Warning: htmlspecialchars(): charset `ISO-8859-9' not supported, assuming utf-8 in /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/posting.php on line 53

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/posting.php:53) in /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/includes/page_header_review.php on line 505

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/posting.php:53) in /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/includes/page_header_review.php on line 507

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/posting.php:53) in /homepages/14/d311014336/htdocs/forum/modules/phpBB2/includes/page_header_review.php on line 508
Forums d'A TA TURQUIE :: Revue du sujet - A. Sirmen'den enfes irdelemeler
Auteur Message
murat_erpuyan
MessagePosté le: 24 Sep 2019 21:29    Sujet du message:

Citation:



Yasakçı kafa

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 24 Eylül 2019


Geçen gün gazetede sigara konusunda yeni yasaklar geleceğini okuduğumda şaşırmadım. Çünkü Türkiye’de yasaklar normaldir; anormal olan serbestliklerdir.

Yasakçı kafa, sorunlara çözümü yasaklar getirerek bulduğunu sanır.
“Yassah hemşerim!” ülkesinde esas olan yasaktır. Oysa, çağdaş dünyada, demokrasilerde esas olan serbestliktir.

Ama kamu güvenliği ve de yararının kaçınılmaz sonucu olan kimi yasakların da olumlu sonuçlar verdikleri görülmüştür. Yeter ki yasak istisna, serbestlik kural olsun!

Ülkemizde 2008 yılı mayıs ayında başlayan kamuya açık kapalı mekânlarda tütün kullanılması yasağı bunlardan biridir. Yapılan anketler, sigara içsin içmesin, kamuoyunun çoğunlukla uygulamayı desteklediğini gösteriyor.
2008 Mayısı’nda, pipo tüttürmeme ve yasakları sevmememe karşın, yine de bu yasağı destekledim. Çünkü, sigara içilen kamuya açık kapalı mekânlarda tütün kullanmayanların da etkilendikleri ve pasif içici konumuna düşerek sağlık açısından olumsuz bütün etkilere açık oldukları bilinmektedir.
Bu durumda kimsenin kimseyi zehirleme hakkı olmadığından böyle bir yasak doğrudur.

Dikkat buyurunuz, burada söz konusu olan, vatandaşın zehirlenmeme hakkına yöneliktir, yoksa, vatandaşın sağlığını kendisine karşı korumak değil.

***

Vatandaşı kendine karşı korumak savında olanlar, faşist totaliter rejimlerdir.
Demokrasilerde, özünde kişinin özgürlüğünü savunmak için getirilen yasakların keyfi olmaktan çıkarılması, ancak yasağın sınırlarının gerekçesini aşmamasıyla mümkündür.

Olayımızda yasağın gerekçesinin başkalarını pasif içici konumuna sokarak zehirlemekten men olduğuna göre, yasağın evinde, bahçesinde veya tek başına arabasında tüttürenlere uygulanamaması gerekir. Yasağın getirilme nedeniyle sınırlı olması ilkesi bunu zorunlu kılar. Ama gelin görün ki, yasağın egemen olduğu ülkemizde bu altın kurala itibar edilmez. Nitekim Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan kişilerin özel arabalarında da sigara içmelerinin yasaklanması uygulamasının getirilmesi için talimat verdiğini açıkladı.

Pek önemsiz gibi görünen bu olay, aslında yasakçılığın çarpıcı bir örneğidir. Demokrasilerde, devletin kişiye, vatandaşımın hakkını koruyorum diye dostluk ilişkilerinde nasıl davranacağını dayatmak hakkı yoktur. İnsanlara evlerinde, bahçelerinde, özel arabalarında sigara yasağı getirmeye kalkmanın desteklenecek bir yanı yoktur. Yoksa aynı kafayla, içki sağlığa zararlıdır diyerek içkiyi yasaklamak veya kimi düşüncelerle kamu çıkarlarına aykırıdır diye kitaplar da yasaklanmak istenebilir ki bu da kendi görüşünü ve yaşam biçimini karşısındakine dayatmak demek olur. Bu da ancak totaliter rejimlerde görülen insan haklarına aykırı bir tavırdır.

***

Şimdi getirilmeye çalışılan yeni sigara yasağı önemsiz bir ayrıntı gibi gözüküyorsa da öyle değildir.

Unutmayalım, çağdaş yaşamda serbetlik esas, yasak istinsadır. Yasağın tüm yaşamımıza egemen olup onu cehenneme çevirmesini engelleyen altın kural, sınırlarının gerekçesini aşmamasıdır.

Ama gel de bunu yasakçı kafaya anlat! O kafa ki, musibetleri yok etmek için onların nedenlerini ortadan kaldırmak yerine yasak getirmenin yeteceğini sanır.

Kanseri yasaklayarak önleyebilir misiniz?






<
murat_erpuyan
MessagePosté le: 03 Juin 2019 3:37    Sujet du message:



Citation:
Ali Sirmen’e Galatasaraylılık ödülü
Galatasaraylılar Derneği’nin her yıl organize ettiği Geleneksel Pilav Günü’nün 85’incisi Galatasaray Lisesi’nde yapıldı. Gazetemiz yazarı Ali Sirmen’e “Galatarasaylılık” ödülü verildi.


http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/futbol/1423260/Ali_Sirmen_e_Galatasaraylilik_odulu.html
murat_erpuyan
MessagePosté le: 10 Mai 2019 20:16    Sujet du message:

Citation:



Bak neler oldu!

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 10 Mayıs 2019



YSK pazartesi günü yaptığı toplantıda dörde karşı yedi oy ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini iptal etti. Yandaşların çetelesini tutmakta uzmanlaşmış olanlar bir süreden beri kararın 4’e karşı 7 ile iptal yönünde olacağını ısrarla söylüyorlardı. Haklı çıktılar.

İptal kararının hukuki dayanakları olmadığı YSK’nin daha önceki kararlarında da belirtildiği üzere, itirazın süresi içinde yapılmadığından, ayrıca yine, geçen yıl Samsun Atakum ilçesinde yapılan bir itiraz ile ilgili kararında “sandık kurullarının yerleşim bölgesindeki kamu görevlilerinden oluşması gerektiği, ancak sandık kurullarındaki kamu görevlilerinin sayılarının yetersiz olması halinde il ve ilçe seçim kurullarının uygun bulduğu isimlere bu görevin verilebileceği belirtildiğinden” itirazların reddedilmesi gerektiğini tekrar anımsatmak bilmem ki gerekli mi?

Aslında AKP büyük bir talan yağma alanının elinden kaçmasına ve buradaki usulsüzlük ve yolsuzlukların ortaya çıkmasına katlanamayacağından, hukuka uysa da uymasa da itirazını yapmıştı.

***

Sıra, bağımlı yargının işi kılıfına uydurmasına kalmıştı.

Bu durumda itirazın gerekçelerinin fazla bir önemi yoktu da.

Ve AKP, Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz aracılığıyla dünya demokrasi ve de dikta tarihinde, şimdiye dek görülmemiş şu gerekçeyi ileri sürüyordu:
-Ne olduğunu kesin olarak bilemiyoruz ama kesinlikle bir şeyler oldu.

Bu sözlerle ifade edilmek istenen şuydu:
-Ne gerekçe bulursanız bulun, uysa da uymasa da seçimi iptal edin!

En tepeden de emir buyuruldu: “YSK, iptal kararı vererek kendini aklamalıdır!”
İptal kararı da böylece çıktı.

“Ne olduğunu bilmiyoruz ama mutlaka bir şeyler oldu”, olan bir itirazın hukuki nedenlerini tartışmanın anlamı yok.

Gerçekten bir şeyler olup olmadığına gelince: Evet, yavuz Ali İhsan Bey biraderimizin de ileri sürdüğü gibi, gerçekten bir şeyler oldu.

Ali İhsan Bey kardeşim bak ben söyleyeyim, neler oldu:
15 Temmuz darbe senaryosunun yürürlüğe konmasından itibaren bir süre olağanüstü hal ile yönetilmeye başlanan ülkede, yürütmenin çıkardığı kanun hükmünde olan ve yargı denetimi dışında bulunan OHAL kararnameleriyle, 12 Eylül dönemine bile rahmet okutacak sayıda insan işten çıkarıldı.

Hapishaneler, FET֒cü olduğu ileri sürülenlerle doldurulurken, FET֒cülüğü herkesçe malum olanlar yerlerini korudular, yeni makam ve mansıplar elde ettiler. Türkiye, hapishanelerinde en fazla gazeteci bulunduran ülke konumuna geldi.

