazetede “Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler İçin Kurallar” kararları açıklanırken, şeri hükümlere yer verildiği 14 Aralık 2019’u, 2. Cumhuriyet’in resmen ilanı günü olarak kabul edebilir miyiz? Yoksa bu tarihi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın din şûrası toplantısında, “İslam bize göre değil, biz İslama göre hareket edeceğiz” diyerek devletin dine göre biçimlendirileceği dönemin artık başladığının T.C’nin en yetkili ağzı tarafından açıklandığı an olarak saptamak mı en doğrusu, bilemiyorum.

Bildiğim bir şey varsa o da bir zamanlar numaracı cumhuriyetcilerin (sonradan “yetmez ama evet” etiketi altında toplandılar) önerdikleri 2. Cumhuriyetin fiilen ve de resmen yürürlüğe girmiş olduğudur.

Öyle ya, devlet kendi resmi gazetesinde, bankacılık kurumlarından biriyle ilgili kurallara ilişkin kararları açıklarken, bunları fıkıh hükümlerine bağlayan davranış Cumhurbaşkanı’nın bu olaydan iki hafta önce din şûrasında yaptığı İslama göre hareket etmek zorunluluğunu dile getiren konuşmasıyla örtüşüyorsa, laik Cumhuriyetin tarihe karışmış olduğu gerçeği tartışma bile götürmez.

***

1923’te kurulmuş olan aydınlanmacı Cumhuriyetin en büyük özellikleri, laiklik ve ulusalcılık olduğuna göre, ümmet birimine dayalı, dinci bugünkü cumhuriyetin o ilk Cumhuriyet ile bir ilişkisi olamaz. Nitekim öyle de olmuştur.

Bugünün egemen güçlerinin eseri olan cumhuriyet kendi dönemine gelene kadar görülen bütün aksaklıkların, bozuklukların, yanlışların kaynağı olarak, aydınlanmacı laik demokratik Cumhuriyetin kendisiyle ilke ve kurumlarını göstermektedir.

Bugünkü dinci cumhuriyetçilerin savunduğu bu görüş yeni değildir. Türkiye’nin kendine özgün koşullarının da yardımıyla “aslında sağ denilen soldur, sol denilen de sağdır” diyerek her şeyi tersyüz eden ve gericiliği ilericilik olarak sunan bu görüş bir zamanlar 2. Cumhuriyetçiler tarafından alabildiğine savunulmuştur. 2. Cumhuriyetçiler demokrasinin temelini oluşturan laiklik ilkesini de, “laikçilik” diye çarpıtıp saldırılarının hedef tahtası haline getirdiklerinden, onu en büyük günah olarak gören dincilerin de (dindarların değil, dincilerin) doğal ve de stratejik ortakları konumundaydılar.

Bu ortaklık, dincilerin düzeni değiştirmek için anayasayı değiştirme aşamasına kadar sürdü.

2. Cumhuriyetçilerin “yetmez ama evet” etiketini benimsemeleri bu aşamada oldu.

“Yetmez ama evet”çilerin desteğiyle, yargı da dahil olmak üzere bütün erkleri ele geçirdikten sonra dincilerin, artık 2. Cumhuriyetçilere ihtiyacı kalmadığından, onları kullandıktan sonra buruşturup attılar. Hatta önde gelen 2. Cumhuriyetçileri içeri bile tıktılar. Ortaya MHP’lilerin hapiste, ama düşüncelerinin iktidarda olduğu Evren dönemindeki gibi tuhaf bir durum çıktı.

Şimdi de 2. Cumhuriyetçilerin kimi önde gelenleri, kumpaslar sırasındaki değerli hizmetlerine karşın içeridedirler.

***

Ama bu durum bizi yanıltmamalıdır. Kimi ağa babaları içerde olsalar bile laiklik karşıtı 2. Cumhuriyet düşüncesi iktidara gelmiştir. Şu farkla ki, 2. Cumhuriyet etiketi altında değil de dinci güçlerin liderliğinde. Zaten ülkenin koşulları da başka türlüsüne elvermezdi.

Her neyse, tüm kötülüklerin nedeni olarak, aydınlanmacı laik Cumhuriyeti gören 2. Cumhuriyet dönemini yaşıyoruz.

2. Cumhuriyetin artık afişe olduğu egemenlik dönemi, deneme yanılma yöntemiyle yolunu bulmaya çalışan bir toplum için belki de kaçınılmazdı.

Bugünleri yaşamalıydık ki, 2. Cumhuriyetin ne menem bir şey olduğunu görebilelim.

2. Cumhuriyet kendi yarattığı sorunların altında her gün biraz daha ezilirken kaçınılmaz olarak, kendinden sonrasının da yolunu açıyor.




murat_erpuyan
MessagePosté le: 14 Déc 2019 2:28    Sujet du message:

Citation:



Osman Kavala salıverilmeli

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 13 Aralık 2019


Türkiye’nin de kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin kuruluşu olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AHİM), 10 Aralık 2019 günü açıkladığı kararında, Gezi davası dolayısıyla 771 gündür tutuklu bulunan iş insanı ve sivil toplum aktivisti Osman Kavala’nın tutukluluğunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 5/1, 5/4 ve 18. maddelerini ihlal ettiğine, Türkiye’nin kendisini tahliye etmesi gerektiğine hükmetmiştir.

Özellikle, yine AİHS 18. maddeye dayanarak hak ihlali kararının verildiği Demirtaş davasından sonra, bu doğrultuda bir karar kimse için şaşırtıcı olmamıştır.

İş insanı Osman Kavala, ilk 16 ayı somut olarak ne ile suçlandığını bile tam bilmeden toplam 25.5 ay tutuklu kalmıştır. Bu, getirilmesi düşünülen yeni infaz sistemi ile 6 yıllık cezanın karşılığını yatmak anlamına gelmektedir.

Bu durum 12 Eylül’de olduğu gibi, AKP iktidarında da sık başvurulan, tutukluluk yoluyla cezalandırma yöntemidir ki “yargısız infaz” ile eşanlamlı bir uygulamadır. Gezi davasında, TCK’nin 309-311. maddelerinden yargılanan Osman Kavala, suçu işlediği yolunda sağlam belirtiler olduğu gerekçesiyle iki yıldan fazladır tutuklu bulunmaktadır.

* * *

AİHM, Osman Kavala’nın cebir şiddet kullandığı yolunda hiçbir ipucuna rastlanmadığını söyleyerek hak ihlaline hükmetmiş ve tutuklamanın politik saiklerle yapıldığını, muhalif sivil toplum örgütlerine gözdağı vermek amacını güttüğü izleniminin doğduğunu belirtmiştir.

Gerçekten de Osman Kavala’nın neden içeride tutulduğu sorusuna, “muhaliflere gözdağı vermek” savından daha inandırıcı bir gerekçe bulmak mümkün değildir.

Bu durumda Osman Kavala’nın özgürlüğü, Türkiye’de herkesin özgürlüğü anlamını taşımaktadır ve belirtmeye gerek yok, bu özgürlük ağır biçimde çiğnenmiştir, artık tümüyle giderilmesi mümkün değildir. Olsa olsa ihlalin giderilmesiyle bundan sonra sürmesinin önüne geçilebilir.

Olan olmuştur. Şimdi bundan sonra ne olacağı, Osman Kavala’nın serbest kalıp kalmayacağı önemlidir.

Aslında, bir hukuk devletinde bu soru gündeme bile gelmez. Anayasanın 90. maddesinin de emrettiği gibi, Türk yargısı bu karara uyarak tutukluluk haline derhal son vermelidir. Türkiye Cumhuriyeti bu yükümlülüğün altına girmiştir. Şimdi bu yükümlülüğün yerine getirilmesi, değerli hukukçu Turgut Kazan’ın da belirttiği gibi bir onur sorunudur.

Öyle olunca da Türkiye’nin bugün karşı karşıya bulunduğu birçok çok önemli sorunun içinde, Osman Kavala’nın özgürlüğü birinci sıraya geçmektedir. Çünkü Türkiye, bu muhataralı ortamda, her şeyden önce insanların gözünü korkutmak için tutuklanıp hapsedildikleri ülke olma imajından kurtulmalıdır. İnanın ki öyle bir imaj, karşı karşıya bulunduğumuz sorunların hepsinde olumsuz etki yapacaktır.

* * *

Türkiye’nin karar karşısında üç ay içinde “Büyük Daire” nezdinde itiraz hakkı vardır. Ama karar, ihlalin giderilmesi olduğuna göre, kimilerinin düşündüklerinin tersine olayı tazminat ödeyerek geçiştirmek olanağı yoktur. AİHM’nin 10 Ocak tarihli açıklamasından olduğu kadar, mahkemenin önceki Büyük Daire kararlarından da anlaşılabileceği üzere, Büyük Daire’nin son kararın tersine bir hüküm oluşturması olasılığı bulunmadığından, üç aylık süreyi beklemenin olumsuz imajın biraz daha sürmesinden başka bir etki yapması beklenemez. Bir an önce hükme uygun davranmakta yarar var.

Osman Kavala’nın bir an önce salıverilmesi Türkiye’nin, muhaliflerini bastırmak ve kamuoyunu sindirmek için gerçekdışı gerekçelerle insanları hapse tıkan, hukuk tanımaz baskı ülkesi imajının pekişmesini önleyerek elini rahatlatır.

Şu sırada öyle bir şeye o kadar çok ihtiyacımız var ki...




murat_erpuyan
MessagePosté le: 11 Déc 2019 11:48    Sujet du message:

Citation:



‘Son yılların en güzel haberi’

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 06 Aralık 2019


Çocuk, zili ısrarla çalıyor. Kapı açılınca, içeri ok gibi dalıyor ve neşeyle haykırıyor:

- Yaşasın baba!.. Yaşasın!.. Karnemi aldım! Notlarım yükselmiş.

Babanın o ana kadar asık olan suratında bir ümit ışığı beliriyor:

- Bu defa sınıfı geçebildin mi yani?
- Onu bırak baba! Notlarım yükselmiş diyorum sana!

- Oğlum sınıfı geçtin mi, geçmedin mi?..

- O kadar acele etme, sınıfı geçemedim. Ama notlarım yükselmiş, sıra sınıfı geçmeye de gelecek, sabret biraz!

Baba homurdanır, anne mutfaktan gelir ne oluyor diye bakmaya, adam öfke içinde söylenir:

- Hanım, bu velet yine çakmış, adam olmayacak vallahi...

Çocuk babaya bozuk çalar:
- Ne yapsam beğendiremiyorum, zaten bu babam hiçbir şeyden memnun olmaz.

Şimdi bu kadar abes bir diyalog olmaz demeyin sakın!

Çünkü oluyor.

* * *

Bir zamanlar Babıâli’nin “Amiral gemisi olarak nitelenen şimdi Demirörenler’in elinde, havuz medyasının başında demir taramaya başlayan Hürriyet gazetesinin 4 Aralık tarihli sayısında sürmanşette şöyle deniyordu:
“Son yılların en güzel haberi.”

Bir süredir, güzel habere hasret olduğumdan heyecanla okumaya başladım. “Son yılların en güzel haberi” meğer, OECD tarafından her üç yılda bir okuma, fen bilimleri ve matematik alanlarında 15 yaş düzeyindeki öğrenciler arasında yapılan uluslararası değerlendirme sınavında (PISA) Türkiye’nin her üç alanda da, puanını en fazla artıran ülke olmasıymış.

Ama bu sonuç başarı anlamını taşımıyor. Çünkü Türkiye bu yıl da, geçen yıllarda olduğu gibi, fen bilimleri, matematik ve okuduğunu anlama dallarında OECD ülkeleri ortalamasını tutturamamış ve kuruluş ülkeleri arasındaki sıralamada son beş içindeki yerinden yukarı tırmanamamış.

Sonuçlar kısaca şöyle:

Türkiye, matematikte 454 puan ile (OECD ortalaması 489) 42., fen bilimlerinde 468 puan ile (OECD ortalaması 489) 39., okuduğunu anlama alanında 466 puan (OECD ortalaması 487) ile 40. sırada.

Dikkati çeken bir husus da, her üç alanda da ilk sırayı Çin, Singapur ve Makao gibi Asya ülkelerinin alması.

İşte son yılların en güzel haberi özetle bu. Görüldüğü gibi ortada bir başarı yok.

Türkiye’de 15 yaşındaki öğrenciler, metamatik, fen bilimleri ve okuduğunu anlama düzeyi bakımından son beş arasında nal toplamaya devam ediyor.

Öğrencilerin durumu şaşırtıcı değil. Bir süredir, demokrasiyi askıya almış, yargı bağımsızlığını rafa kaldırmış, temel hak ve özgürlükleri demir parmaklık arkasına hapsetmiş, laikliği kapı dışarı etmiş olan Türkiye’de siyasal İslamın hedefi olan şeriat düzenine gidişin uzun erimli planları ve yatırımları, Diyanet ve tarikatlar ile el ele çalışan milli eğitimi imam hatipleştirerek, Tevhidi Tedrisat’ı tersine çeviren Milli Eğitim Bakanlığı’nda yapılmaktadır. Bu MEB’in egemen olduğu Türkiye’nin düzeni de “orta” kökenli mediocre sözcüğünden türetilen mediyokrasidir.


* * *


Mediyokrasi aslında iyiden çok yetersize yakın olan konuşma dilinde “eh işte...” diye ifade edilen, aslında yetersizliği vurgulayan bir ehveni şer düzenini ifade eder.

Mediyokrasinin iktidar güdümündeki havuz medyasının işlevi ise olanı olmamış, olmayanı olmuş gibi göstererek tozpembe bir görüntü yansıtmak, başarısızlıkları makyajlarak, başarı gibi sunmaktır.

Durum böyle olunca, aslında, ağlanası PISA haberi, sevinilesi bir olay gibi sunulabilmektedir.

Bütün mesele aslında bir başarısızlık simgesi olan mediyokrasiyi, mal matah bir şeymiş gibi sunmak ve insanları mediyokrasiye alıştırıp, razı etmektir.