Sonra OHAL kararnameleri yerlerini Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine bırakırken çiftçinin gelirleri giderlerini, tarım ürünü fiyatları girdileri karşılayamaz oldu. 2007- 2019 döneminde Tarım Kanunu’na göre verilmesi gerektiği halde verilmeyen tarımsal desteğin toplamı 150.4 milyar TL’ye ulaştı, ülkemizde ekilen tarım alanı 239 milyon dönümden, 179 milyon dönüme düştü (iki Trakya yüzölçümüne eşit) ve tarım çöktü.

Resmi açıklamalara göre, 2019 yılında enflasyon yüzde 20’ye fırladı, tarımın çöküşünün de etkisiyle, gıda enflasyonu yüzde 30’a dayandı. AKP iktidara geldiğinde yüzde 10.3 olan işsiz oranı yüzde 13.5’e çıktı. (Genç işsiz oranı yüzde 20, işsiz üniversite mezunu oranı yüzde 25) 2013 yılında 950.4 milyar dolar olan milli gelir 2018’de 784 milyar dolara geriledi. Firmaların dolar bazında borçları olağanüstü artarken tarımı, eğitimi, sanayisi, tüm ekonomisi iflas eden, enflasyon ve işsizlikte rekorlar kıran Türkiye, 200 milyar dolar dış kaynağa muhtaç hale geldi.

İşte Ali İhsan Bey kardeşim, “neler olduğunu bilmiyoruz ama bir şeyler oldu” dedikleriniz bunlar.

Bütün bunlar az şey mi?

Peki, seçimleri iptal eden YSK, 23 Haziran’a kadar bu olguları da iptal edebilir mi?



murat_erpuyan
MessagePosté le: 07 Mai 2019 23:42    Sujet du message:

Citation:



‘Her türlü iptal hakkı saklı’ seçim

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 7 Mayıs 2019




Bir tek sandık kalmıştı. O da sizlere ömür!...

YSK’nin kararına hiç şaşırmadım. Aksini ummak, bağımsız olmayan yargıdan adil karar beklemek gibi abes bir davranış olurdu.

Türkiye’de kuvvetler ayrılığının da, bağımsız yargının da çoktan ortadan kalktığı herkesin bildiği bir olguyken, nasıl olurdu da, YSK’den aksine bir karar beklenebilirdi?

YSK kendilerini aklamaları gerektiği yolundaki uyarılara uymuş ve İstanbul seçimlerini iptal etmiştir.

Bir hukuki makamdan sadır olmasına karşın, hukuk temel ilkeleriyle çelişen ve dolayısıyla hiçbir hukuki niteliği bulunmayan kararın hukuki niteliği yoktur ki, hakkında herhangi bir hukuki görüş bildirilebilsin.

Bir yazımda, bu yerel seçimlerin Türkiye’deki son seçimler olabilmesi olasılığı üzerinde durmuştum.

Bu öngörü gerçekleşmiştir.

Gerçi bundan sonra da, Türkiye’de seçimler yapılacaktır.

Ama bu seçimler bildiğimiz, alıştığımız türden demokrasilerde yapılan normal seçimlere benzemeyecektir.

Hatta bu “seçim!”lerin bir zamanların diktalarında görülen tiptekilere de benzemeyecekleri rahatlıkla söylenebilir.

Bundan sonraki seçimler, Türk sistemine özgü, “her türlü iptal hakkı saklı seçimler” olacaktır.

***

Eskilerin deyimiyle “her türlü iptal hakkı mahfuz” (saklı) seçimlerde seçmen kütükleri, iktidarın uhdesinde bulunan İçişleri Bakanlığı tarafından düzenlenebilecek, bu kütüklerde yer alabilmek için “iyi çocuktur, sapına kadar bizdendir” ilmühaberi alabilmek şart olacaktır.

Bununla birlikte bu kütüklerin içeriğine itiraz hakkı olacak, iktidarın denetimi altındaki yargı bu itirazları karara bağlarken, şikâyette bulunanlar veya şikâyetçi olunanlar hakkında tesadüfen tespit ettiği FETÖ bağlantısı yüzünden kovuşturma yapabilecektir.

“Her türlü iptal hakkı saklı” seçimlerin sandık kurulları iktidar tarafından belirlenecek, ama buna rağmen sandıktan istenen sonuç çıkmaz ise kesinleşen seçmen kütüklerine ve sandık kurullarına itiraz edilmesi mümkün olacaktır.

Bu seçimlerde, iktidar devletin üç erkinin bütün olanaklarını kendi doğrultusunda seferber edebilecek, ama hâlâ cüret eden kalmışsa muhalefet saflarında yer alanların iktidara yönelik eleştirileri kutsala hakaret sayılabilecektir.

Devlet bankalarının kredileriyle satın aldırılmış ve yandaşlaştırılmış medya, bu seçimlerde tarafsız basın olarak nitelendirilecek, ona göre bütün dünyadan saygı görmeleri talep edilebilecektir.

***

Seçim ile ilgili bütün haberlerde resmen devletin, fiilen iktidarın haber ajansı AA’ya itibar edilecek, bilgileri doğru olarak kabul görecek tek kaynak olacaktır.

Bu kurala uymayıp da, bilgi ve yorumları AA ile çelişen basın-yayın organları FET֒ye resmen üye olmamakla birlikte onun amaçları doğrultusunda davranarak, yardım ve destek sağlamaktan koğuşturmaya uğratılabileceklerdir.

***

Bütün bu demokratik hukuki önlemlere karşın seçimlerde yine de istenen sonuç çıkmaz ise, seçimin iptali ve istenen aday kazanana kadar tekrar tekrar yenilenmesi hakkı iktidarda olabilecektir.

Yalnız iktidarın “neler olduğunu bilmiyoruz, ama kaybettiğimize göre mutlaka bir şeyler olmalıdır” diye itiraz hakkını kullandıktan sonra, bu itirazla ilgili kararı vermek hakkı, her hangi bir makamın değil, sıfatları yüksek yargıç olan kişilerin uhdesinde olacaktır.

“Her türlü iptal hakkı saklı seçimler” demokrasisi dönemi hayırlı olsun!


murat_erpuyan
MessagePosté le: 13 Avr 2019 13:09    Sujet du message:

Citation:



Bir sandık kalmıştı

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 12 Nisan 2019



Demokrasilerde, siyasal krizler keskinleşmeye başlayınca çare olarak sandık yolu görünür. Eğer seçimle de sorun çözülemiyorsa ortada bir siyasal kriz değil, rejim bunalımı var demektir.

31 Mart 2019 yerel seçiminin çözüm olmak şöyle dursun, bizzat kendisinin bir düğüm oluşturması ülkeyi kaosun eşiğine getirmesi, iflas belirtilerini de bağrında taşıyan bir rejim bunalımıyla karşı karşıya olduğumuzun kanıtıdır. “Cumhuriyetin son seçimi olmak” olasığını da içeren 31 Mart seçimlerinin yol açabileceği kaos ile Türkiye’nin her alanı kapsayan iflas tablosu, seçimleri hükümsüzleştirmek isteyenlerin çabalarıyla siyasi alanı da içine almıştır.

Şimdiye kadar siyasal sistemden ortada bir tek sandık kalmıştı, yerel olan son seçimle o da gitti. Artık sen sağ, ben selamet!

***

Çok anlatılmaya çalışıldı, sandık demokrasinin zorunlu koşuluydu, ama yeterli koşulu değil, bir rejimin demokrasi olabilmesi için sandığın yanı sıra temel hak ve özgürlüklere saygılı, çoğulcu, katılımcı olması, kuvvetler ayrılığı ilkesine saygı göstermesi ve adil yargıyı da içermesi gerekirdi.

İktidara egemen olan düşünce ise “ben sandıktan çıktım ne istersem yaparım”dı. Bunun ne kadar sakat ve sonu toplumsal iflasa varan bir yol olduğunu 17 yıl yaşayarak gördük.

Tüm eleştiriler iktidar tarafından “kutsal sandık” defisiyle savuşturulmaya çalışılıyordu.

AKP yutturmacasını baştan beri yememiş olanlar sandığın, ancak iktidarın lehine sonuç vermesi halinde kutsal sayıldığını aksine bir sonuçta onun da tanınmayacağını anlatmaya nafile uğraştılar.

Ta ki 31 Mart seçimlerine kadar. O yerel seçimde, CHP İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Eskişehir, Mersin’i aldı, Bursa’yı da zorladı.