Mediyokrasinin çoğunluğun içine sindiği ve bir başarı olarak kabul edildiği anda ise toplum mediyokrasiden, ne sunulursa itirazsız baş tacı edilen idiyokrasiye, doğru hızla kaymaya başlar.

Hürriyet’in yönetim kadrosu o aşamaya geldiğimize kanaat getirmiş olmalı ki, PISA olayını bize “son yılların en güzel haberi” olarak sunmakta beis görmüyor.





murat_erpuyan
MessagePosté le: 07 Déc 2019 1:12    Sujet du message:

Citation:



‘Son yılların en güzel haberi’
Ali Sirmen - Cumhuriyet, 06 Aralık 2019


Çocuk, zili ısrarla çalıyor. Kapı açılınca, içeri ok gibi dalıyor ve neşeyle haykırıyor:

- Yaşasın baba!.. Yaşasın!.. Karnemi aldım! Notlarım yükselmiş.

Babanın o ana kadar asık olan suratında bir ümit ışığı beliriyor:

- Bu defa sınıfı geçebildin mi yani?
- Onu bırak baba! Notlarım yükselmiş diyorum sana!

- Oğlum sınıfı geçtin mi, geçmedin mi?..

- O kadar acele etme, sınıfı geçemedim. Ama notlarım yükselmiş, sıra sınıfı geçmeye de gelecek, sabret biraz!

Baba homurdanır, anne mutfaktan gelir ne oluyor diye bakmaya, adam öfke içinde söylenir:

- Hanım, bu velet yine çakmış, adam olmayacak vallahi...

Çocuk babaya bozuk çalar:
- Ne yapsam beğendiremiyorum, zaten bu babam hiçbir şeyden memnun olmaz.

Şimdi bu kadar abes bir diyalog olmaz demeyin sakın!

Çünkü oluyor.

* * *

Bir zamanlar Babıâli’nin “Amiral gemisi olarak nitelenen şimdi Demirörenler’in elinde, havuz medyasının başında demir taramaya başlayan Hürriyet gazetesinin 4 Aralık tarihli sayısında sürmanşette şöyle deniyordu:
“Son yılların en güzel haberi.”

Bir süredir, güzel habere hasret olduğumdan heyecanla okumaya başladım. “Son yılların en güzel haberi” meğer, OECD tarafından her üç yılda bir okuma, fen bilimleri ve matematik alanlarında 15 yaş düzeyindeki öğrenciler arasında yapılan uluslararası değerlendirme sınavında (PISA) Türkiye’nin her üç alanda da, puanını en fazla artıran ülke olmasıymış.

Ama bu sonuç başarı anlamını taşımıyor. Çünkü Türkiye bu yıl da, geçen yıllarda olduğu gibi, fen bilimleri, matematik ve okuduğunu anlama dallarında OECD ülkeleri ortalamasını tutturamamış ve kuruluş ülkeleri arasındaki sıralamada son beş içindeki yerinden yukarı tırmanamamış.

Sonuçlar kısaca şöyle:

Türkiye, matematikte 454 puan ile (OECD ortalaması 489) 42., fen bilimlerinde 468 puan ile (OECD ortalaması 489) 39., okuduğunu anlama alanında 466 puan (OECD ortalaması 487) ile 40. sırada.

Dikkati çeken bir husus da, her üç alanda da ilk sırayı Çin, Singapur ve Makao gibi Asya ülkelerinin alması.

İşte son yılların en güzel haberi özetle bu. Görüldüğü gibi ortada bir başarı yok.

Türkiye’de 15 yaşındaki öğrenciler, metamatik, fen bilimleri ve okuduğunu anlama düzeyi bakımından son beş arasında nal toplamaya devam ediyor.

Öğrencilerin durumu şaşırtıcı değil. Bir süredir, demokrasiyi askıya almış, yargı bağımsızlığını rafa kaldırmış, temel hak ve özgürlükleri demir parmaklık arkasına hapsetmiş, laikliği kapı dışarı etmiş olan Türkiye’de siyasal İslamın hedefi olan şeriat düzenine gidişin uzun erimli planları ve yatırımları, Diyanet ve tarikatlar ile el ele çalışan milli eğitimi imam hatipleştirerek, Tevhidi Tedrisat’ı tersine çeviren Milli Eğitim Bakanlığı’nda yapılmaktadır. Bu MEB’in egemen olduğu Türkiye’nin düzeni de “orta” kökenli mediocre sözcüğünden türetilen mediyokrasidir.


* * *


Mediyokrasi aslında iyiden çok yetersize yakın olan konuşma dilinde “eh işte...” diye ifade edilen, aslında yetersizliği vurgulayan bir ehveni şer düzenini ifade eder.

Mediyokrasinin iktidar güdümündeki havuz medyasının işlevi ise olanı olmamış, olmayanı olmuş gibi göstererek tozpembe bir görüntü yansıtmak, başarısızlıkları makyajlarak, başarı gibi sunmaktır.

Durum böyle olunca, aslında, ağlanası PISA haberi, sevinilesi bir olay gibi sunulabilmektedir.

Bütün mesele aslında bir başarısızlık simgesi olan mediyokrasiyi, mal matah bir şeymiş gibi sunmak ve insanları mediyokrasiye alıştırıp, razı etmektir.

Mediyokrasinin çoğunluğun içine sindiği ve bir başarı olarak kabul edildiği anda ise toplum mediyokrasiden, ne sunulursa itirazsız baş tacı edilen idiyokrasiye, doğru hızla kaymaya başlar.

Hürriyet’in yönetim kadrosu o aşamaya geldiğimize kanaat getirmiş olmalı ki, PISA olayını bize “son yılların en güzel haberi” olarak sunmakta beis görmüyor.




Pour ce qui est intéressé :
http://www.oecd.org/pisa-fr
&
Emin Capa'dan analiz
http://bit.ly/2DSsLcj

<
murat_erpuyan
MessagePosté le: 16 Nov 2019 11:52    Sujet du message:

Citation:


El kesesinden antiemperyalizm

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 12 Kasım 2019



Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yarın Washington’da ABD Başkanı Trump ile görüşecek. Cumhurbaşkanı, bu ziyaret konusunda çok tereddüt etmiş, kamuoyunda da, Washington’a gitmemesi konusunda güçlü bir eğilim belirmişti.

Kamuoyunun tepkisi Trump’ın ünlü küstah mektubu ile Temsilciler Meclisi’nin yaptırımlar konusunda, Barış Pınarı Harekâtı’nın durdurulmasına rağmen, yaptırımlar konusunda direnmesi ve “Ermeni soykırımı!” konusunda, son aldığı karardan kaynaklanmaktaydı.

Türk kamuoyu bir zamanlar, “stratejik ortağı” olduğunu sandığı ABD emperyalizminin, Suriye’deki oyunlarıyla içyüzünü artık iyice fark etmiş görünüyor. Barış Pınarı Harekâtı’nın bu kadar büyük destek görmesinin nedeni de budur. Şu anda toplumdaki emperyalizm karşıtı ayaklanmış duygular egemendir. Tayyip Bey’in Trump ile görüşmesini de kamuoyu bu duyguların etkisini hissederek izleyecektir. “Hiç gidip görüşme!” çağrıları da buradan kaynaklanmaktadır.

Bu güçlü tepkiye saygılıyız.

Yalnız anti-emperyalizm derken bazı şeyleri de bilmek zorundayız. Öyle bir gece, emperyalizmin bölge için planladığı “BOP’un eşbaşkanıyım!” diye yatıp, ertesi sabah “kahrolsun Amerikan emperyalizmi!” diye kalkamazsınız.

Emperyalizme karşı mücadele, bir dünya görüşünün, bütüncül bir politik tavrın sonucudur.

Emperyalizmle mücadele, bütün toplumun katılımıyla, ulusça hep birlikte dayanışmayla yürür.

Emperyalizmle mücadele, kan kadar alın teri de gerektirir. O, emeğini seferber etmeyen toplumların başarabileceği bir şey değildir, ancak emeğin en kutsal değer olduğu toplumlarda anti-emperyalist mücadele başarıya ulaşır. Avanta, talan, yağma toplumları anti-emperyalist savaşım sürdüremezler.

Ardına arkasına ürettiğinden çok üreyen ve tüketen bir toplumu almış olan liderlerin omuzlarına anti-emperyalist bir mücadelenin yükünü yüklemeye kalkarsanız, taşıyamazlar.

Türkiye, sürekli cari açık veren bir ülke.

Ne demek cari açık?

Cari açık, kısaca bir toplumun, ürediği ve tükettiği kadar üretememesi anlamını taşır.
Türkiye cari açık bağımlısı bir ülkedir. Bu bağımlılığın siyasi rejiminin simgesi de AKP’dir.

Söz konusu bağımlılığın mazereti ise ekonominin çarklarının dönebilmesi için petrol, doğalgaz ve yatırım malları ile ara mallar ithali yapmak zorunluluğudur. Bu bahane ile uyutulan toplum, gerekli özverilerde bulunmak yerine, bir yandan kendisini ayakta tutmak için yeterli kaynağı üretemeyip, bunu talan, yağma, avanta ile bir ölçüde karşılayıp, sonra da kalanı için gidip eloğlunun kapısını çalıp, “gel bana yatırım yap, sana herkesten fazla faiz vereyim, paranı bana getir!” deyip ardından da, o kapısını çaldığı emperyalizme karşı mücadele yürütemez.

Böyle bir davranış, gidip birine, “benim ihtiyaçlarımı karşıla ki seninle mücadele edebileyim” demekle eşanlamlıdır.

Onun için cari açık bağımlısıysan eğer, ne kadar cesur olursan ol, neyi göze alırsan al, emperyalizm kendisiyle mücadeleye giriştiğinde, önce ekonominin musluğunu keser, ve sen daha bir tek kurşun bile atamadan alandan çekilmek zorunda kalırsın. Yarıda kesilen Barış Pınarı Harekâtı bunun canlı örneğidir.

Yalnızca “kahrolsun!” diyerek de anti-emperyalist mücadele sürdürülemez, onun karşısına, onunkine eş değilse bile yakın bir değerler bütünü oluşturarak çıkabilirsin.

Anti-emperyalist mücadele, söverek değil, sanatta, bilimde, sanayide, toplumsal hayatta, politikada üretmekle yürütülebilir.

Tayyip Erdoğan ile Trump görüşmesini izlerken bütün bu gerçekleri bilmeli ve kendisinin dayatmacı ABD’ye karşı anti-emperyalist bir savaşımı sürdürdüğü gibi yanlış bir kanıya saplanmamalı, omuzlarına kaldıramayacağı yükler yüklememeliyiz.

Böyle bir davranış ona da haksızlık olur bize de, anti-emperyalist savaşım kavramına da...


murat_erpuyan
MessagePosté le: 24 Sep 2019 21:29    Sujet du message:

Citation:



Yasakçı kafa

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 24 Eylül 2019


Geçen gün gazetede sigara konusunda yeni yasaklar geleceğini okuduğumda şaşırmadım. Çünkü Türkiye’de yasaklar normaldir; anormal olan serbestliklerdir.

Yasakçı kafa, sorunlara çözümü yasaklar getirerek bulduğunu sanır.
“Yassah hemşerim!” ülkesinde esas olan yasaktır. Oysa, çağdaş dünyada, demokrasilerde esas olan serbestliktir.

Ama kamu güvenliği ve de yararının kaçınılmaz sonucu olan kimi yasakların da olumlu sonuçlar verdikleri görülmüştür. Yeter ki yasak istisna, serbestlik kural olsun!

Ülkemizde 2008 yılı mayıs ayında başlayan kamuya açık kapalı mekânlarda tütün kullanılması yasağı bunlardan biridir. Yapılan anketler, sigara içsin içmesin, kamuoyunun çoğunlukla uygulamayı desteklediğini gösteriyor.
2008 Mayısı’nda, pipo tüttürmeme ve yasakları sevmememe karşın, yine de bu yasağı destekledim. Çünkü, sigara içilen kamuya açık kapalı mekânlarda tütün kullanmayanların da etkilendikleri ve pasif içici konumuna düşerek sağlık açısından olumsuz bütün etkilere açık oldukları bilinmektedir.
Bu durumda kimsenin kimseyi zehirleme hakkı olmadığından böyle bir yasak doğrudur.

Dikkat buyurunuz, burada söz konusu olan, vatandaşın zehirlenmeme hakkına yöneliktir, yoksa, vatandaşın sağlığını kendisine karşı korumak değil.

***

Vatandaşı kendine karşı korumak savında olanlar, faşist totaliter rejimlerdir.
Demokrasilerde, özünde kişinin özgürlüğünü savunmak için getirilen yasakların keyfi olmaktan çıkarılması, ancak yasağın sınırlarının gerekçesini aşmamasıyla mümkündür.

Olayımızda yasağın gerekçesinin başkalarını pasif içici konumuna sokarak zehirlemekten men olduğuna göre, yasağın evinde, bahçesinde veya tek başına arabasında tüttürenlere uygulanamaması gerekir. Yasağın getirilme nedeniyle sınırlı olması ilkesi bunu zorunlu kılar. Ama gelin görün ki, yasağın egemen olduğu ülkemizde bu altın kurala itibar edilmez. Nitekim Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan kişilerin özel arabalarında da sigara içmelerinin yasaklanması uygulamasının getirilmesi için talimat verdiğini açıkladı.

Pek önemsiz gibi görünen bu olay, aslında yasakçılığın çarpıcı bir örneğidir. Demokrasilerde, devletin kişiye, vatandaşımın hakkını koruyorum diye dostluk ilişkilerinde nasıl davranacağını dayatmak hakkı yoktur. İnsanlara evlerinde, bahçelerinde, özel arabalarında sigara yasağı getirmeye kalkmanın desteklenecek bir yanı yoktur. Yoksa aynı kafayla, içki sağlığa zararlıdır diyerek içkiyi yasaklamak veya kimi düşüncelerle kamu çıkarlarına aykırıdır diye kitaplar da yasaklanmak istenebilir ki bu da kendi görüşünü ve yaşam biçimini karşısındakine dayatmak demek olur. Bu da ancak totaliter rejimlerde görülen insan haklarına aykırı bir tavırdır.