AKP, bir aşk hikâyesi olarak sunduğu İstanbul’un rantı olmadan saltanat süremeyeceğinden, İstanbul’u kaybedince gerçek yüzünü gösterdi:
- Benim adayım kazanmayınca, ben sandık mandık anlamam! Sonucu kabul etmem!

Böylelikle adil, eşit ve özgür koşullarda yapılmasına rağmen “var işte” diye gösterilen seçimler de tarihe karışmış, “ben benden yana olmayınca milli irade falan tanımam!” dönemi başlamış oldu.

Bu şimdiye dek askeri darbelerin bile tutmadıkları bir yoldu.

Kenan Evren bile, yasaklı ve kısıtlı da olsa seçim sonuçlarını tanımamazlık etmemiş, sandıktan çıkan Turgut Özal’a karşı koymamış, koyamamıştır. “Özal’ın arkasında Amerika vardı, sıkı mıydı, Evren’in karşı çıkması!” savı sonucu değiştirmiyor. Sonunda o ya da bu nedenle Evren dahi sandığa boyun eğmişti. Bugün 15 Temmuz darbe girişiminden iki buçuk yıl sonra, muktedirler “sandık sonucunu tanımıyoruz” diyerek darbe girişimi başarıya erişseydi, ne olacak idiyse onu gerçekleştirerek, o zamanlar, “demokrasinin çiğnenmesi için 15 Temmuz darbesine gerek yoktu, demokrasi zaten yoktu ki, çiğnensindi” diyenleri haklı çıkardılar.

***

Onlar, aynı zamanda şunları da söylüyorlardı:
- Türkiye’nin ekonomik sorunları, güven veren tam demokrasi olmadan çözülemez.
- Ulusal bir tarım politikasını demokratik yollarla yaşama geçirmeden, bir zamanların tarım ülkesi Türkiye’de açlığın yaygınlaşması engellenemez.
- Diplomatik gafları birbirini izleyen bu iktidar, içeride halkıyla bütünleşmesini sağlayacak demokrasiyi yaşama geçirmeden, içine düştüğü yalnızlık çukurundan kurtulamaz.
- Kürt sorunu demokrasi olmadan çözülemez.
- Türkiye’nin bekası demokrasi ile sağlanır.

Yeni girmekte olduğumuz dönemde göreceksiniz bunlar da doğru çıkacak. Sonunda selamete ereceğiz ama ne yazık ki, bedeli çok ağır olacak.





murat_erpuyan
MessagePosté le: 10 Avr 2019 0:36    Sujet du message:

Citation:


Herkes topal ördek abicim!

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 9 Nisan 2019




Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, karşısında olduğu İstanbul ve Ankara büyükşehir belediye başkanları için “topal ördek” dedi.

Orijinali “lame duck” olan deyiş, ABD Başkanlık sistemi uygulamalarından geliyor. Cambridge Academy Content Dictionary’deki karşılığı şu:
Kendi yerine gelecek kişi de seçilmiş olduğundan, artık iktidarı kısıtlı olan seçilmiş kimse.

ABD’de başkanlar seçildikten iki ay sonra yemin edip görevlerine başladıklarından, bu süre içinde, Beyaz Saray’daki ikameti süren, ama günlük rutin konular dışında karar alamayan görevdeki başkanlara topal ördek deniyor. Deyim aynı zamanda, yetkileri kısıtlanmış unvanlıkişiler için de kullanılıyor. Önce Kılıçdaroğlu tarafından, Erdoğan için, daha sonra da, Erdoğan tarafından kaptırdığı İstanbul ve Ankara belediye başkanları için kullanılınca, “yetkileri kısıtlı, eli kolu bağlı kişi” anlamında bizim literatüre de girmiş oldu.

Sayın Cumhurbaşkanı da, Mansur Yavaş ile Ekrem İmamoğlu’na, partilerinin belediye meclisinde çoğunluğa sahip olamadıkları için topal ördek yakıştırmasını yaparken bunların belediye meclisinde tıkanıp, icraat yapamayacaklarını belirtmeyi amaçlıyordu.

***

Unvanları olup da yetkileri tırpanlanmış konumda olduklarından Yavaş ve İmamoğlu’na topal ördek yaftası yapıştıran Cumhurbaşkanı’nın yakıştırması karşısında rahmetli Güngör Uras’ın deyimiyle şu yanıt geliyor akla:
-Burası Türkiye, burada, Reis’in dışında herkes topal ördek, abicim!
Gerçekten de öyledir.

Burada Reis’in dışında herkesin yetkisi tırpanlanmıştır, herkesin Reis karşısında eli kolu bağlıdır. Bir tek Reis’tir yetkileri tam ve tartışmasız olan.
Cumhurbaşkanı, “yasama”nın reddettiği bütçeyi bile onun onayına gerek duymaksızın yürürlüğe koyma yetkisine sahiptir.

Yasama erkinin, önce OHAL ve sonra Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle “yürütme”ye bırakıldığı bu sistemde, “yürütme”yi denetleme yetkisi de olmayan “yasama”, topal ördektir. Her şey “yürütme”nin elindedir ve “yürütme” de tek adamın kişiliğinde somutlaşmıştır.

Bağımsız olmayan, Reis’in denetimindeki “yargı” da eli kolu bağlı bir topal ördektir.

Reis dışında herkesin topal ördek olduğu ülkede, vatandaş da, temel hak ve hürriyetlerinin kâğıt üzerinde kalması ve kararnamelerle elinden alınması, bağımlı yargı ile çiğnenmesi mümkün olduğundan, topal ördektir.

***

Türkiye’de dörtte üç oranında kamudan aktarılan kaynaklara bağımlı konumdaolan yerel yönetimler, 5779 sayılı İl Özel İdarelerine ve Belediyelere Genel Bütçe Vergi Gelirlerinden Pay Verilmesi Hakkındaki Kanun gereği, belediyelerin finansal muslukları Cumhurbaşkanı’nın kişiliğinde somutlaşan “yürütme”nin elinde olduğundan topal ördek konumundadırlar. Yerel seçimlerden önce yapılan üç önemli değişiklik ile Cumhurbaşkanı’nın yetkileri daha da genişletilmiş bulunmaktadır.

Görülüyor ki, başta yerel yönetimler olmak üzere herkesin topal ördek konumunda olduğu Türkiye’de belediye başkanlarının topal ördek olmaları için, belediye meclislerine ihtiyaç yoktur.

Bu arada, herkesin topal ördek olmaktan kurtulması için vatandaşın şaşkın ördeklikten hızla sıyrılmasını sağlayacak uyanış süreci ise başlamış görünüyor.

Bütün bu telaş da oradan kaynaklanıyor ya zaten!




murat_erpuyan
MessagePosté le: 23 Mar 2019 1:47    Sujet du message:

Citation:



Teröristin amacı da buydu

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 19 Mart 2019




50 kişiyi soğukkanlılıkla öldürürken, olayı görüntüleyen ve cinayetleri anında canlı yayınla dünyaya yansıtan Brenton Tarrant’ın normal bir insan olmadığını görüntüleri izleyince hemen anlıyorsunuz.

Ama onun meczup olduğunun kesinlikle saptanması olayı münferitleştirmiyor. Aslında bütün insanlığı tehdit eden ve gittikçe yaygınlaşma eğilimi gösteren dehşet verici bir olay ile karşı karşıyayız:
Kin ve nefret imparatorluğunun sınırları her geçen gün daha da genişlemekte ve uyruklarının sayısı artmaktadır.

İster Bataclan saldırısının, ister Charlie Hebdo katliamının, ister Yeni Zelanda’daki son katliamın sorumluları olsunlar, dinleri, dilleri, imanları, devletleri ne olursa olsun, katillerin hepsi aynı kin ve nefret tanrısına tapınmaktadırlar.

Amaçları kin ve nefreti yaygınlaştırmak, değişik inanış ve kökenden insanlar arasında karşılıklı nefret rüzgârları estirerek kin tohumlarını atmak ve yeşertmektir.

Bu olayı kınayan gösterilerin bütün dünyayı kapsayacağından kuşkunuz olmasın!

Nitekim olayın patlak verdiği Yeni Zelanda’dan başlayarak, tepkiler yaygınlaştı bile.

Bu açıdan Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın “Bakalım Charlie Hebdo için yürüyenler, Yeni Zelanda’da katledilen Müslümanlar için de yürüyecekler mi” sorusu, o terör - bu terör ayırımı yapıyor izlenimi doğuracağından anlamsız ve yersizdir.

***

O terör - bu terör ayırımı anlamsızdır, çünkü ırkları, dilleri, dinleri ne olursa olsun, ölenlerin hepsi aynı insanlık ailesinin mensuplarıdırlar, öldürenlerin hepsi de aynı kin ve nefret bataklığının türettiği yaratıklardır.