***

Şimdi getirilmeye çalışılan yeni sigara yasağı önemsiz bir ayrıntı gibi gözüküyorsa da öyle değildir.

Unutmayalım, çağdaş yaşamda serbetlik esas, yasak istinsadır. Yasağın tüm yaşamımıza egemen olup onu cehenneme çevirmesini engelleyen altın kural, sınırlarının gerekçesini aşmamasıdır.

Ama gel de bunu yasakçı kafaya anlat! O kafa ki, musibetleri yok etmek için onların nedenlerini ortadan kaldırmak yerine yasak getirmenin yeteceğini sanır.

Kanseri yasaklayarak önleyebilir misiniz?






<
murat_erpuyan
MessagePosté le: 03 Juin 2019 3:37    Sujet du message:



Citation:
Ali Sirmen’e Galatasaraylılık ödülü
Galatasaraylılar Derneği’nin her yıl organize ettiği Geleneksel Pilav Günü’nün 85’incisi Galatasaray Lisesi’nde yapıldı. Gazetemiz yazarı Ali Sirmen’e “Galatarasaylılık” ödülü verildi.


http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/futbol/1423260/Ali_Sirmen_e_Galatasaraylilik_odulu.html
murat_erpuyan
MessagePosté le: 10 Mai 2019 20:16    Sujet du message:

Citation:



Bak neler oldu!

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 10 Mayıs 2019



YSK pazartesi günü yaptığı toplantıda dörde karşı yedi oy ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini iptal etti. Yandaşların çetelesini tutmakta uzmanlaşmış olanlar bir süreden beri kararın 4’e karşı 7 ile iptal yönünde olacağını ısrarla söylüyorlardı. Haklı çıktılar.

İptal kararının hukuki dayanakları olmadığı YSK’nin daha önceki kararlarında da belirtildiği üzere, itirazın süresi içinde yapılmadığından, ayrıca yine, geçen yıl Samsun Atakum ilçesinde yapılan bir itiraz ile ilgili kararında “sandık kurullarının yerleşim bölgesindeki kamu görevlilerinden oluşması gerektiği, ancak sandık kurullarındaki kamu görevlilerinin sayılarının yetersiz olması halinde il ve ilçe seçim kurullarının uygun bulduğu isimlere bu görevin verilebileceği belirtildiğinden” itirazların reddedilmesi gerektiğini tekrar anımsatmak bilmem ki gerekli mi?

Aslında AKP büyük bir talan yağma alanının elinden kaçmasına ve buradaki usulsüzlük ve yolsuzlukların ortaya çıkmasına katlanamayacağından, hukuka uysa da uymasa da itirazını yapmıştı.

***

Sıra, bağımlı yargının işi kılıfına uydurmasına kalmıştı.

Bu durumda itirazın gerekçelerinin fazla bir önemi yoktu da.

Ve AKP, Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz aracılığıyla dünya demokrasi ve de dikta tarihinde, şimdiye dek görülmemiş şu gerekçeyi ileri sürüyordu:
-Ne olduğunu kesin olarak bilemiyoruz ama kesinlikle bir şeyler oldu.

Bu sözlerle ifade edilmek istenen şuydu:
-Ne gerekçe bulursanız bulun, uysa da uymasa da seçimi iptal edin!

En tepeden de emir buyuruldu: “YSK, iptal kararı vererek kendini aklamalıdır!”
İptal kararı da böylece çıktı.

“Ne olduğunu bilmiyoruz ama mutlaka bir şeyler oldu”, olan bir itirazın hukuki nedenlerini tartışmanın anlamı yok.

Gerçekten bir şeyler olup olmadığına gelince: Evet, yavuz Ali İhsan Bey biraderimizin de ileri sürdüğü gibi, gerçekten bir şeyler oldu.

Ali İhsan Bey kardeşim bak ben söyleyeyim, neler oldu:
15 Temmuz darbe senaryosunun yürürlüğe konmasından itibaren bir süre olağanüstü hal ile yönetilmeye başlanan ülkede, yürütmenin çıkardığı kanun hükmünde olan ve yargı denetimi dışında bulunan OHAL kararnameleriyle, 12 Eylül dönemine bile rahmet okutacak sayıda insan işten çıkarıldı.

Hapishaneler, FET֒cü olduğu ileri sürülenlerle doldurulurken, FET֒cülüğü herkesçe malum olanlar yerlerini korudular, yeni makam ve mansıplar elde ettiler. Türkiye, hapishanelerinde en fazla gazeteci bulunduran ülke konumuna geldi.

Sonra OHAL kararnameleri yerlerini Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine bırakırken çiftçinin gelirleri giderlerini, tarım ürünü fiyatları girdileri karşılayamaz oldu. 2007- 2019 döneminde Tarım Kanunu’na göre verilmesi gerektiği halde verilmeyen tarımsal desteğin toplamı 150.4 milyar TL’ye ulaştı, ülkemizde ekilen tarım alanı 239 milyon dönümden, 179 milyon dönüme düştü (iki Trakya yüzölçümüne eşit) ve tarım çöktü.

Resmi açıklamalara göre, 2019 yılında enflasyon yüzde 20’ye fırladı, tarımın çöküşünün de etkisiyle, gıda enflasyonu yüzde 30’a dayandı. AKP iktidara geldiğinde yüzde 10.3 olan işsiz oranı yüzde 13.5’e çıktı. (Genç işsiz oranı yüzde 20, işsiz üniversite mezunu oranı yüzde 25) 2013 yılında 950.4 milyar dolar olan milli gelir 2018’de 784 milyar dolara geriledi. Firmaların dolar bazında borçları olağanüstü artarken tarımı, eğitimi, sanayisi, tüm ekonomisi iflas eden, enflasyon ve işsizlikte rekorlar kıran Türkiye, 200 milyar dolar dış kaynağa muhtaç hale geldi.

İşte Ali İhsan Bey kardeşim, “neler olduğunu bilmiyoruz ama bir şeyler oldu” dedikleriniz bunlar.

Bütün bunlar az şey mi?

Peki, seçimleri iptal eden YSK, 23 Haziran’a kadar bu olguları da iptal edebilir mi?



murat_erpuyan
MessagePosté le: 07 Mai 2019 23:42    Sujet du message:

Citation:



‘Her türlü iptal hakkı saklı’ seçim

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 7 Mayıs 2019




Bir tek sandık kalmıştı. O da sizlere ömür!...

YSK’nin kararına hiç şaşırmadım. Aksini ummak, bağımsız olmayan yargıdan adil karar beklemek gibi abes bir davranış olurdu.

Türkiye’de kuvvetler ayrılığının da, bağımsız yargının da çoktan ortadan kalktığı herkesin bildiği bir olguyken, nasıl olurdu da, YSK’den aksine bir karar beklenebilirdi?

YSK kendilerini aklamaları gerektiği yolundaki uyarılara uymuş ve İstanbul seçimlerini iptal etmiştir.

Bir hukuki makamdan sadır olmasına karşın, hukuk temel ilkeleriyle çelişen ve dolayısıyla hiçbir hukuki niteliği bulunmayan kararın hukuki niteliği yoktur ki, hakkında herhangi bir hukuki görüş bildirilebilsin.

Bir yazımda, bu yerel seçimlerin Türkiye’deki son seçimler olabilmesi olasılığı üzerinde durmuştum.

Bu öngörü gerçekleşmiştir.

Gerçi bundan sonra da, Türkiye’de seçimler yapılacaktır.

Ama bu seçimler bildiğimiz, alıştığımız türden demokrasilerde yapılan normal seçimlere benzemeyecektir.

Hatta bu “seçim!”lerin bir zamanların diktalarında görülen tiptekilere de benzemeyecekleri rahatlıkla söylenebilir.

Bundan sonraki seçimler, Türk sistemine özgü, “her türlü iptal hakkı saklı seçimler” olacaktır.

***

Eskilerin deyimiyle “her türlü iptal hakkı mahfuz” (saklı) seçimlerde seçmen kütükleri, iktidarın uhdesinde bulunan İçişleri Bakanlığı tarafından düzenlenebilecek, bu kütüklerde yer alabilmek için “iyi çocuktur, sapına kadar bizdendir” ilmühaberi alabilmek şart olacaktır.

Bununla birlikte bu kütüklerin içeriğine itiraz hakkı olacak, iktidarın denetimi altındaki yargı bu itirazları karara bağlarken, şikâyette bulunanlar veya şikâyetçi olunanlar hakkında tesadüfen tespit ettiği FETÖ bağlantısı yüzünden kovuşturma yapabilecektir.

“Her türlü iptal hakkı saklı” seçimlerin sandık kurulları iktidar tarafından belirlenecek, ama buna rağmen sandıktan istenen sonuç çıkmaz ise kesinleşen seçmen kütüklerine ve sandık kurullarına itiraz edilmesi mümkün olacaktır.

Bu seçimlerde, iktidar devletin üç erkinin bütün olanaklarını kendi doğrultusunda seferber edebilecek, ama hâlâ cüret eden kalmışsa muhalefet saflarında yer alanların iktidara yönelik eleştirileri kutsala hakaret sayılabilecektir.

Devlet bankalarının kredileriyle satın aldırılmış ve yandaşlaştırılmış medya, bu seçimlerde tarafsız basın olarak nitelendirilecek, ona göre bütün dünyadan saygı görmeleri talep edilebilecektir.

***

Seçim ile ilgili bütün haberlerde resmen devletin, fiilen iktidarın haber ajansı AA’ya itibar edilecek, bilgileri doğru olarak kabul görecek tek kaynak olacaktır.

Bu kurala uymayıp da, bilgi ve yorumları AA ile çelişen basın-yayın organları FET֒ye resmen üye olmamakla birlikte onun amaçları doğrultusunda davranarak, yardım ve destek sağlamaktan koğuşturmaya uğratılabileceklerdir.

***

Bütün bu demokratik hukuki önlemlere karşın seçimlerde yine de istenen sonuç çıkmaz ise, seçimin iptali ve istenen aday kazanana kadar tekrar tekrar yenilenmesi hakkı iktidarda olabilecektir.

Yalnız iktidarın “neler olduğunu bilmiyoruz, ama kaybettiğimize göre mutlaka bir şeyler olmalıdır” diye itiraz hakkını kullandıktan sonra, bu itirazla ilgili kararı vermek hakkı, her hangi bir makamın değil, sıfatları yüksek yargıç olan kişilerin uhdesinde olacaktır.

“Her türlü iptal hakkı saklı seçimler” demokrasisi dönemi hayırlı olsun!


murat_erpuyan
MessagePosté le: 13 Avr 2019 13:09    Sujet du message:

Citation:



Bir sandık kalmıştı

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 12 Nisan 2019



Demokrasilerde, siyasal krizler keskinleşmeye başlayınca çare olarak sandık yolu görünür. Eğer seçimle de sorun çözülemiyorsa ortada bir siyasal kriz değil, rejim bunalımı var demektir.

31 Mart 2019 yerel seçiminin çözüm olmak şöyle dursun, bizzat kendisinin bir düğüm oluşturması ülkeyi kaosun eşiğine getirmesi, iflas belirtilerini de bağrında taşıyan bir rejim bunalımıyla karşı karşıya olduğumuzun kanıtıdır. “Cumhuriyetin son seçimi olmak” olasığını da içeren 31 Mart seçimlerinin yol açabileceği kaos ile Türkiye’nin her alanı kapsayan iflas tablosu, seçimleri hükümsüzleştirmek isteyenlerin çabalarıyla siyasi alanı da içine almıştır.

Şimdiye kadar siyasal sistemden ortada bir tek sandık kalmıştı, yerel olan son seçimle o da gitti. Artık sen sağ, ben selamet!

***

Çok anlatılmaya çalışıldı, sandık demokrasinin zorunlu koşuluydu, ama yeterli koşulu değil, bir rejimin demokrasi olabilmesi için sandığın yanı sıra temel hak ve özgürlüklere saygılı, çoğulcu, katılımcı olması, kuvvetler ayrılığı ilkesine saygı göstermesi ve adil yargıyı da içermesi gerekirdi.

İktidara egemen olan düşünce ise “ben sandıktan çıktım ne istersem yaparım”dı. Bunun ne kadar sakat ve sonu toplumsal iflasa varan bir yol olduğunu 17 yıl yaşayarak gördük.

Tüm eleştiriler iktidar tarafından “kutsal sandık” defisiyle savuşturulmaya çalışılıyordu.

AKP yutturmacasını baştan beri yememiş olanlar sandığın, ancak iktidarın lehine sonuç vermesi halinde kutsal sayıldığını aksine bir sonuçta onun da tanınmayacağını anlatmaya nafile uğraştılar.

Ta ki 31 Mart seçimlerine kadar. O yerel seçimde, CHP İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Eskişehir, Mersin’i aldı, Bursa’yı da zorladı.

AKP, bir aşk hikâyesi olarak sunduğu İstanbul’un rantı olmadan saltanat süremeyeceğinden, İstanbul’u kaybedince gerçek yüzünü gösterdi:
- Benim adayım kazanmayınca, ben sandık mandık anlamam! Sonucu kabul etmem!

Böylelikle adil, eşit ve özgür koşullarda yapılmasına rağmen “var işte” diye gösterilen seçimler de tarihe karışmış, “ben benden yana olmayınca milli irade falan tanımam!” dönemi başlamış oldu.

Bu şimdiye dek askeri darbelerin bile tutmadıkları bir yoldu.

Kenan Evren bile, yasaklı ve kısıtlı da olsa seçim sonuçlarını tanımamazlık etmemiş, sandıktan çıkan Turgut Özal’a karşı koymamış, koyamamıştır. “Özal’ın arkasında Amerika vardı, sıkı mıydı, Evren’in karşı çıkması!” savı sonucu değiştirmiyor. Sonunda o ya da bu nedenle Evren dahi sandığa boyun eğmişti. Bugün 15 Temmuz darbe girişiminden iki buçuk yıl sonra, muktedirler “sandık sonucunu tanımıyoruz” diyerek darbe girişimi başarıya erişseydi, ne olacak idiyse onu gerçekleştirerek, o zamanlar, “demokrasinin çiğnenmesi için 15 Temmuz darbesine gerek yoktu, demokrasi zaten yoktu ki, çiğnensindi” diyenleri haklı çıkardılar.