Vurgulanması gereken nokta bu iken, Müslümanlar öldürüldüğünde IŞİD’i veya El Kaide’yi ya da İslami giysiye bürünmüş herhangi bir başka terör örgütünü anımsatmanın ya da tersi meydana geldiğinde, karşı tarafın teröristlerine atıfta bulunmanın bir anlamı yoktur.

Yeni Zelanda saldırısı bize bu gerçekleri bir kez daha anlatmış olsaydı keşke.
Keşke Brenton Tarrant’ın oyununa gelinmeseydi de iğrenç cinayetin tüyler ürpertici görüntülerine ulaşanlar, bunu yaymasalardı ve meczubun, insanlar arasına kin ve nefret tohumları ekmesine alet olunmasaydı.

***

Ne yazık ki bu olmamış, daha sonra yayından kaldırılmış görüntüler, bütün dünyaya yayılacağı kadar yayılmış ve hepimiz olayın görüntüleriyle karşılaşmak durumunda kalmışızdır.

Bu gibi olaylarda, en özen gösterilmesi gereken hususlardan birinin de teröristin propagandasına alet olacak şekilde yayın yapmaktan veya bu tür bilgilerin ya da görüntülerin kamuoyuna iletilmesinde aracı olmaktan kaçınmak olduğunu yaşayarak öğrenmiş olması gereken Türkiye’de ise, teröristin cinayet sırasında, bütün dünya görsün diye çektiği görüntülerin kamuoyuna yansıtılmasında, devlet kanalı TRT de dahil olmak üzere birçok ulusal TV kanalı, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın yerel seçimlerle hiçbir ilişkisi olmamasına karşın, yerel seçim mitingleri sırasında Tarrant’ın görüntülerini halka sunmasını canlı yayında göstererek aracı olmuşlardır.

Bir yandan o cinayetleri işlerken öte yandan da görüntüye çeken iblis teroristin amacı, hiç kuşkunuz olmasın ki tam da buydu, yani katliamı mümkün olduğunca fazla kimsenin görmesini sağlamaktı.



murat_erpuyan
MessagePosté le: 15 Mar 2019 17:09    Sujet du message:

Citation:



Ezana dokunma!

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 15 Mart 2019


Nihayet o da oldu! Dini kendi siyasi emellerine, ticari gelirlerine alet etmeyi şiar edinmiş olanlar, Beyoğlu’nda kadınların yürüyüşlerini yasaklamalarına izana uygun bir gerekçe uyduramayınca, bir kez daha iftira yolunu tuttular:
- Onlar orada ezanı yuhalayıp ıslıklıyorlardı.

Din bezirgânları kendi melanetlerine karşı en etkili panzehir olan laikliği kötülemek için, o ilkeyi ve savunanlarını hep, din düşmanı, din karşıtı gibi göstermek istemiş, bu yönde çok vahim sonuçlar doğurabilecek kışkırtmalardan hiç geri durmamışlardır.

Oysa laiklik yanlılarının, laikliğin din ve ezan ile bir alıp veremedikleri yoktur.
Tam tersine onlar, aydınlanmacı laik Cumhuriyetin temelinde toplumun geleneksel ahlaki değerlerinin de bulunduğunu bilirler. Tarihi gelişmeler de onları doğrular.

“Gazi Meclis” 1. TBMM’nin 12 Mart 1921 günü, büyük bir coşku içinde ayakta oybirliğiyle kabul ettiği İstiklal Marşı bunun göstergelerinden biridir.
İstiklal Marşı’nda din ve ezan konusunda şöyle der Mehmet Akif:
“Ruhumun, İlahi şudur ancak emeli
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli
Bu ezanlar ki şahadetleri dinimin temeli
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli”

***

Mütareke İstanbulu’nun, bütün değer yargıları allak bullak olmuş, bütün kurumları ve kuralları ayaklar altına alınmış; işbirlikçi çevrelerinin, ahlak düşkünü ve sapkın davranışlarını anlatan eserleri okuduğumda, (ne yazık ki, bu konu yeterince işlenmemiştir) hep düşünmüşümdür, yıllar süren savaşlar, dayanılmaz ölçüde koyulaşan yoksulluk içinde, o korkunç yoksunluk ve ihanet ortamında ülkeyi, birbiriyle dayanışma halinde ayakta tutan moral etkenler neler olmuştur diye.

Ulusal bilinç deseniz bir ölçüde geçerli olmakla birlikte tam olarak karşılamıyor soruyu.

Öyle ya! Kendisiyle oluşup büyüyen ulusal bilinci yaratan o dayanışma ve o direnme olduğuna göre, başka bir şeyler daha olması gerek.

Biraz daha bakınca, o sırada yıkılmakta olan değerlerin yokluğunda toplumu ayakta tutanın o gün hâlâ varlığını koruyan geleneksel toplumsal ahlaki değerler, yani Anadolu İslamının geleneksel değerleri olduğu görülüyor.
Yahya Kemal’in Koca Mustafa Paşa, için kullandığı deyimle fetihten beri mümin mütevekkil yoksul toplumun çözülmeyip ayakta duruşunda önemli etkenlerden biri olmuştu ezanın simgelediği değerler bütünü.
Aklı başında hiç kimse bu olguyu yadsıyamaz.

Yine kimsenin görmezden gelemeyeceği bir başka gerçek de, ezan sesinin yurdunun üstünden eksik olmamasını dileyen, Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’nı, 12 Mart 1921’de gözyaşları ve var ol sesleriyle ayakta alkışlayan Meclis’in, aradan üç yıl geçmeden hilafeti ve evkâf şeriye vekâletlerini kaldırıp laikliğin temeli olan, Tevhid-i Tedrisat Yasası’nı kabul etmiş olmasıdır.

***

Kısacası mümin mütevekkil yoksul toplum, her şeyin yıkıldığı bir dönemde Anadolu İslamının geleneksel değerleriyle ayakta kalmayı becermişti. Ve o geleneksel değerler, toplumsal dayanışmanın ürünü olan bir savaşın sonunda laik bir Cumhuriyetin kurulmasına da karşı çıkmıyor, ona da katılıyorlardı.

Yani toplumumuzun temelinde, laikler ve ezan karşıtlığı hiçbir vakit olmamıştır ve olmayacaktır da.

Peki, şu anda toplumun canına okuyan karşıtlık ne o zaman?
Çok basit: Karşıtlık laik Cumhuriyetçiler ile din arasında değil, din tacirleri arasındadır.

Ve ezanın böyle bir ticarete alet edilmemesini önlemek üzere “ezana dokunma!” diye karşı çıkmak da yine laik Cumhuriyetçilerin görevidir.



murat_erpuyan
MessagePosté le: 06 Mar 2019 1:12    Sujet du message:

Citation:



‘Kaçan!’ 1 Mart tezkeresi fırsatı

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 5 Mart 12 Şubat 2019



Mart ayında, yakın tarihimizin yaşanmış önemli olaylarından biri de 16. yılını idrak ettiğimiz, TBMM’de 1 Mart 2003 günü yapılan, kamuoyu tarafından 1 Mart tezkeresi olarak anılan oylamadır.

O gün kısaca Mutabakat Muhtırası denen, adı tam olarak “Türkiye Cumhuriyeti ile ABD Arasında Irak’a Karşı Geçici Olarak Konuşlandırılacak Kuvvetlerin Durumunu Saptamak ve Temel Politika, Prensipler ve Sürecin Oluşturulması Hakkındaki Anlaşma” olan metin TBMM’nin onayına sunuldu.

O günkü Meclis iktidar kanadı AKP ile muhalefetteki CHP’den oluşuyordu. Kuruluşunun üzerinden daha bir yıl, iktidara gelişinden o yana daha 4 ay geçmemiş bulunan ve ABD’ye istenen her kolaylığı sağlayacağını vaat etmiş olan AKP’nin TBMM’deki çoğunluğu 1 Mart tezkeresinin geçişini sağlamaya rahatlıkla yeteceğinden Meclis’te görüşmeler yapılırken, ABD, askeri birliklerini gemilere bindirmiş, Mersin açıklarında alesta bekliyordu. Gerçi CHP tezkereye aleyhte oy vereceğini söylemişti ama oy oranı gerekli çoğunluğun oluşmasını engellemeye yetmediğinden kimse sonuçtan kuşku duymuyordu.

Nitekim ilk gelen haberler, Meclis’in çoğunluğunca onaylanan tezkerinin geçtiği yönündeydi.