***

Onlar, aynı zamanda şunları da söylüyorlardı:
- Türkiye’nin ekonomik sorunları, güven veren tam demokrasi olmadan çözülemez.
- Ulusal bir tarım politikasını demokratik yollarla yaşama geçirmeden, bir zamanların tarım ülkesi Türkiye’de açlığın yaygınlaşması engellenemez.
- Diplomatik gafları birbirini izleyen bu iktidar, içeride halkıyla bütünleşmesini sağlayacak demokrasiyi yaşama geçirmeden, içine düştüğü yalnızlık çukurundan kurtulamaz.
- Kürt sorunu demokrasi olmadan çözülemez.
- Türkiye’nin bekası demokrasi ile sağlanır.

Yeni girmekte olduğumuz dönemde göreceksiniz bunlar da doğru çıkacak. Sonunda selamete ereceğiz ama ne yazık ki, bedeli çok ağır olacak.





murat_erpuyan
MessagePosté le: 10 Avr 2019 0:36    Sujet du message:

Citation:


Herkes topal ördek abicim!

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 9 Nisan 2019




Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, karşısında olduğu İstanbul ve Ankara büyükşehir belediye başkanları için “topal ördek” dedi.

Orijinali “lame duck” olan deyiş, ABD Başkanlık sistemi uygulamalarından geliyor. Cambridge Academy Content Dictionary’deki karşılığı şu:
Kendi yerine gelecek kişi de seçilmiş olduğundan, artık iktidarı kısıtlı olan seçilmiş kimse.

ABD’de başkanlar seçildikten iki ay sonra yemin edip görevlerine başladıklarından, bu süre içinde, Beyaz Saray’daki ikameti süren, ama günlük rutin konular dışında karar alamayan görevdeki başkanlara topal ördek deniyor. Deyim aynı zamanda, yetkileri kısıtlanmış unvanlıkişiler için de kullanılıyor. Önce Kılıçdaroğlu tarafından, Erdoğan için, daha sonra da, Erdoğan tarafından kaptırdığı İstanbul ve Ankara belediye başkanları için kullanılınca, “yetkileri kısıtlı, eli kolu bağlı kişi” anlamında bizim literatüre de girmiş oldu.

Sayın Cumhurbaşkanı da, Mansur Yavaş ile Ekrem İmamoğlu’na, partilerinin belediye meclisinde çoğunluğa sahip olamadıkları için topal ördek yakıştırmasını yaparken bunların belediye meclisinde tıkanıp, icraat yapamayacaklarını belirtmeyi amaçlıyordu.

***

Unvanları olup da yetkileri tırpanlanmış konumda olduklarından Yavaş ve İmamoğlu’na topal ördek yaftası yapıştıran Cumhurbaşkanı’nın yakıştırması karşısında rahmetli Güngör Uras’ın deyimiyle şu yanıt geliyor akla:
-Burası Türkiye, burada, Reis’in dışında herkes topal ördek, abicim!
Gerçekten de öyledir.

Burada Reis’in dışında herkesin yetkisi tırpanlanmıştır, herkesin Reis karşısında eli kolu bağlıdır. Bir tek Reis’tir yetkileri tam ve tartışmasız olan.
Cumhurbaşkanı, “yasama”nın reddettiği bütçeyi bile onun onayına gerek duymaksızın yürürlüğe koyma yetkisine sahiptir.

Yasama erkinin, önce OHAL ve sonra Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle “yürütme”ye bırakıldığı bu sistemde, “yürütme”yi denetleme yetkisi de olmayan “yasama”, topal ördektir. Her şey “yürütme”nin elindedir ve “yürütme” de tek adamın kişiliğinde somutlaşmıştır.

Bağımsız olmayan, Reis’in denetimindeki “yargı” da eli kolu bağlı bir topal ördektir.

Reis dışında herkesin topal ördek olduğu ülkede, vatandaş da, temel hak ve hürriyetlerinin kâğıt üzerinde kalması ve kararnamelerle elinden alınması, bağımlı yargı ile çiğnenmesi mümkün olduğundan, topal ördektir.

***

Türkiye’de dörtte üç oranında kamudan aktarılan kaynaklara bağımlı konumdaolan yerel yönetimler, 5779 sayılı İl Özel İdarelerine ve Belediyelere Genel Bütçe Vergi Gelirlerinden Pay Verilmesi Hakkındaki Kanun gereği, belediyelerin finansal muslukları Cumhurbaşkanı’nın kişiliğinde somutlaşan “yürütme”nin elinde olduğundan topal ördek konumundadırlar. Yerel seçimlerden önce yapılan üç önemli değişiklik ile Cumhurbaşkanı’nın yetkileri daha da genişletilmiş bulunmaktadır.

Görülüyor ki, başta yerel yönetimler olmak üzere herkesin topal ördek konumunda olduğu Türkiye’de belediye başkanlarının topal ördek olmaları için, belediye meclislerine ihtiyaç yoktur.

Bu arada, herkesin topal ördek olmaktan kurtulması için vatandaşın şaşkın ördeklikten hızla sıyrılmasını sağlayacak uyanış süreci ise başlamış görünüyor.

Bütün bu telaş da oradan kaynaklanıyor ya zaten!




murat_erpuyan
MessagePosté le: 23 Mar 2019 1:47    Sujet du message:

Citation:



Teröristin amacı da buydu

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 19 Mart 2019




50 kişiyi soğukkanlılıkla öldürürken, olayı görüntüleyen ve cinayetleri anında canlı yayınla dünyaya yansıtan Brenton Tarrant’ın normal bir insan olmadığını görüntüleri izleyince hemen anlıyorsunuz.

Ama onun meczup olduğunun kesinlikle saptanması olayı münferitleştirmiyor. Aslında bütün insanlığı tehdit eden ve gittikçe yaygınlaşma eğilimi gösteren dehşet verici bir olay ile karşı karşıyayız:
Kin ve nefret imparatorluğunun sınırları her geçen gün daha da genişlemekte ve uyruklarının sayısı artmaktadır.

İster Bataclan saldırısının, ister Charlie Hebdo katliamının, ister Yeni Zelanda’daki son katliamın sorumluları olsunlar, dinleri, dilleri, imanları, devletleri ne olursa olsun, katillerin hepsi aynı kin ve nefret tanrısına tapınmaktadırlar.

Amaçları kin ve nefreti yaygınlaştırmak, değişik inanış ve kökenden insanlar arasında karşılıklı nefret rüzgârları estirerek kin tohumlarını atmak ve yeşertmektir.

Bu olayı kınayan gösterilerin bütün dünyayı kapsayacağından kuşkunuz olmasın!

Nitekim olayın patlak verdiği Yeni Zelanda’dan başlayarak, tepkiler yaygınlaştı bile.

Bu açıdan Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın “Bakalım Charlie Hebdo için yürüyenler, Yeni Zelanda’da katledilen Müslümanlar için de yürüyecekler mi” sorusu, o terör - bu terör ayırımı yapıyor izlenimi doğuracağından anlamsız ve yersizdir.

***

O terör - bu terör ayırımı anlamsızdır, çünkü ırkları, dilleri, dinleri ne olursa olsun, ölenlerin hepsi aynı insanlık ailesinin mensuplarıdırlar, öldürenlerin hepsi de aynı kin ve nefret bataklığının türettiği yaratıklardır.

Vurgulanması gereken nokta bu iken, Müslümanlar öldürüldüğünde IŞİD’i veya El Kaide’yi ya da İslami giysiye bürünmüş herhangi bir başka terör örgütünü anımsatmanın ya da tersi meydana geldiğinde, karşı tarafın teröristlerine atıfta bulunmanın bir anlamı yoktur.

Yeni Zelanda saldırısı bize bu gerçekleri bir kez daha anlatmış olsaydı keşke.
Keşke Brenton Tarrant’ın oyununa gelinmeseydi de iğrenç cinayetin tüyler ürpertici görüntülerine ulaşanlar, bunu yaymasalardı ve meczubun, insanlar arasına kin ve nefret tohumları ekmesine alet olunmasaydı.

***

Ne yazık ki bu olmamış, daha sonra yayından kaldırılmış görüntüler, bütün dünyaya yayılacağı kadar yayılmış ve hepimiz olayın görüntüleriyle karşılaşmak durumunda kalmışızdır.

Bu gibi olaylarda, en özen gösterilmesi gereken hususlardan birinin de teröristin propagandasına alet olacak şekilde yayın yapmaktan veya bu tür bilgilerin ya da görüntülerin kamuoyuna iletilmesinde aracı olmaktan kaçınmak olduğunu yaşayarak öğrenmiş olması gereken Türkiye’de ise, teröristin cinayet sırasında, bütün dünya görsün diye çektiği görüntülerin kamuoyuna yansıtılmasında, devlet kanalı TRT de dahil olmak üzere birçok ulusal TV kanalı, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın yerel seçimlerle hiçbir ilişkisi olmamasına karşın, yerel seçim mitingleri sırasında Tarrant’ın görüntülerini halka sunmasını canlı yayında göstererek aracı olmuşlardır.

Bir yandan o cinayetleri işlerken öte yandan da görüntüye çeken iblis teroristin amacı, hiç kuşkunuz olmasın ki tam da buydu, yani katliamı mümkün olduğunca fazla kimsenin görmesini sağlamaktı.



murat_erpuyan
MessagePosté le: 15 Mar 2019 17:09    Sujet du message:

Citation:



Ezana dokunma!

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 15 Mart 2019


Nihayet o da oldu! Dini kendi siyasi emellerine, ticari gelirlerine alet etmeyi şiar edinmiş olanlar, Beyoğlu’nda kadınların yürüyüşlerini yasaklamalarına izana uygun bir gerekçe uyduramayınca, bir kez daha iftira yolunu tuttular:
- Onlar orada ezanı yuhalayıp ıslıklıyorlardı.

Din bezirgânları kendi melanetlerine karşı en etkili panzehir olan laikliği kötülemek için, o ilkeyi ve savunanlarını hep, din düşmanı, din karşıtı gibi göstermek istemiş, bu yönde çok vahim sonuçlar doğurabilecek kışkırtmalardan hiç geri durmamışlardır.

Oysa laiklik yanlılarının, laikliğin din ve ezan ile bir alıp veremedikleri yoktur.
Tam tersine onlar, aydınlanmacı laik Cumhuriyetin temelinde toplumun geleneksel ahlaki değerlerinin de bulunduğunu bilirler. Tarihi gelişmeler de onları doğrular.

“Gazi Meclis” 1. TBMM’nin 12 Mart 1921 günü, büyük bir coşku içinde ayakta oybirliğiyle kabul ettiği İstiklal Marşı bunun göstergelerinden biridir.
İstiklal Marşı’nda din ve ezan konusunda şöyle der Mehmet Akif:
“Ruhumun, İlahi şudur ancak emeli
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli
Bu ezanlar ki şahadetleri dinimin temeli
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli”

***

Mütareke İstanbulu’nun, bütün değer yargıları allak bullak olmuş, bütün kurumları ve kuralları ayaklar altına alınmış; işbirlikçi çevrelerinin, ahlak düşkünü ve sapkın davranışlarını anlatan eserleri okuduğumda, (ne yazık ki, bu konu yeterince işlenmemiştir) hep düşünmüşümdür, yıllar süren savaşlar, dayanılmaz ölçüde koyulaşan yoksulluk içinde, o korkunç yoksunluk ve ihanet ortamında ülkeyi, birbiriyle dayanışma halinde ayakta tutan moral etkenler neler olmuştur diye.

Ulusal bilinç deseniz bir ölçüde geçerli olmakla birlikte tam olarak karşılamıyor soruyu.

Öyle ya! Kendisiyle oluşup büyüyen ulusal bilinci yaratan o dayanışma ve o direnme olduğuna göre, başka bir şeyler daha olması gerek.

Biraz daha bakınca, o sırada yıkılmakta olan değerlerin yokluğunda toplumu ayakta tutanın o gün hâlâ varlığını koruyan geleneksel toplumsal ahlaki değerler, yani Anadolu İslamının geleneksel değerleri olduğu görülüyor.
Yahya Kemal’in Koca Mustafa Paşa, için kullandığı deyimle fetihten beri mümin mütevekkil yoksul toplumun çözülmeyip ayakta duruşunda önemli etkenlerden biri olmuştu ezanın simgelediği değerler bütünü.
Aklı başında hiç kimse bu olguyu yadsıyamaz.

Yine kimsenin görmezden gelemeyeceği bir başka gerçek de, ezan sesinin yurdunun üstünden eksik olmamasını dileyen, Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’nı, 12 Mart 1921’de gözyaşları ve var ol sesleriyle ayakta alkışlayan Meclis’in, aradan üç yıl geçmeden hilafeti ve evkâf şeriye vekâletlerini kaldırıp laikliğin temeli olan, Tevhid-i Tedrisat Yasası’nı kabul etmiş olmasıdır.

***

Kısacası mümin mütevekkil yoksul toplum, her şeyin yıkıldığı bir dönemde Anadolu İslamının geleneksel değerleriyle ayakta kalmayı becermişti. Ve o geleneksel değerler, toplumsal dayanışmanın ürünü olan bir savaşın sonunda laik bir Cumhuriyetin kurulmasına da karşı çıkmıyor, ona da katılıyorlardı.

Yani toplumumuzun temelinde, laikler ve ezan karşıtlığı hiçbir vakit olmamıştır ve olmayacaktır da.

Peki, şu anda toplumun canına okuyan karşıtlık ne o zaman?
Çok basit: Karşıtlık laik Cumhuriyetçiler ile din arasında değil, din tacirleri arasındadır.

Ve ezanın böyle bir ticarete alet edilmemesini önlemek üzere “ezana dokunma!” diye karşı çıkmak da yine laik Cumhuriyetçilerin görevidir.




Powered by phpBB v2 © 2001, 2005 phpBB Group ¦ Theme: subSilver++
Traduction par : phpBB-fr.com
Adaptation pour NPDS par arnodu59 v 2.0r1