Ama çok geçmeden gerçek anlaşılacaktı. Tezkerinin kabulü için nitelikle çoğunluk gerekmekteydi, o da, bir kısım AKP’liler de aleyhte olduklarından sağlanamamıştı.

16 yıl önce 2003 Mart’ında, TBMM Türkiye’nin ABD’nin Irak’ı işgalinde sıçrama tahtası olmasını reddetmiş, bölgede eninde sonunda bizim yaşamsal çıkarlarımızı da çiğneyecek bir istikrarsızlığa kafadan dalınmasına “hayır” demişti.

***

16 yıl önce bugünlerde 1 Mart 2003’te tezkerinin reddi, Türkiye’nin bölgeyi saracak bir yangına methaldar olmasını önleyecek bir fırsat doğurmuştu.
Aradan geçen 16 yıldan sonra, Türkiye’nin, 1 Mart 2003’te Irak’ta kafadan dalmayı reddettiği, Irak’ın hemen yanı başındaki Suriye yangınına, bu kez güle oynaya, koşa koşa, körükle gittiği ve bu badirede en fazla kayba uğrayan iki taraftan biri olduğu açıkça görülmektedir. Şimdi bu durumda 1 Mart 2003’te TBMM’nin yarattığı fırsat kaçırılmıştı denemez mi?

Bu sorunun yanıtı “hayır”dır. Ortada kaçırılmış bir fırsat falan yoktur. Irak müdahalesinin de, unsurlarından biri olduğu BOP veya diğer adıyla GOP’un yaşama geçmesi için yapılan ön hazırlıklardan biri de, “Ilımlı İslam”ı, bölgede sınırların değişmesini de içeren Amerikan planını yaşama geçirmek dahil kapitalizm ve ABD politikalarıyla uzlaştıracak olan AKP’nin bir ABD-Türk ortak yapımı olarak dizayn edilmesiydi.

Ancak “Tezkere”yi ve daha sonra atılacak adımları kolaylaştırmak için ABD tarafından iktidara taşınmış olan AKP, 1 Mart 2003 günü beceriksizlikten işlevini yerine getirememişti.

Ama AKP misyonundan vazgeçmiş değildi. Nitekim genel başkanları, herkese açıkça ilan ediyordu:
- GOP’un eşbaşkanıyım.

Bu açıklamanın ardından, Türkiye tıpkı Irak’ın işgali gibi, büyük ABD planının parçalarından biri olan Suriye’nin istikrarsızlaştırılması girişimlerinde seve seve rol aldı. Suriye’de Esad’ı deviriyoruz diye Türkiye’yi 3.5 milyon göçmen ile doldurduktan başka bir de güneyimizde PKK uzantısı olan ve ABD tarafından yoğun biçimde silahlandırılıp, candan desteklenen PYD-YPG belasını başımıza saran olaylar zinciri, bir yanılgının değil, göz önündeki failleri hâlâ kavrayamamış bile olsalar, kasti bir duruşun, tavır alışın sonucudur.

Toz dumandan gözün gözü görmediği, sap ile samanın birbirine karıştığı bir ortamda, bu bedahati bir kez daha anımsatmamız, BOP’un eşbaşkanlığı için dizayn edilmiş, AKP iktidarda kaldıkça ABD ile ilişkileri, ulusal çıkarlarımızın gerektiği doğrultuya sokmanın neden mümkün olmadığının daha açık anlaşılması açısından zorunludur.

Bu kısır çekişme ortamında, her şey o kadar çabuk ve kolay unutuluyor ki!..





murat_erpuyan
MessagePosté le: 13 Fév 2019 3:03    Sujet du message:

Citation:



Bir çöküşün anatomisi

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 12 Şubat 2019




6 Şubat 2019 Çarşamba günü, saat 16.15’te İstanbul’un Kartal ilçesi Orhantepe Mahallesi, Bankalar Caddesi, Sema Sokak’taki Yeşilyurt Apartmanı çöktü. Son resmi açıklamadaki ölü sayısı 21 idi.

Hemen çöküşün nedenleri araştırılmaya başlandı. Daha ilk bulgulardan itibaren, Yeşilyurt Apartmanı’nın çöküşünün anatomisi ile Türkiye’nin düzeninin çöküşünün emareleri arasındaki benzerlik göze çarpıyordu.
1977’de yapılmış olan Yeşilyurt Apartmanı beşi resmi, üçü kaçak, sekiz kattan oluşuyordu, tıpkı Türkiye gibi... Türkiye de resmi Türkiye ve gerçek Türkiye diye birbirleriyle iç içe yaşayan iki bölümden oluşur. Resmi Türkiye’nin kaydı kuydu yerindedir, gerçek Türkiye’yi sırtında taşır.

***

Tıpkı Türkiye’nin dört bir yanında olduğu ve Orhantepe Mahallesi’nin diğer yapılarında görüldüğü üzere, hemen her binanın kaçak katı veya katları vardır. Düzenin kutsal öğesi, yaşamın ana unsuru avanta ve rant kaçağı, resmi kural haline getirmiştir.

Kaçaksız resmi Türkiye’nin kaçaklı gerçek Türkiye ile uyum sağlamasının yolu, kaçağı resmileştirerek, kuraldışıyı kural haline getirmekte bulunmuştur.
Cumhuriyet tarihinde çok partili yaşama geçişten bu yana bu amaca yönelik olarak tam on dört imar affı yasası çıkarılarak, kaçaklar yasallaştırılmıştır. Bunların en sonuncusundan Yeşilyurt Apartmanı kat malikleri nasiplenmişlerdir.

Yeşilyurt Apartmanı’nın yasal olan alt katında, kayıt dışı olduklarından, tam olarak kaç kişinin çalıştığı bilinmeyen bir tekstil atölyesi vardı. Atölye de kayıt dışı ekonomiye ait işyeri olarak kaçaktı.

Türkiye de Yeşilyurt Apartmanı’ndan farklı olmayıp, zaten avanta ve yağmaya dayalı talan ekonomisinin büyük bölümü kayıt dışıdır.

Bu durumda çalıştığı yerden oturduğu yere kadar her şeyi kuraldışı olan insanların çoğu kuraldışılığı olağan görmektedirler.

Katma değer yaratmayan, yetersiz sanayileşmesini sağlarken rejimin dayanağı tarımı öldüren Türkiye’nin düzeni gibi, kayıt dışı kaçak tekstil atölyesinin yerleşmesi sırasında taşıyıcı kolonları kesilmiş olan Yeşilyurt Apartmanı, Orhantepe Mahallesi’nin bir prototipidir; Orhantepe Mahallesi Kartal’ın, Kartal İstanbul’un, İstanbul Türkiye’nin prototipleridirler. Başka bir deyişle, ürettiğinden çok üreyip, tüketen Türkiye’nin kentleri, başta megapol İstanbul olmak üzere, hepsi de deniz kumuyla yapılmış binlerce Yeşilyurt Apartmanı benzeri binaların meydana getirdiği sokaklardan, mahallelerden, ilçelerden, semtlerden oluşur.

Bu çürük yapının kırılganlığına karşı değil yeterli, neredeyse hiç önlem alınmamıştır. Nitekim, çökme olaylarında önemli olan ilk aşamada duruma müdahale edilememiş, gecikmiş müdahale ilk kez iki saat sonra başlamış ve olay münferit olmasına rağmen İstanbul’un olanakları yetmezmiş gibi, Sakarya ve Bursa’dan ekipler çağırılmıştır.

***

Oysa 1999 Ağustosu’nda yaşanan büyük Marmara depremi, İstanbul’un büyüklüğü yedinin üzerinde bir depremle her an karşılaşabilmesi olasılığının çok güçlü olduğunu ortaya koymuştu.

Geçen 20 yıl içinde İstanbul ve Marmara deprem tehlikesine karşı daha güvenli değil, daha kırılgan hale geldi; çok sözü edilen kentsel dönüşüm, rantsal dönüşüm haline gelerek, sorunu çözmek yerine yeni sorunlar doğurdu.

Böyle olunca, bütün yurttaki gelir vergisinin yarıdan fazlasını ödeyen İstanbul ile, üretiminin yine yarıdan fazlasını sağlayan Marmara Bölgesi’nin böyle bir depremle sarsılması halinde bütün Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve siyasal düzenin Yeşilyurt Apartmanı’nın çöküşüne benzer akıbete uğramasının kaçınılmaz olduğu açıktır.

Düzenin bu durum karşısındaki önlemi basittir:
Olayın ardından Anadolu Sulh Ceza Hâkimliği, afet ekiplerini yaya bırakan bir süratle çöküş ile ilgili yayın yasağı kararı vermiştir.

Yayın yasağı kararıyla gizlenmek istenen, Yeşilyurt Apartmanı’nın çöküşünün düzenin çöküşünün habercisi olması, olmasın sakın!




murat_erpuyan
MessagePosté le: 22 Déc 2018 2:33    Sujet du message:

Citation:




‘Akıl bizdedir’

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 21 Aralık 2018



Günlerden 20 aralık 2018. Hava buz gibi üstelik ıslak, pencereden baktığında bile dışarıda olsan iliğine işleyecek soğuğu görüyorsun. Günler dibe vurmuş gece tavan yapmış, çevrede iç açacak hiçbir şey yok... Gazeteyi alıp bakıyorum, Zeynep Oral’dan, Enver Aysever’e diz boyu kötümserlik, gırtlağına kadar umutsuzluk...

Umutsuzluk ayıplanır, insanı bir yere vardırmaz.

Yine de düşünen her insanın derin umutsuzluk anları olmuştur.

Alev Coşkun’un son günlerde okuduğum ve herkese salık verdiğim “Asker İnönü”sünde bunun en çarpıcılarından birine Albay İsmet Bey örneğinde rastlıyoruz.

Günlerden 15 kasım 1918’dir. Kâzım Karabekir kardeşinin Çamlıca’daki evinde konuştuğu Albay İsmet Bey’in o günkü ruh halini şöyle anlatır:

- Pek eski ve pek samimi arkadaşım İsmet çok karamsardı.

Karabekir bu yargısında haksız değildir.Yakın dostu İsmet her şeyin mahvolduğunu, bittiğini, herkesin kendilerine düşman olduğunu hiçbir çıkış yolu kalmadığıını söylemekte, askerlikten istifa ederek, çiftçilikle hayatlarını sürdürmeyi önermektedir. Kısacası Albay İsmet umutsuzluk çukurunun dibindedir.

* * *

Aynı İsmet Bey o umutsuzluk günlerini izleyen dört yıl içinde, önce Ankara’nın Genel Kurmay Başkanı olacak, Garp Cephesi komutanı olarak, İnönü’de iki zafer kazanıp “milletin makus talihini yenecek”, Mustafa Kemal’in yanında Kurtuluş Güçleri’nin başında İzmir’e girecek, Mudanya’da istilacılara ateşkesi kabul ettirecek, Lozan’da emperyalizmin elinden bağımsızlığın senedini ve ülkenin tapusunu söküp alacaktır.

Azmiyle bütün bunları gerçekleştiren adamın ufkunu zaman zaman yine karamsarlık bulutlarının kararttığı anlar, olmamış değildir.

İsmet Paşa bu anlarını şöyle anlatıyor:

“Bir gün Atatürk ile konuşuyordum .Kendisine dert yandım, bazen muharebede bunalıyorum. O zaman canımdan beziyorum ölmek istiyorum. Her yere atılıyorum. Her şeyi zorluyorum. Ölümü arıyorum. Ne dersin?” dedim.

Atatürk bana “bu senin dediğin büyük kumandanların hasletidir. Bütün büyük kumandanlar ümitsizlik anında ölüme koşmuşlar ve ancak o zaman ümitsizlik anını zafere dönüştürmüşlerdir” dedi.

Atatürk’ün bu sözleri de, bütün büyük kumandanların ve önderlerin de, ölüme susayacak kadar derin umutsuzluk anları olduğu gerçeğini vurguluyor.

Ne var ki önder, o umutsuzluk anını ölümüne bir çaba ile zafere dönüştürmesini bilir.

Ama nasıl gerçekleştirebilir bunu?

Yine kitaptan bir bölüm ile yanıtlayalım soruyu.

* * *

Anadolu’da isyanların her yerde patlak verdiği, Çerkez Ethem’in bunları bastırmaktaki başarısı nedeniyle ününün milli kahraman olarak ülkeye yayıldığı ve orada burada, “Mustafa Kemal’i Meclis’in önünde asacağım” diye ileri geri konuştuğu günlerdedir, sonrasını İsmet Paşa şöyle anlatıyor:

“Ethem Bey Yozgat isyanını bastırdı ve Ankara’ya döndü. Ankara çarşısında ve etrafta panayırlar kuruldu. Yozgat’tan sürdükleri koyunları halkın gözü önünde satmaya başladılar. Olup bitenleri hüzünle seyrediyoruz, fakat bir şey yapamıyoruz. Ethem Bey’i istasyonda karşıladığımızı ve birliğini denetlediğimizi hatırlarım. Oradan ayrılırken Atatürk’e sordum: ‘Her biri tepeden tırnağa silahlı. Bunun kendilerine verdiği güven ve büyüklük duygusu ile herkese tepeden bakıyorlar. Bugün memlekete hakim olan kimdir? Bunlar mı, biz miyiz?’

Beraber yürüyoruz, Atatürk biraz durdu, düşündü ve şu cevabı verdi: ‘Biziz, akıl bizdedir.’
Atatürk’ün bu sözlerinden keyiflendim.”

Tereddüt ve umutsuzluğun bir kez daha zafere dönüşme süreci yaşanmaktadır.

İşte tarihimizin kahramanlarından örneklerle umutsuzluğun zafere dönüşme anı örnekleri...

Güç koşullarda zaman zaman karamsarlığa umutsuzluğa kapılmak doğal. Mesele onu zafere dönüştürebilmekte, onun da anahtarını Mustafa Kemal veriyor:

Akıldan yana olmak.

Evet, bugün de durum umutsuz gibi görünüyor. Ama akıldan yana olduğumuz sürece umut hiç yitmez.




murat_erpuyan
MessagePosté le: 22 Déc 2018 2:31    Sujet du message:

Citation:



Bozkurt Güvenç ve ‘Türk Kimliği’

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 18 Aralık 2018



Bozkurt Güvenç’i 10 Aralık günü yitirdik. O günden bu yana hakkında çok yazı çıktı. Bunlar arasında Hoca’nın bize bıraktığı en önemli eseri olduğunu sandığım “Türk Kimliği” kitabından söz edilmesini çok bekledim. Ama bir yerde rastlamadım. Bugün kısaca bu yapıta değinmek istiyorum. İlk olarak 1993’te Kültür Bakanlığı Yayınları arasında çıkan Türk Kimliği’ni geçenlerde Mine Sirmen’e verdim. Bir polisiye okur gibi bir nefeste bitirdi.

O kadar ilginç ve akıcı olan kitapta gerçek olduğu sanılan yaygın yanlışların en önemlilerinden biri olan Atatürk’ün medeniyet kavramının Ziya Gökalp’in düşünceleri doğrultusunda olduğu iddiasına değinen B. Güvenç şunları söylüyor:
“Atatürk eğitim ve öğretimin birleştirilmesiyle, dilin özleştirilmesi önerisinde, Gökalp’ten yararlandı. Ama onun pek çok fikrini ve önerisini uygulamadı. Gökalp’in medeniyet-kültür ayırımı ve Doğu-Batı sentezi ile din üzerindeki düşünceleri, Atatürk’ten çok Peyami Safa’yı, Aydınlar Ocağı’nın Türk-İslamcı görüşlerini besledi; 12 Eylülcülerin ‘Milli Kültür Politikaları’nı yönlendirdi.”


***

Yine Bozkurt Güvenç’e kulak vermeyi sürdürelim:

“Medeniyet’ten ne anladığını da Atatürk şöyle dile getirmiştir:
‘Medeniyet’i hars (kültür) den ayırmak güçtür, gereksizdir. Bu nedenle harstan ne anladığımı söyleyeyim. Hars bir toplumun a) devlet hayatında, b) fikir hayatında yani bilim ve güzel sanatlarda, c) iktisadi hayatta, yani ticarette, zanaatta, kara, deniz ve hava ulaşımında yapabileceği şeylerin bileşkesidir...’

Bu kısa açıklamasıyla Atatürk, giriştiği inkılaplarla sahip olduğu ‘kültür’ anlayışının hemen tüm ilke ve öğelerini ortaya koymuştur: Akla ve bilime dayalı bir yaşam biçimi, çağdaş dünyaya açılmayı, toplum olarak katılıp bütünleşmeyi, Türk toplumunu refah, barış ve mutluluğa kavuşturmayı hedef alan bir varlık bilinci ile başarma inancı.

Atatürk’ün kültür ya da uygarlık anlayışı, dayandığı öncüllerle temel ilkeler, yöneldiği hedefler ve ülküler açısından a) Tarihi gerçekçidir, b) Akılcı ve bilimcidir, c) Kavram ve kapsamda bütüncüdür, d) Evrimci ve yenilikçidir, e) Çağdaş ve Batılıdır, f) Milliyetçi değil ulusçu yani laiktir...”


***

Kitabın bir bölümünde Türk toplumunun mozaiğini anlatırken Türklerin varlığının kökleri hakkında şunları söylüyor B. Güvenç:
“Özetle, Türklerin, Türk varlığının ve Türk tarihinin kökleri:
1) Türklerden önceki Küçük Asya (Anadolu) kültürlerine ve insanlarına,
2) Küçük Asya’ya gelip yerleşmeden önceki Orta Asya Türk boylarına,
3) Küçük Asya’yı fethedip yerleşen Müslüman Türkmen veya Oğuzlara,
4) Anadolu’da fethedilen, Müslümanlığı kabul ederek Türkleşen yerlilere,
5) Batılı çağdaş ve laik Türklere,
kadar uzanıyordu. Biz bunların hangisiyiz? sorusu yersiz ve gereksizdi. Çünkü bunların hepsi biziz, biz hepsiyiz. Nasıl ayırabiliriz birini ötekinden ? Kültür tarihinden alınacak ders buydu...”

Kendi kimliği üzerinde düşünen, ırkçı şoven olmayan, subjektivist, demokratik ulus kavramı üzerinde kafa yoran “Kimiz, köklerimiz nedir, nereye ya da neye yöneliyoruz? Gerçekten üzerinde yaşadığımız toprakların bütün zenginliklerinin sahibi miyiz? Veya öyle olmak için ne yapmamız gerekiyor” sorularını sorup, bunlara gerçekçi, akılcı yanıt arayan herkes Bozkurt Güvenç’in Türk Kimliği’ni okumalı.

Unutmayın! Her zaman herkes bir Bozkurt Güvenç’e ve onun engin birikiminin, kültürünün ve yeteneğinin ürünlerinden yararlanma olanağına kavuşamaz.

Mademki böyle bir ayrıcalığa sahip olmuşuz, bari değerini bilip yararlanalım.



murat_erpuyan
MessagePosté le: 29 Nov 2018 1:28    Sujet du message:

Citation:



‘Vurun Kahpeye!’

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 27 Kasım 2018



Halide Edip Adıvar’ın önce 1923 sonunda Akşam gazetesinde tefrika edilen, sonra 1926 yılında kitap olarak yayımlanan “Vurun Kahpeye!” adlı yapıtı, aydınlanmacı, işgale direnenleri destekleyen Aliye Öğretmen’in, nişanlısı kuvvacı Tosun Bey’in, işbirlikçiler Hüseyin Efendi ile gerici köy imamı Fettah’ın çevresinde gelişen olaylar aracılığıyla, Kurtuluş Savaşı Anadolu’sunda, gericilik ile aydınlanma ve işbirlikçilerle bağımsızlıkçıların savaşımını anlatır. Romanın anafikri, aydınlığın gericiliğe üstün gelememesi halinde, “istiklal” savaşının da tam anlamıyla zafere ulaştırılamayacağıdır.

Kitap, Tosun Bey’in de aralarında bulunduğu Mustafa Kemal’in kuvvacılarının işgalci düşmanı yenmesiyle sonuçlanırken, kuvvacıları destekleyen, aydınlanmacı öğretmen Aliye’nin, başını Fettah’ın çektiği gerici işbirlikçiler tarafından “Vurun kahpeye!” haykırışlarıyla öldürülmesiyle son bulur.
Zafer günlerinin iyimser ortamında yazılmış olmasına rağmen roman geleceği görmüştür.

***

O günlerden bu yana, Türkiye’de çok kez gericilik, aydınlığın üzerine saldırmış ve sonunda ülkemiz, aydınlığın karanlığı yenememesi halinde bağımsızlık zaferlerinin tam olarak amaçlarına ulaşamayacağının bir kez daha kanıtlandığı diyar haline gelmiştir.

Artık Türkiye’de karanlık güçlere karşı aydınlığı savunanlar, hele hele kadın iseler, “Vurun kahpeye!” avazeleriyle saldırıların baş hedefi haline gelmektedirler.

Ülkemizde artık kadınlık başlı başına bir eksiklik, bir ayıp, hatta suç muamelesi görürken, kadın haline bakmadan aydınlıktan yana çıkış yapanlar, toplu linç saldırılarının baş hedefleri haline gelmişlerdir.

Biat kültürünün aynı zamanda hem öznesi ve nesnesi, nedeni ve sonucu olan “göbeğini kaşıyan adam”ın, mediokrasiden hızla idiokrasiye kaymakta olan düzeninde, düşündüğünü açıkça dile getirene, hele hele “sivri dilli”ye hiç tahammül yoktur.

Düşündüğünü açıklıkla ve yüreklilikle dile getirene saygı, “sivri dilli”ye tahammül demokrasilere özgüdür. Zaten o yüzden demokratik toplumlar, durağan biat toplumlarının tersine gelişmeye açıktırlar. Sivri dile tahammül de ilerlemenin bedeli olarak sineye çekilir.

***

Yakın dostum ve uzun yıllar mesai arkadaşım olan Mine Kırıkkanat, düşündüğünü eveleyip gevelemeden söyleyen, “sürüden ayrılanı kurt kapar, bana dokunmayan yılan bin yaşasın” lagar toplumunun, yadırgadığı, yadırgamanın da ötesinde tahammül edemediği bir kişidir.

Mine sivri dilliliğinin bedelini çokça ödemiş, FET֒den Adnan Oktar’a, faşistlerden liberal tebdili kıyafetli “yetmez ama evet”çilere kadar çok çeşitli çevrelerin tepkisini çekerek “dokuz köyden kovulmuş”tur.
Mine, geçenlerde katıldığı bir televizyon programında, yine kendini tutamamış, aslında çağdaş toplumlarda son derecede doğal bir hak olan düşüncelerini açıkça ifade yolunu tutmuş. Yetmiyormuş gibi, birkaç gün sonra da, Atatürk’e karşı son günlerde artan saldırılar üzerine, onu sahiplendiğini belirtmek üzere, her Türkçe bilenin ne anlama geldiğini anlayabilecekleri bir şekilde “Atatürk benim ilahımdır” demiş.

Bir kadın bacağını kırıp oturacağı yerde, elinin hamuruyla erkek işine karışır, hele hele gericiler hakkında ne düşündüğünü açıkça söylerse ve de bu hatun zaten daha önce de sivri dilli olarak kabul edilmişse, ne olursa bu kez de olmuş ve Mine, yandaş medya ile troller tarafından lince yönelik saldırılara maruz kalmış, dahası hedef gösterilmiştir.

Mine Kırıkkanat şimdi ülkesinde, ölüm tehditleri altında savunmasız ve çaresizken, ona Fransa’daki meslektaşları sahip çıkıyorlar.
Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye’yi kaleme almasının üzerinden 86 yıl geçtikten sonra, ülkemizde bir kez daha aynı avaze yükseliyor:

- Vurun kahpeye!

- Vurun Mine’ye!..


murat_erpuyan
MessagePosté le: 24 Nov 2018 16:38    Sujet du message:

Citation:



‘Hukuk bizi bağlamaz’

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 23 Kasım 2018



Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Selahattin Demirtaş ile ilgili olan son kararında bazı yeni hususları da içeren ilginç saptamalar var.
Dilerseniz Demirtaş’ın başvurusunda reddedilen hususlardan başlayalım. Her şeyden önce, mahkeme davacının dosyaya erişimde sorun yaşadığı yolundaki şikâyetini inceleyerek reddetmiş ve burada bir ihlal bulunmadığına hükmetmiştir.

Aynı şekilde, Demirtaş’ın tutuklanmasına itirazını da reddetmiş, tutuklama için makul şüpheler bulunduğundan, tutuklamaların da bir ihlal oluşturmadığı kararına varmıştır.

Ama bu karara karşın, Demirtaş’ın ilk tutuklamada makul şüpheler olsa bile sonrasında tutuksuz yargılanması gerektiğine hükmetmiştir.

Ülkemizde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinden hareketle, “katolog suçlardan olduğu” klişesine dayandırılarak verilen tutukluluk halinin devamı kararlarını AİHM birçok kez ele almış ve bu tutumun bir ihlal oluşturduğuna hükmetmiştir.

Son karar bu açıdan bir yenilik getirmiyor.

Yeni olan husus, ülkedeki gergin siyasi iklimin özellikle olağanüstü hal rejimi altında, ulusal mahkemelerin bazı kararlarını etkileyecek bir ortam yarattığını ve bu bağlamda yargı makamlarınca Demirtaş ve genelde muhalif seslere karşı sert bir tutuma yönelindiğinin kararda ileri sürülmesidir.

***

Avrupa İnsan Hakları komiserinin gözlemlerine dayandırılan bu saptamada ilk kez AİHM Türkiye’de yargının bağımsız ve tarafsızlığını bu kadar ciddi bir biçimde sorgulamış oluyor.

Yine yeni olan bir husus, geçerli gerekçelere dayanmadan uzatılmış ve infaza dönüştürülmüş olan tutuklamanın sürmesi sonucunda, seçilme ve seçme haklarının ihlal edilmiş olduğu saptamasıdır.

Demirtaş’ın keyfi olarak uzatılan tutukluluk hali yüzünden milli irade tarafından seçilmiş olduğu parlamentonun etkinliklerine katılmasının engellenmesiyle, seçilme hakkı ihlal edilmiş olduğu gibi, seçtiği kişinin keyfi tutuklamayla yasama çalışmalarına katılamamasıyla, ona oy vermiş olan vatandaşın seçme hakkı da ihlal edilmiş olmaktadır.

Bu durumda, infaza dönüştürülen tutukluluk milli iradeyi de zedelemiş oluyor.

AİHM kararının iktidar kanadında bir bomba etkisi yarattığı söylenebilir. Öyle ya! Adalet Bakanı “AİHM iç hukukun bir parçasıdır” derken, Cumhurbaşkanı Erdoğan gayet açık ve net konuşmuştur:
-AİHM kararı bizi bağlamaz!

Türkiye’yi kıyısından bucağından birazcık olsun tanıyanlar, bu iki açıklamadan geçerli olanın Tayyip Bey’inki olduğunu bilirler.

“AİHM kararı bizi bağlamaz!” ne demektir diye soracak olursanız , bunun anlamının “hukuk bizi bağlamaz” olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.
Evet, Türkiye Sayın Tayyip Erdoğan’ın iktidarı döneminde AİHM kararlarının kendini bağlayacağını belirten metne imza koymuş ve buna uygun olarak anayasada düzenleme yapmak yolunu tutmuştur.

***

Bu durumda AİHM kararları beni bağlamaz demek, hukuk beni bağlamaz demekle aynı kapıya çıkmaktadır.

Devlet bireyler ve kurumlar üzerinde yaptırım uygulayan, güç kullanan bir aygıttır. Bu gücün korkutan, sindiren, susturan, içeri tıkan, öldüren bir terör girişiminden farklı olmasını sağlayan tek etken ise, onun, temel hak ve özgürlüklerin özüne saldırmadan kullanılmasının, yönteminin ve sınırlarının hukuk ile çizilmiş olmasıdır.

Bu öğeyi ortadan kaldırırsanız devletin yaptırımları terör eylemi, devletin kendisi de terör örgütü olur.

Devletin gücü hukuk ile sınırlı olunca, hukuk herkesi olduğu gibi devleti de bağlar ve kimse hukuka karşı hamle yaparak işi bitiremez!

Aman dikkat!



murat_erpuyan
MessagePosté le: 24 Nov 2018 16:05    Sujet du message:

Citation:



‘Suçsuz olduğunu kanıtla!’

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 20 Kasım 2018



Bir zamanlar çok revaçta olan bir benzetmede, “demokrasilerde, sabahın karanlığında kapınız çaldığında gelenin sütçü olduğuna emin olabilirsiniz” denirdi.

İki tarafın da, bütün güçleriyle yoğun propaganda kampanyası yürüttüğü Soğuk Savaş döneminde, CIA’nın Sovyetler’deki dikta rejimini taşlamak için buldukları bu deyiş, insanların sabah karanlığında evlerinin basılıp apar topar götürüldükleri Türkiye’deki yurttaşın gönlünde kök salan korkuyu çok iyi dile getiriyor.

Nitekim son olarak geçen hafta, ne ile suçlandığını hâlâ bilmeyen Osman Kavala’nın, bir yılı aşkın süredir hakkında hâlâ bir iddianame bile düzenlenmeden tutuklu olarak hapiste yattığı “Anadolu Kültürü” davası dolayısıyla gözaltına alınan 14 kişiye de aynı uygulama yapılmış, bunlar yataklarında uyurken basılmışlardır. Gezi olaylarıyla bağlantılandırılan davayla ilgili olarak pazar günkü Cumhuriyet, uzmanların görüşlerini manşete çekmişti:
“Gözaltıların amacı korku ve dehşet yaratma.”

6 Kasım Salı günü bu köşede yayımlanan “Korkusuz yaşam hakkı” başlıklı yazıda bu olguyu dile getiriyor ve çağdaş dünyada insanların en temel haklarından birinin de korkusuz yaşam hakkı olduğunu vurgulamaya çalışıyordum.

***

Bu hakkın çiğnenmesi için korktuklarının yurttaşın başına gelmesi şart da değildir. Korkuyu haklı kılan uygulamaların yaygınlaşması bile yeter.
Son yıllarda, çağrıldıklarında pek de âlâ tıpış tıpış gidip ifade verecek olanların, uykuda basılarak apar topar götürülmeleriyle “uykuda basarlar, şafakta asarlar” yakıştırmasını hak eden Türkiye’deki rejimde yurttaş haklı olarak korkmaktadır.

Yerleşmiş uygulamanın makul kıldığı bu korkunun yaygınlaşması için her şey yapılmaktadır.

Pazar günkü Cumhuriyet’in manşeti işte bu olguyu vurguluyordu.
Dünkü Cumhuriyet’in 9. sayfasında yine aynı davada görülen, sık sık meydana geldiği için de artık herkes tarafından kanıksanan, kimsenin yadırgamadığı başka bir garabete dokunuluyordu. Anadolu Kültür’e yönelik operasyonda gözaltına alınanların içinde tek tutuklanan kişi olan Yiğit Aksakoğlu’nun tutuklanma nedeni olarak, “içeriği belirlenmemiş toplantı”nın gösterildiğini okuyunca “uykuda basarlar, şafakta asarlar” terör döneminin nerelere kadar vardığını dehşet içinde görüyor insan.

Bir süredir toplumumuzda, insanlığın engizisyon dönemiyle birlikte kapattığı bir uygulamanın tekrar yürürlüğe konulduğunun çarpıcı bir örneğidir bu olay.
Bizi demokrasilere, yani çağdaş dünyaya ulaştıran yolun temel taşlarından biri de artık hava ve su kadar elzem olan “masumiyet karinesi”dir.

***

Herkesin aksi kanıtlanana kadar suçsuz olduğu ilkesi gereğince, suçlanan kişinin suçlu olduğunun kanıtlanması suçlamada bulunana düşer.
Yani esas olan yurttaşın suçsuzluğudur, suçluluğu değil, onun suçsuz olmayıp, suçlu olduğunu ispat da iddia sahibine düşer.
Aksi görüşü savunmak, olmayan bir şeyi kanıtlamak gibi abes bir yükümlülük yaratır.

Olayımızda “içeriği belirlenemeyen” toplantıya katıldığı için tutuklanan Yiğit Aksakoğlu’nun eyleminde suç şüphesi olduğunun ispatı tutuklamayı talep eden ve tutuklama kararını veren tarafa düşer, yurttaş Aksakoğlu’na değil.
Söz konusu toplantıda suç olduğunu, suçlayan taraf kanıtlanmadıkça Aksakoğlu suçlanamaz.

Çağdaş toplumun “onsuz olmazı” olan bu ilke, Katolik kilisesinin zulmünün bütün haşmetiyle sürdüğü engizisyon döneminde geçerli değildi. Suçlanan birey, türlü işkencelere dayanarak suçsuzluğunu ispat edemediği takdirde, canından olurdu.

Salt işkenceye dayanamayıp itiraf etmesi suçluluğunun kanıtı olarak kabul edilirdi.

O zamanlar suçlamak kolaydı. Kilise, mazlumu engizisyon önüne çıkarıp suçlar ve sonra da buyururdu:
-Şimdi suçsuzluğunu kanıtla bakalım!

İnsanlık bu dehşet ve utanç verici terör dönemini geride bıraktı. Türkiye 21. yüzyılda hâlâ onu yaşamaya devam ediyor.




Powered by phpBB v2 © 2001, 2005 phpBB Group ¦ Theme: subSilver++
Traduction par : phpBB-fr.com
Adaptation pour NPDS par arnodu59 v 2.0r1